Kökler dizisinin belki de en ünlü sahnesidir. Kunta Kinte köle tacirleri tarafından Afrika’dan Amerika’ya getirilir ve Virginia eyaletinde büyük bir çiftlik sahibine satılır. Sahibi tüm köle sahiplerinin yaptığı gibi onun ismini değiştirir. Kunta Kinte’nin adı Toby’dir artık. Kunta Kinte direnir, o uysal bir köle değildir. Adın ne, der sahibi. Kunta Kinte der. Ceza olarak ellerinden asılıp kırbaçlanır. Tekrar tekrar sorar köle sahibi. Adın ne? Diğer kölelerin önünde ve yine bir köle tarafından kırbaçlanan Kunta Kinte bir yere kadar direnebilir ama sonunda teslim olur, Toby, der. Köle sahibi, istediğini almıştır. İyi bir zencisin, der ona. Kunta Kinte adını ve adıyla birlikte kimliğinin önemli bir kısmını yitirmiş, artık terbiye edilmiştir.

İsimlerin inanılmaz bir gücü var. Sadece bir kelime deyip geçilebilecek gibi değiller. Adem’i meleklere üstün kılan, şeytanı isyan ettiren şey neydi, eşyanın ismini bilmesi. İsmin bilgisi dahi büyük bir güç sağlar. Ursula K. Leguin bu konuya çok yer ayırır Yer-Deniz üçlemesinde. Her şeyin ve herkesin Kadim Dil’de gerçek bir ismi vardır. O ismi bilen, eşyayı ve canlıyı ismiyle çağırabilir, onu kontrol edebilir. O nedenle bu kurgu dünyada, insanlar çok yakınları dışında kimse ile gerçek isimlerini paylaşmazlar, hayat boyu mahlaslar kullanırlar.

Birine isim vermek onun üzerinde iktidar sahibi olmak, hak iddia etmek demektir. O nedenle isim verme hakkı çoğu toplumda babada ya da onun izniyle annededir. Ancak zengin ve güçlü dedeler bu hakkı çocuklarından alır, torunlarını isimlendirirler sıkça. Çocuğun isminin kimce verildiği aile hakkında bir şeyler söyler bize, iktidarın kimde olduğunu gösterir. Daha eşit ailelerde, isme aile üyeleri ortaklaşa karar vermeye çalışır.

İsim birinin sahipliğidir, o nedenle çoğu toplumda kadın babasının soy ismi ile doğar. Sahipliği babasından kocasına geçtiğinde ise, aidiyetin değiştiğini göstermek üzere yeni sahibinin verdiği ismi alır, bazen gönüllü, bazen de Kunta Kinte gibi gönülsüz.

İnsanın ismini alma ve değiştirme dünyanın her yerinde birincil zorbalık taktiğidir. Zorbalar kurbanlarına isimleriyle değil, kendi taktıkları isimlerle seslenirler. Bu isimlerin kötü olması dahi gerekmez. Kurbanını isimlendirmek bir güç gösterisidir. Bazen de sevdiklerimizi sahiplenmek için bu oyunu oynarız. En sevdiklerimize sadece bizim kullandığımız isimler, lakaplar takarız. Bu da sahiplenmedir ama aramızdaki ilişkinin biricikliğini göstermektir amacı, iktidar kurmak değil; karşılıklı rızaya dayanır, güzeldir.

Devletler ve halklar, işgal ettikleri ülkeleri, toprakları, nehir ve gölleri isimlendirirler. Eski isimleri söyleyemediklerinden değil, oranın sahibinin artık kendileri olduğunu işaretlemek üzere, kendi dillerinde kendi seçtikleri isimleri verirler. Yer isimlendirmek siyasi bir harekettir, farkında olmadığımızda dahi. Tıpkı Türkiye’de 3000 yıllık şehir isimlerini değiştirdiğimiz, bulduğumuz her metrekareye bir siyasi lider ismi verdiğimiz gibi. İsimlendirme bir güç gösterisi, daimi bir hatırlatmadır.

Beyaz Amerikalılar Avrupa kökenli olmayan göçmenlere tarih boyunca ‘Amerikan’ isimleri takagelmiştir. İsmi Huan olan bir Çinliye, Huan demek zor, sana bundan sonra Harvey diyeceğim der Amerikalı iş arkadaşı. Buna itiraz edenleri de uyumsuz, huysuz olarak damgalarlar. O isimlendirme aslında ona yerini bil demektir, bir hiyerarşi kurmaktır. Bunu kırbaçsız da yapabilir hakim sınıflar. Neyseki son dönemde iyice azalan ve kabul görmeyen bir davranış. Amerikalı muhafazakarların siyaseten doğruculuk ismini yakıştırdığı talepler özünde kendini isimlendirme ve tanımlama hakkı tarih boyunca elinden alınmış grupların kendi isim ve sıfatlarına sahip çıkması, efendileri tarafından kendilerine hadlerini bilmeleri için yakıştırılan isim ve sıfatları reddetmesidir. Benim Adım Toby Değil, ben iyi bir ‘zenci’ değilim, sen benim efendim değilsin haykırışıdır bu. Efendiler bu isyandan rahatsız olup ona siyaseten doğruculuk diye isim takmışlardır. Bu terim söylenenin gerçekten doğru olmadığını, haksız bir iddia ya da talebin siyaset aracılığı ile kendini doğru konumuna yükseltmeyi hedeflediğini ima eder çünkü, isyanı aşağılar, ondan doğruluk iddiasını çalar (siyaseten doğruculuk aslen Amerikalı muhafazakarlar tarafından 1990'larda yaygınlaştırılmış bir küçümseme sözüdür. İlk kez Amerikalı komünistler tarafından, her söylenenin parti politikasına uygunluğunun müfettişliğini yapan yoldaşları ile dalga geçmek üzere türetildiği rivayet edilir ama kim kullanırsa kullansın, olumsuz bir yakıştırmadır).

Beyaz Amerikalıların Siyahlardan ilk çaldığı şey özgürlükleri, ikincisi şey ise isimleridir. Çünkü bedeni esir bir insan bile ruhunu bir miktar özgür tutmayı başarabilir. Ama ismini kaybetmiş bir insan terbiye olmuş bir köledir artık. Köleler sahipleri tarafından isimlendirilir ama soyadı verilmez onlara. Soyadı aile demektir, arkada bir miras, bir isim bırakarak gitmek, tam anlamıyla yok olmamak demektir. Ama kölelerin buna hakkı yoktur. Kölelerin ailesi olmaz. Olur elbette ama sahipleri o aileleri tanımaz. Bir kölenin annesi, babası, eşi, çocukları ya da kendisi her an satılabilir. Bir kadının evli olması, onun köle sahibince tecavüze uğramayacağının garantisi değildir. Bu daha edepli yerlerde ulu orta yapılmaz, usturuplu biçimde yapılır ki, kocaları kölelere tecavüz eden beyaz kadınlar görmezden gelebilsin, bu suça ortak olabilsin. Sonra açık renkli bebekler doğar.

Açık renkli bebekler, tecavüz bebekleri, köle sahiplerinin çocuklarıdır. Bunu herkes bilir ama ifade edilmez. Onlar asla kabul görmeyecek, herkese çiftlikte neler olduğunu hatırlatan, atsan atılmaz, satsan satılmaz gayrimeşru çocuklardır. Gene de görece ayrıcalıklı olacaklardır. Ev hizmetine alınırlar, bu tarlada çalışmaktan daha az yorucu, daha dayanılabilir bir iştir. Hatta ev hizmetindeki bu ‘açık renkli’ çocuklara büyük bir cömertlikle okuma yazma dahi öğretilir bazen, beyazların görgü kurallarını, dilini, zevklerini öğrenirler. Kendilerini diğer kölelerden daha üstün hissettikleri düşünülür. Kölelik kalktıktan sonra, ev kölesi ve tarla kölesi ayrımı renkçilik adı verilen bir ayrımcılığa dönüşür. Açık renkli, beyaz hatlar taşıyan, saçları daha az kıvırcık siyahlar daha üst sınıf ve daha güzel kabul edilir. Zengin siyah erkekler daha açık renkli kadınlarla evlenmeyi tercih eder. Koyu renkli siyahların kabul edilmediği eğlenceler düzenlenir. Kese kağıdı testi de deniyor buna. Kese kağıdından açık renk teni olan Siyahlar kabul edilir bu eğlencelere sadece. Buna da içselleştirilmiş ırkçılık diyorlar. Çoğu siyah kadın, saçlarını çeşitli ürün ve zorlukla düzleştirip, beyaz saçına benzetmeye çalışır. Çünkü Afrikalı saçı kirli, dağınık, yoluk, çirkin, ciddiyetsiz kabul edilir, bugün bile. Hatta pek çok okul ve kurumda, siyah saç modelleri yasaktır, cezalandırılır. Kadınların saçı ne kadar kıvırcıksa, o kadar hakir görülür, halen de öyle. Obama’nın kızları sadece bir kez düzleştirilmemiş saçla görüldüğünde, kıyamet kopmuştu. Kızların da, Michelle Obama’nın da saçlarını kıvırcık ya da örülmüş olarak ancak Obama başkanlıktan ayrıldıktan sonra görebildik. Michelle Obama koyu renkli, beyazi hatları olmayan Siyah bir kadın olarak birçok insandan yeterince tepki topluyordu, bir de saçını kıvırcık görmeye tahammül edemezlerdi. Bunu beyazlığa ve Beyazlara apaçık bir isyan olarak okuyor, yerini bilmemek olarak görüyorlardı. Siyah bir kadın, Başkan eşi de olsa, haddini bilmeliydi.

Son yıllarda siyah saç konusunda çok güzel belgeseller ve filmler çekildi. Siyah bir tanıdığım bazen günde üç saatini saçına ayırmak zorunda kaldığını anlatmıştı. Beyaz bir Amerikalı meslektaşım ise, saçını beş dakika kurutmak zorunda kalınca vakit kaybettiği için (bence haklı olarak) şikayet ediyordu. Aradaki fark... Siyah kadınların saçları hakkında herkes sürekli yorum yapıyor, bu konuda çok hassaslar. Beyonce bir şarkısında eşinin kendine Becky adlı ‘yumuşak saçlı’ bir kadınla aldattığını söyler. Siyah kadınların beyazların saçıyla öyle sancılı bir ilişkileri var ki, o şarkıda aldatılmanın acısının, kadının beyaz ve ‘yumuşak saçlı’ olmasıyla katlandığını anlıyoruz (Beyonce’nin bile aldatıldığı bu dünyada diye başlayan çok cümle kurabiliriz buraya). Bugün Amerikalı Siyahların yüksek bir oranı genetik test yaptırdığında beyaz ataları olduğunu görüyor. Bunun acı anlamını herkes gibi onlar da biliyorlar.

Siyahlardan özgürlükleri, isimleri, ailelerinin yanı sıra inançları alınır. Güzellikle, olmazsa zorla Hristiyan yapılırlar. Ve kölelik acılarının tesellisini efendilerinin Tanrı’sında aramaları gerekir. Böyle de olur. Siyah cemaatler bugün halen oldukça dindardır ama beyaz cemaatlerden ayrıdırlar.

Beden özgürlüğü, ismi ve inancı, güzel kabul edilme hakları ellerinden alınmış, aileleri dağıtılmış gruplar halinde yaşamak zorunda bırakıldı Siyahlar. 1960’larda başlayan özgürleşme hareketleri tüm bunlara karşı bir isyandı. Siyah güzeldir, diyordu. Afro adı altında kıvırcık saçı alabildiğine özgür bırakıyor, düzleştirmiyor, taramıyor, toplamıyordu. Siyahlar kendilerine yüzyıllardır verilmiş beyaz isimlerine isyan ettiler. Siyah kimliklerini vurgulamak için, köle isimlerinden kurtulmak için, Afrika’nın bazı bölgelerinde de adet olduğu söylenen yaratıcı biçimlerde isimler türetmeye başladılar. Beyazlar tarafından saygın görünmek isteyen, okumuş, zengin, başarılı Siyahlar yapmadı bunu. Onlar beyaz kültürünü daha çok kabullenmişti. Daha çok fakir mahallelerde yaşayan, siyah kültürün tam içinde olanlar yaptı ve bu isyan da, beyaz kültür tarafından anlaşılmadı. Siyahların isimleri kenar mahalle ismi olarak saçma, dalga geçilecek isimler olarak görüldü. Altında yatan reddi beyaz Amerikalıların çoğu bugün bilmiyor bile. Irkçıların en sevdiği şeylerden biri de kendi sıkıcı isimleri çok harikaymış gibi, çeşit çeşit siyah isimleriyle dalga geçmektir.

Dağılmış ailelerin nesiller boyu süren yıkıcı etkisi kölelik kalktıktan sonraki devlet politikalarla pekiştirilmişti. Siyah aileler, ilişkiler köleliğin ve daha sonra gelen devlet vahşetinin yıkıcılığından hiç kaçamadı. O çok uzun bir konu.

Amerikalı Siyahların sıradışı saç modellerine, isimlerine baktığımızda, hâlâ çeşitli şekillerde devam ettirilen köleliğe bir isyan görmeliyiz. Beyaz Saray’a çıkan sokağa “Siyah hayatlar değerlidir” yazıp, bir kavşağın ismini de bu slogana çevirdiklerinde bunlar geldi aklıma. Bir sokağı isimlendirmek, onun sahipliğini ele almaktır. İsimleri çalınmış insanların isyanıdır, bir haykırıştır: ‘Ben senin ‘zencin’ değilim. Ben kendimin sahibiyim.’