alper özcan’ın yazıp yönettiği, onur saylak’ın başrolünde oynadığı sonbahar malum adlandırmayla 1988’liler diyebileceğimiz kuşağı ele alan nadir sanat eserlerinden biri. oysa 1988’lilerin, henüz buğdaysız olan başaklar gibi, bir tarla dolusu başak gibi biçilmeleri, en az kendilerinden önceki 1978’liler ve 1968’in gördüğü eziyet kadar acımasız ve çok daha kanlı oldu. öyleyse neden bunu bu kadar az konuşuyoruz?

evet, bir kere daha 19 aralık’tan söz etmek istiyorum. bir milat olarak 19 aralık’ın 12 mart ve 12 eylül’den en önemli farkı şu bence. 12 eylül ve 12 mart ülkede, siyaseti siyaset dışı araçlarla yürütenler–örneğin silahlı kuvvetler- dışında kalan her kesimi etkilemişti; başta parlamenter siyaset olmak üzere. (çünkü bizzat o siyaset dışı güçler tarafından hayata geçirilmişti.) 19 aralık ise sadece solu ve sadece solun belli bir kesimini hedef aldı. 

o kesimi tanımlamak için birçok terim kullanılır, mesela o dönemde “terörist” olarak tanımlanma tekeli şimdi gibi mutlak bir biçimde kürt hareketi ve müttefiklerine mahsus bir “ayrıcalık” değildi, bu insanlar da bu başlık altında “ele alınıyordu.” bu kesimi, “devrimci demokrat” olarak tanımlayanlar vardı. ben, solun yasal alan dışında da çalışmayı ve devrimci çözümleri gündeminde tutan kesimleri olarak tanımlamayı tercih edeceğim. 

bu kesimler için baskı 2000’le başlamamıştı tabii, 19 aralık ve onun devamındaki süreçten ibaret de değildi. yukarıda andığım kıyımın 19 aralık’tan ibaret olduğunu düşünmek de yanıltıcı olur. yine sonbahar’ı hatırlatayım. onlarca insan belki cezaevinde canından olmadı ama ölümlerini çok çok erkene alan hastalıklarla çıktılar oradan. daha önemlisi, onlarcasında, başta wernicke-korsakoff olmak üzere, hayatlarını bakım görmeden devam ettiremeyecekleri kalıcı sakatlanmalar oldu. wernicke-korsakoff tedavisinde dünya çapında bir uzman olan prof. dr. hakan gürvit’in, unutulmaz ifadesiyle gözlerinde açlığın imzasını taşıyarak sürüyorlar ömürlerini. (uzun süreli açlığın yol açtığı bir etki, tedavi edildiğinde bile zaman zaman göz kürelerinin istemsiz hareket etmesine sebep oluyor.) 

açlık grevinin türkiye’de terim yerindeyse hor kullanılan bir yöntem olduğu belki çok yazılmadı ama çok söylendi. ama türkiye soluyla ilgili birçok eleştirinin yazılamayıp sadece dilden dile dolaştığı, dolaşırken çarpıldığı ve çarpıldıkça solun düşmanlarına malzeme olduğu da aşikâr değil mi? 

tarihi değiştirmek mümkün değil ama tarihten öğrenmek mümkün. öyleyse yukarıda bahsettiğim geleneğin dışına çıkmak değilse bile bir adım atmaya çalışarak sorayım. bu süreç başka türlü olamaz mıydı? bence bu mümkündü. 

öncelikle 19 aralık’la ilgili şunu söylemek istiyorum. bu saldırının önceden planlandığına şüphe yok. her ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir bahane bulunurdu. üstelik de başta medya olmak üzere ortam her bahaneyi desteklemeye hazırdı. başta cezaevlerindekiler olmak üzere birçok kesimin, etkisini ve sola bağlılığını gözünde büyüttüğü “duyarlı, demokrat kamuoyu” zaman zaman anti-komünizme varacak bir düşmanlıkla donanmaya başlamıştı. bütün bunları göz önünde tutarak şöyle düşünüyorum, eğer o görüşmelerde bir çözüm çıkabilseydi, saldırı yine gerçekleşse bile siyasi olarak savunulması çok daha zor olurdu. 

geçen yazıda yanlış anlaşılmaya sebep verebilecek bir şey yazmışım, onu düzeltmek istiyorum. fidan kalşen kendini yakarak ölen tek eylemciydi, kendini yakan başkaları da oldu. geçen yazıda değindiğim şeyi tekrar edeyim. operasyonun başlaması halinde eylemcilerin kendilerini yakması önerisi gerçekçi değildi. bu ancak, örneğin koğuşları basıp eylemciler de dahil olmak üzere herkesi yaka paça hastaneye götürüp zorla tedavi uygulayacak düzeydeki bir acımasızlığa çare olabilirdi. ama bizzat kendisi bu insanları yakmayı planlayan bir güç için bir kara propaganda malzemesine dönüştü. ve özellikle 19 aralık’ı önceleyen ulucanlar, burdur vb. saldırılar göz önüne alındığında bu acımasızlığı öngörmek mümkündü. 

bence şu nokta da çok önemli. meydan okuma, tek devrimci strateji değil, tek öncelik de olmamalı. bazen, kadrolarını korumak da yola devam edebilme açısından belirleyici olabiliyor. şunu da hatırlatmak istiyorum. o kuşağın imhasıyla birlikte bir dava uğruna hayatını feda etme fikri, belli bir kesimde güçlendi ama türkiye toplumunun ve solun genelinde zayıfladı. “değer miydi?” sorusu, bir soru olmaktan çıkıp “değmezdi” cevabını içinde taşır hale geldi.

bütün bunlar f tipi direnişinin değerini, önemini azaltmıyor. ama yola devam ederken bunları, bu mücadelenin değerini bilen bir noktadan değerlendirmek de gerekiyor bence. aradan geçen zaman, yaraları iyileştirmedi belki ama bakış açımıza, dilimize, ilişkilerimize iyi şeyler kattığını, bunları şiddetten arındırdığı düşünmek istiyorum.