Esra Işık’ın tutuklanması ve kazmacı ekonomi modeli

Esra Işık’ın tutuklanması, kazmacı modelin siyasi iktidar için bir varlık – yokluk meselesi haline geldiğini kanıtlıyor. Peki, neden?

Muğla İkizköy’de Akbelen ormanlarını ve köyün zeytinliklerini maden sermayesinin talanından korumak için halkın mücadelesi sürüyor. Devlet aygıtını arkasına alan maden şirketi “acele kamulaştırma” kararı ile köylülerin toprağına el koymak istiyor. Bu amaçla yapılan keşif çalışmasına müdahale eden köylülerden, ekoloji aktivisti Esra Işık tutuklandı.

Kamuoyu o günden beri soruyor: Esra Işık’’ın suçu ne? Neden tutuklandı? Bu soru son derece haklıdır. Doğasını toprağını, ormanını, zeytinliğini savunmak suç değildir ve Esra Işık hemen serbest bırakılmalıdı. Türkiye, Antep’te sendikacı Mehmet Türkmen’den sonra, Milas’ta da çevreci Esra Işık örnekleriyle “şirket talimatıyla tutuklama” olgusunu yaşıyor. Şirketlerin kârına engel olmak, herhalde yeni bir suç icadı oluyor.

Fakat meseleye siyasal iktisat açısından baktığımızda, daha kapsamlı bir olguyu görüyoruz. Kazmacı (ekstraktivist) ekonomi modeli, yerel halkın her türlü itirazına karşın, pervasızca ilerletiliyor. Esra Işık’ın tutuklanması, kazmacı modelin siyasi iktidar için bir varlık – yokluk meselesi haline geldiğini kanıtlıyor. Peki, neden?

Herhalde, öncelikle cari açığı kapatmak için. Merkez Bankası dolar ya da avro basamaz ama Anadolu’nun tarım alanları, zeytinlikleri, ormanları altın veya gümüş kaynağına dönüştürülebilir. Bu amaçla dün tarımı tasfiye eden AKP iktidarı bugün tarım arazilerini maden ruhsatlarıyla şirketlere devrediyor. En yakın örnek, herhalde İzmir’de Ödemiş’in çoğu tarım arazilerinden oluşan 191 hektarlık dev bir bölgesinin altın, gümüş, bakır, demir ve kurşun aramak üzere Cengiz Holding’e teslim edilmesidir (BirGün, 5.4.’26). Bu alan tüm bir köyü, Köfündere’yi içine alıyor!

İran Savaşı başlayınca, Merkez Bankası, elindeki altın rezervini satarak dolar aldı. O altınların ise önemli bir kısmı Anadolu’nun bağrından siyanürle sökülmüştü. AKP’nin yaptığı bir düzenleme ile Merkez Bankası, Türkiye’de çıkarılan tüm altının öncelikli alıcısı haline getirildi. Yani altın madenciliği, öncelikle Merkez Bankası rezervlerine çalışıyor. O rezervler ise, 2023’te olduğu gibi, seçim ekonomisi amacıyla kullanılmak üzere biriktiriliyor. Bu çerçevede, yakın tarihte bir katliamın yaşandığı, işçilerin liç yığınları altında can verdiği Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nin de Cengiz Holding tarafından satın alındığını belirtelim. Muhtemelen yakın zamanda yeniden açılır.

Kazmacı ekonomi modelinin ilk avantajı, elde edilen madenlerin dünya pazarında kolayca nakit dövize çevirebilmesidir. Sanayi sermayesi ise ürettiklerini satabilmek için sürekli ve amansız bir rekabet içindedir. Tam da bu göreli kolaylık, 1980’lerde hızla sanayileşen Latin Amerika’nın 1990’larda ve 2000’lerde aynı hızla sanayisizleşmesine ve kazmacı modele saplanıp geri kalmasına yol açtı. Türkiye de maalesef aynı tuzağa doğru ilerliyor.

Madencilikte kâr oranı, her zaman sanayiden daha yüksektir. Zira maden topraktan çıkarıldığı için, madenin fiyatı, toprak rantını da içerir. Toprak mülkiyetinden kaynaklanan parazit bir gelir biçimi olarak toprak rantı, kapitalizmden önce ortaya çıkmıştır. Sermaye onu yok edemez, ancak kendi bünyesine alabilir. Böylece, tarımın yok edildiği toprakta, tarımdan doğan bir iktisadi ilişkinin, madenciliğe (veya inşaata) devredildiğini görüyoruz. Tıpkı konut fiyatlarını şişiren başlıca etkenin arazi rantı olması gibi madencilikte de toprak rantını içeren maden fiyatları bu sektöre görece yüksek kâr oranları sağlıyor. Böylece bir inşaat tekeli olan Cengiz Holding’in madenciliğe geçişi daha anlaşılır hale geliyor. AKP’nin ilk dönemine damgasını vuran da madencilik rantıdır.

Maden sektöründe sabit sermaye yatırımı daha sınırlıdır. Bu da madenciliği, sürekli sermaye yatırımı gerektiren sanayiden daha avantajlı kılar. İşçilerin çoğunun köylüler olması da maden sektöründe (en azından işçilerin ilk kuşağında) sömürü oranlarını yükseltir. Zira tarımı çökerten madencilik, yöredeki köylülerin tek geçim kaynağı haline gelir. Soma’da 301 madencinin katledildiği trajedi bize bunun ne anlama geldiğini acı biçimde göstermişti. Kazmacı ekonomi modeli, emekçi köylünün gelir kaynaklarını da ülkenin gıda üretimini de yok ederek kırları çoraklaştırır.

Ekolojik açıdan, siyanür ve diğer zehirli maddelerin kullanımı ile toprak, yeraltı suları ve akarsular geri dönüşsüzce zarar görür. Sadece tarım değil, hayvancılık da sürdürülemez hale gelir. Kazmacı ekonomi modeli doğal yaşamın amansız düşmanıdır.

Bütün bunlara karşılık, maden sektörünün en önemli dezavantajı, maden aramanın uzun sürmesi ve büyük masraflara yol açmasıdır. Siyasi iktidar, bu yegâne dezavantajı da sayısız ekonomik teşvikle etkisiz hale getiriyor. Köylüler arsalarını satmıyor veya yüksek fiyat istiyorlarsa acele kamulaştırma ile şirketlerin yardımına koşuyor. Maden şirketlerine sayısız vergi muafiyetleri sunuyor. Böylece piyasanın olağan koşullarında olabileceğinden aşırı derecede hızlı biçimde madenciliği geliştirmeye çalışıyor.

Bu yollarla Türkiye, sürekli bir siyasi rejime dayanak olabilen kazmacı ekonomi modeline doğru sürükleniyor. Böylece, bir otokrasi rejimi belki de sağlam temellere kavuşabilir. Ama aynı süreç Türkiye’nin teknolojik geriliğe, üretkenlik kaybına, tarımın yıkımına, sanayinin gerilemesine ve ithalat bağımlılığına mahkûm edilmesi anlamına gelecektir.