Avukat Dursun Küçük, vekillik yaptığı bir dosyada sorgu için Ankara Adliyesi’nin koridorlarında bekliyordu. Yanında aynı büroda çalıştığı iki avukat arkadaşı daha vardı. O sırada dosyadaki şüpheli kadınlardan birinin rahatsızlandığını gördüler. Kadının ablası yanındaydı, kalp krizinden şüphelenmişlerdi. Abla, kardeşinin ilacının ne olduğunu anlatmaya ve yardımcı olmaya çalışıyordu ki yanlarındaki kadın polis bağırmaya başladı. 

“Sana ne, sen ne karışıyorsun? Sana mı sorduk.”

Bu durumu gören Avukat Dursun Küçük ve yanındaki meslektaşları kadın polisi uyarmaya çalıştı:

“Bu insanlar şüpheli hatta suçlu bile olabilirler, siz bu şekilde muamele yapamazsınız, bu doğru değil.”

Bunun üzerine kadın polis bu kez avukatlara bağırmaya başladı. 

“Bağırırım, çağırırım sana ne? Sana da bağırırım.”

Bundan sonrasını avukat Küçük’ten dinleyelim: 

“Ben buna karşılık verip bir şeyler söyler söylemez bir anda 50-60 polis koridorlar boyunca beni ve diğer iki meslektaşımı sürüye sürüye iki koridorun sonuna kadar itekleyip boğazımdan sıkarak, diğer iki avukatın da boynuna sırtına müdahalelerde bulunarak götürdüler.” 

Bu sırada kendilerinin polislere “Biz avukatız” dediklerini söylüyor Küçük. Karşılığında ise polislerden “Avukatsanız Allah mısınız?”, “Senin yaptığın avukatlığı s…yim”, “alayınızın a..na koyayım” gibi küfürler işittiklerini. 

Neyse ki o gün adliye binası kalabalıktı. Polislerin üç avukata neler yaptıklarını diğer koridordaki 100’e yakın avukat da görmüştü.

Olayın ardından üç avukat darp raporu aldı, boyunlarındaki izler de raporda yer aldı. Ve o polisler hakkında suç duyurusunda bulundular.

Polisler ise “gergin” ve “günlerdir uyumadıkları için bu muameleyi yapmalarının normal karşılanması gerektiğini” söylüyorlardı!

İşte bu olaydan bir gün önce bu kez TBMM önünde benzer boğaz sıkma vakaları yaşanıyordu; bir gazeteci ve bir milletvekiline yönelik.

Baro başkanlarının TBMM önündeki eylemini izleyen Artı TV Ankara Temsilcisi Sibel Hürtaş, Cuma günü onlarca polis tarafından yaka paça sürüklenerek gözaltına alınmıştı. Polis arabasında o kadar ağır bir işkenceye maruz kalmıştı ki iki gün kolunu bile kıpırdatamamıştı. Ancak üçüncü gün başından geçenleri kaleme aldığı yazısında boğazının nasıl sıkıldığını şöyle anlatıyordu:

“Bu olan bitene ben de arabanın içinde tepki gösterdim. ‘Suç işliyorsunuz, suç işliyorsunuz’ diye uyardım. Ben konuşunca, yanımda duran 100-120 kilo ağırlığındaki kadın polis, beni susturmak için üzerime oturdu. Bense 48 kiloyum!

Kolunu boynuma dolayarak boğazımı sıktı. Polis o kadar kuvvetliydi ki, o anlar boyunca nefes alamadım ve zar zor ‘nefes alamıyorum’ dedim. Bunun üzerine diğer eliyle ağzımı ve burnumu kapayıp, iri bedeniyle üzerime abandı ve ‘öl, öl, öl, adi iğrenç kadın öl, ölmeni istiyorum’, ‘Seni öldürmek istiyorum’ diye bağırdı.”

Hürtaş, polis aracında bunları yaşarken bu hukuksuz gözaltına karşı çıkan milletvekillerinin üzerine polis arabası sürülmüştü; ezmek için!

Milletvekillerini ezememişlerdi ama tartaklıyordu bu kez polisler. CHP Milletvekili Ali Öztunç’a küfredip tekmeliyorlardı. CHP Milletvekili Mahir Polat’ın ise boğazını sıkıyordu polis.

İki gün içersinde bir gazetecinin, bir milletvekilinin ve bir avukatın boğazı polisler tarafından sıkıldı. Küfredildi, hakaret edildi, “öl” denildi.

Elbette Türkiye’de ilk defa yaşanmıyor polisin milletvekilinin ya da bir yurttaşın boğazını sıkması. Ama iki gün içersinde yaşanan bu üç olay başka bir şey söylüyor bize.

Saray iktidarı kendisine biat etmeyen herkesin yaşam alanlarını bir bir yok edip nefessiz bırakırken polisin de onların boğazına sarılması rastlantısal olmasa gerek.

Saray’ın baskıyla, yasaklarla, korkutarak yapmak istediğini polis fiziksel olarak yapmaya çalışıyor.

Umarım ABD’de boğazına bastırıp nefessiz bırakarak George Floyd’u öldüren polise özenmiyorlardır…