Tek parti iktidarı

Tarihte tek parti iktidarı dönemini açan, faşizm değil, sosyalizm olmuştur.

Başlangıçta böyle bir iktidar biçimi öngörülmemişti. Marx ve Engels belli belirsiz “proletarya diktatörlüğü”nden söz etmişlerdi ama onlarda “tek parti iktidarı” fikri yoktu. Lenin tarafından oluşturulan bu fikir, 1917 Ekim’inde Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmelerinden sonra Sovyetler Birliği’nde uygulamaya konmuş, 70 yıl boyunca uygulandıktan sonra, son derece ironiktir ki, yine tek parti iktidarı ya da bu iktidar içinden çıkanlar tarafından sona erdirilmiştir.

Tek parti iktidarı, monolitiklik (tekçilik) fikrinden hareket eder. Sosyalizmin, toplumda henüz temelleri atılmadığına göre, bu temelleri, sosyalizm fikriyatını benimseyen tek parti iktidarı atacaktır. Çok partiye izin verildiği zaman, çoğunluğun oylarını alan parti iktidarı alıp “sosyalist inşa”ya son verebilir, böylece o zamana kadarki bütün emekler boşa gitmiş olurdu. “Sosyalist inşanın sürdürülmesi için tek parti iktidarı zorunludur” diye düşünülmüştür (bu kadar açık ifade edilmese de).

Bu monolitik parti iktidarı, yanı sıra başka müştemilatlar da getirir tabii. Tek parti iktidarında partinin birliğinin garanti altına alınması için egemen çizginin devamı garanti altına alınmalıdır. Bu yüzden parti içinde farklı çizgilere izin verilemez. İzin verilirse, yönetimi ele geçiren bir hizip, partinin “doğru çizgisini” değiştirebilir ve yine “sosyalist inşa” kesintiye uğrar. “Sosyalist inşa”nın garanti altına alınması için, “doğru çizgi”ye karşı çıkan hizipler yasaklanmalıdır. Lenin, 1921 yılındaki 10. Parti kongresinde hizip yasağını getirmiş ve bu hüküm bundan sonra değişmeden kalmıştır. Bu hüküm, bizzat “Lenin’in eski muhafızları”nın, Bolşeviklerin partiden tasfiye edilmelerinin ve 1930’larda ölüme gönderilmelerinin yolunu açmıştır. İsyan eden Kronstadt bahriyelileri rejime, daha Bolşevikler iktidardayken “Komiserokrasi” adını takmışlardı.

Öte yandan, “sosyalist inşa”nın garanti altına alınması için ülkede tam bir “fikri birlik” sağlanmalıdır. Dolayısıyla sanat, partinin tekeli altına alınmalı, basın özgürlüğü kaldırılmalı, basın parti basını haline getirilmelidir. Bu da monolitik siyasetin kaçınılmaz sonucudur.

Bu Leninist uygulamalarla “sosyalizmin inşası”nın garanti altına alındığı düşünülmüştür ama hiç de öyle olmamıştır. Siyasi güçler arasında rekabet, tartışma ve mücadelenin yasaklandığı bir ortamda siyasi ve düşünsel ortam durgun bir bataklığa dönüşmüş, bizzat partinin kendisi bu bataklığa ağır ağır gömülmüştür. Dahası, bu bataklıkta üreyen her türlü mikrop partinin bünyesine girmiştir. Tito, Yugoslavya’da “özyönetim” gibi farklı uygulamalara gitmeyi denemişse de, bunu da tek parti iktidarı yoluyla yapmaya çalıştığı için inandırıcı olamamıştır.

Bir toplumda siyasi eğilimleri ve farklı ideolojileri yasaklar ve tek yasal örgüt bırakırsanız, toplumdaki farklı eğilimler ve ideolojiler kaçınılmaz olarak kılık değiştirip tek yasal organizasyonun içine doluşur ve onu içeriden kemirirler. Uygun an geldiğinde, yani tek parti rejimi zaafa uğradığında bu farklı eğilimler gerçek kimlikleriyle ortaya çıkar ve bu organizasyonu parçalar, rejime son verir, bu rejim altında birikmiş zenginlikleri yağmalar, yeni oligarklar olarak ortaya çıkarlar. Sovyetler Birliği’nde ve diğer tek parti iktidarlarında olan budur.

Leninist tek parti iktidarı rejimleri, 20. Yüzyıl boyunca, 1990’a kadar devam etmiş ve özellikle Asya ve Afrika ülkelerinde, bağımsızlıklarına yeni kavuşan ülkelere ya da Küba gibi Latin Amerika ülkelerindeki rejimlere örnek oluşturmuşlardır. Örneğin Ortadoğu’daki Arap ülkelerinde kurulan Baas rejimleri, bu modeli kendilerine örnek almış ve tek partili Baas rejimleri olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugünkü Suriye Baas rejimi bunlardan bugün de ayakta kalabilmiş olanlardan biridir. Keza bugün hâlâ ayakta olan Küba, Vietnam, Laos, Çin, Kuzey Kore rejimleri de tek parti iktidarı örneğine göre kurulmuş rejimlerdir. Afrika’dan da birkaç örnek bulunabilir. Bu rejimler tamamen tek parti iktidarı örneğine göre kurulduklarından, rejimde bir gevşemeye ve tek parti iktidarına son vermeye izin veremezler. Buna izin verdikleri an, rejimin baştan aşağı yıkılacağını, halkın, gevşeyen rejimin burçlarına saldırıya geçerek kökten yıkacağını çok iyi bilirler. Bu yüzden, isteseler bile, rejimi çoğulculaştırma yönünde adım atamazlar. Bu, kendi sonlarına onay vermek anlamına gelir.

Tek parti iktidarından çok partili ya da iki partili rejimlere barışçı geçiş örnekleri de yok değildir. Türkiye bu ülkelerden biridir. CHP tek parti iktidarı, seçimleri kaybedeceğini bile bile 1950’de çok partili seçimlere gitmiştir. Gerçi bundan sonra kurulan DP iktidarı da tek parti iktidarına benzer bir rejim kurmuştur ama 1961 Anayasası, koyduğu esaslarla, iktidara gelen partinin tek parti rejimi kurmasını önleyen çok esaslı kısıtlamalar getirmiştir. 2002’den bu yana, AKP iktidarı altında, yeniden adım adım tek parti iktidarına doğru yol alınmasına rağmen, Türkiye hâlihazır durumuyla bile, tek parti iktidarından çok partili rejime nispeten barışçı geçişi temsil eden sayılı örneklerden biri olarak görülebilir. Tek parti rejiminden çok parti rejimine geçmek ne kadar zorsa, tersi de o kadar zordur.

Bazı Marksist-Leninist arkadaşlar, bu tür sorunları irdelediğim için bana, “sana ne bunlardan, sen anarşistsin, rejim tek parti olmuş ya da çok parti olmuş, bunlar seni ne ilgilendiriyor” diyorlar. Bazı anarşist arkadaşlar da bu fikre katılıyor.

Ne var ki, bir anarşistin, halkların, ezilenlerin toplumsal kurtuluş tahayyülünü tutuşturan bir düşüncenin hüsrana uğrayan uygulamalarıyla yakından ilgilenmesinden daha doğal bir şey olamaz. Toplumsal kurtuluş adına yapılan bütün uygulamalar, toplumsal kurtuluş peşindeki anarşistlerin ve tüm devrimcilerin ortak tarihini oluşturur.

Önceki ve Sonraki Yazılar