Deprem olmasaydı da yazımın başlığı bu olacaktı, aynı yazıyı depremsiz yazacaktım ve mantık olarak hiçbişey değişmeyecekti. Öyle bir coğrafyada dünyaya gelmişim ki, doğduğumdan beri deprem yaşıyorum ve anılarım var. Adapazarı depreminde 3 katta oturuyorduk Fenerbahçe'de ve annem yatakları aşağıya indirmiş ve yıllarca babamın şakalarından kurtulamamıştı. Ne mi oldu, babam evde, biz bahçede uyuduk.

Varto depremindeki olduğunda 9 yaşındaydım oradaki bir konuşma benim bütün yaşamımı değiştirdi. O yaşıma göre ciddi bir yaşlı ama bugünkü yaşıma göre büyük bir olasılıkla benden genç olması gereken bir Kürt “Kızım Ayşe'ye seslendim, ses yok, Hasoya seslendim ses yok, Fadime'ye seslendim ses yok, anneme, babama ve karıma seslendim ses yok, Allah devlete zeval vermesin” diye ağıt yakar gibi konuşuyor ama devletini de bu suçtan arındırıyordu. Gerçekten, o gün bugündür her ciddi deprem olduğunda o ses gelir kulağıma ve biyerlere kaçar ağlarım hep.

O güzel insanın konuşmasında, ses tonunda herşey vardır ama bitek şey yoktur, devletini suçtan arındırmıştır, bişeyleri bildiğinden değil, bilmediğinden, devletin bu evlerin yıkılmasında, dolayısıyla onlarca, binlerce insanın ölümüne neden olmasında büyük, hem de çok büyük suçu olduğunu bilmemektedir.

Oysa suçlu dönen çarktır, sistemdir ve aydınında zor fark ettiği bir dümen yada düzendir bu. Bilgesu Erenus'un “İkili Oyun” adlı oyununda çok sevdiğim bir tümcedir “Düzülen değişmedikçe düzen değişmez” tümcesi. Evet, Varto depreminde ortaya atılan mantıkla bugünkü deprem için söylenenler arasında bir fark yok. Türkiye'nin büyük şehirlerinde olası büyük bir depremde insanların biraraya gelebilecekleri bütün alanlarda olası büyük bir depremde kolayca yıkılabilecek büyük büyük apartmanlar duruyor. Güzel insan 1975'ten beri arkadaşım İzmir eski belediye başkanı Ahmet Priştina İzmir'de 200'e yakın dereyolunun inşaatlarla kapatıldığını anlatmıştı bana. O sıralar İzmir'de inşaatçı bir ortağımla büyük bir kooperatifin temel atma yollarını yapma işini almıştık, çalışmamızda 3 ay geçmişti ve birgün Priştina belediye uzmanlarıyla geldi ve kooperatifi mühürledi.

1 saniye bile küsmedim Ahmet'e, kooperatif dereyatağına yapılıyordu ve ayrıca bunlardan dolayı heleyan bölgesiydi. Ben bunları bilecek bir bilgiye sahip değildim ama çok sevinmiştim, Ahmet Priştina bana bu felaketi anlattı bir gece, aklım durdu.

Dedim ya, bu bir sistem, herkesin anımsadığı son Istanbul yada Yalova, adını ne koyarsanız koyun, o depremi anımsayın. Size bir anımı anlatayım, yazar Hasan Kıyafet o yıllarda ÖDP Yalova başkanıydı, beni söyleşi ve imza gününe çağırmıştı. Söyleşi bitti, kitaplarımı imzalarken yanıma Veli Göçer geldi, bu depremden dolayı büyük olasılıkla herkesin küfrettiği ve neredeyse tek tutuklanan müteahhiti Veli Göçer. Evler, siteler yaptırdığını anlattı, bana da tripleks bir bina vermek istediğini söyledi. Param olmadığını söyledim ama konu bişekilde hallolurdu. 300 triplekslik bir site için çok da önemli değildi.

Ben ev almadım ve aradan biraz zaman geçti ve büyük deprem oldu. Eşimden ayrılmıştım ve oğlumdan haber almak için onları aradım. Şimdi kendinizi benim yerine koyun, 5 gün annem dahil bilebildiğim bütün telefonları aradım ve kimseye ulaşamadım, oğlumdan haber alamadım. Eski kayınpederim Karamürsel'de oturuyordu ve en çok artış orada vardı. Kaç hastahaneye telefon açtığımı anımsamıyorum ama televizyondan açıklanan bütün ölü isimlerini ezberler bir noktaya gelmiştim.

Altıncı gün, sabah 11.00'de oğlumun yaşadığı haberini aldım, annemin sesini de aynı gün duydum, kendime kaç günde geldim, gerçekten anımsamıyorum. Şu an sadece bir kızım Türkiye'de ve bu deprem olduğunda 2 saat geçmiş depremlerle kızım arasında gittim geldim, çünkü hiçbişeye güvenmiyorum, çocuklarımı güvenli bir ülkeye emanet edemiyorum.

Veli Göçer Yugoslav göçmeni bir matbaacıydı. 12 Eylül sonrası gazeteciliğe ara verdim ve yayınevi kurdum. O sırada Aziz Nesin Kitaplarını ben çıkartıyorum, çok kitap yayınlayacaksam yine Yugoslav göçmeni olan Hasan ve Mefail Kardeşler'e bastırıyorum, arada aniden biten kitap olursa ve tekli kitap bastıracaksam da Veli'ye.

Şaka değil, Veli Ağabey bir matbaacıydı ve çok güzel bir insandı, üçü de Tito döneminin gençleriydi. İşte bu sistem Veli Ağabey'i müteahhit yaptı, o da deniz kumuyla, dere kumu arasındaki farkı hiç bilmeden o evleri yaptı.

Hepimiz Veli'ye kızdık, devlete değil. Aynı Fransa ve Macron'da olduğu gibi, %80'imiz Macron'a kızıyor, kimse ne yazısında ne de programında öğretmenin kafasını kesen katilden bahsetmiyor. Ne diyeyim, medeniyet bizden o kadar uzak ki, ilk gazete ve ilk kitapla aramızda 300 yıl var ve namussuz 300 yıl bitürlü kapanmıyor.