Bugünlerde en çok Sedat Peker’i konuşuyoruz. Videoları yayınlandığı andan itibaren ülkemizin neyin içine sürüklenmiş olduğunu anlamaya çalışan milyonlarca kişi tarafından seyrediliyor. Herkes kendi durduğu yerden anlamlandırmaya çalışıyor. Bense, mafya vesilesiyle 'ülkemizin bağırsak temizliğin''den bahseden eski-yeni mafyalara içimden kuvvetli bir itiraz sesi yükseliyor. Belki birazı Yaşar Usta tonunda “Siz mi yapıyorsunuz bağırsak temizliğini! Ben yapıyorum, ben Fatma, Meryem ve binlerce meslektaşımla beraber biz yapıyoruz bağırsak temizliğini…” Ve elbette her bir evdeki yeniden üretimden ve bakım veren kimliğiyle de sağaltımdan sorumlu çoğunlukla sessiz ve karşı çıkışının, itirazının olabileceği çoğunlukla düşünülmeyen kadınlar yapıyor bağırsak temizliğini. Onun içindir ki belki sezonun en başarılı iki Netflix dizisinin kahramanı da temizlik işçisi. Hepimizin dibin dibi diye gördüğü, yüzüne bakmayı, nasılsın diye sormayı akıl edemediği, ileri gideyim insanlığını kabullenemediği dolayısıyla insanlık onuru olabileceğini hiç aklına getirmediği, işimizi görenler… Yeri gelmişken yine bugünlerde “ben aşılandım” maskesine tepki göstermemize ne sebep oldu, onları da bir düşünelim? Çoğunlukla iş güvencesi olmadan, gittiği pek çok evin dağınıklığını, pisliğini belki kokuşmuşluğunu süpürüp silen, katlayıp kenara koyan, havalandırıp tozunu alan, başkasının rahatı, huzuru ve esenliği için çoğu zaman kendi çocuğundan eksiltip başkasının çocuğuna veren ve çoğu kadın olan temizlikçiler.

Fatma da onlardan biri. İnanılmaz sürükleyici, oldukça sahici ve devamı merak uyandıran bir iş Fatma. Ve ayrıca uzun uzun bakışma sahneleri olmadan ya da gişede çok satsın diye ‘komiklik’ yapmadan, oyunculukların nasıl da şahlanıp dolu dizgin koşabileceğinin de kanıtı. Fatma başından sonuna pardesüsünü ve eşarbını üzerinden çıkaramadan, yaşarken dünyaya fazla gelen oğlunun ölümünden sonra aslında nasıl da “var olduğunu”nu anlamakta zorlanan ve kendince yollar deneyen bir anne. Kimsenin elinden tutmadığı farklı bir çocuğun, Fatma’nın bir anlık elini bırakışı ile hatta belki itişi ile de olanların olduğu, insanın böğrüne taş gibi oturan bir iş. Bir çocuğun tüm sorumluluğu annenin midir? Baba, komşu, öğretmen, iş hukukçuları ve tüm bir toplum nerededir? Emine’yken Mine olan kız kardeşin kendini kurtarmışlığı uyanıklık, zeka ve beceri ise, yeterince uyanık yeterinde zeki yeterince becerikli olmayanın payına düşen illa ölüm mü olmalıdır?

Fatma’nın bencil ve sorumsuz öğretmenini canlandıran Sevgili Serpil Göral ile Fatma’yı konuştuk. İyi okumalar dilerim.

İş cinayetleri, rant kavgası, kayırmacılık, otizm gibi güncel ve can yakıcı meselelerin üzerinden samimiyetle geçmesine rağmen neden Fatma’yı çok da konuşuyor olmadık, bir fikrin var mı?

Belki kanıksanmış konulardır artık bu saydıkların. ‘Konuşulacak nesi var ki?’

Fatma’nın yeterince konuşulup konuşulmadığından emin değilim ama Netflix Türkiye sayfasında 1 numaradaydı, epey ilgi gördü gibime geliyor. Tabii iş cinayetleri, rant kavgası, otizm vb. konuları üzerinden ne kadar tartışıldı bilmiyorum. Netflix gibi popüler bir mecraya Türkiye fotoğrafı vermesi açısından yeren de öven de bir kaç yazı okudum, yorum duydum. Ama bu başlıkların kendilerinden çok, üzerimize yapışan ‘toplumsal hassasiyet etiketleri’ kısmıyla ilgilenildiğini düşünüyorum. Yani misal, otizmin kendisini umursamadan ‘otizm farkındalığı’na sahip olma etiketimizi daha çok umursuyoruz çoğu zaman. ‘Bas retweeti geç!’ Dizinin de hem toplumsal hem de sanatsal açıdan Türkiye’yi, dünya mecrasında nasıl temsil ettiği daha çok umursanmıştır sanırım.

Senin sorduğun temaları irdelemek için ‘yanlarımız ağrıyor’ galiba. Az sayıda emek veren ve fikir üreten insanı ayrı tutuyorum elbette. Ama çoğumuz, her gün bir sosyal medya havuzuna dalıp, günlük politik, toplumsal tepkilerimizi vermeyi bir tür mesai gibi yaşıyoruz. Bilginin şelale gibi tepemize aktığı bir devirde, duyduğumuza, öğrendiğimize karşı eyleme geçme refleksimiz uyuştu. Zihni ve ruhsal kapasitemizin sınırı zorlandığı için doğal blokajlarla bünyemiz kendini korumaya uğraşıyor. O yüzden hassasiyetlerimiz bile sanal olmak ve etikete dönüşmek zorunda. Kimse sahici bir hassasiyetle, böyle bir dünyada yaşayamaz aslında. Eğer evliya olmaya niyetlenmediyse...

Kısacası Fatma, Netflix gibi popüler bir mecradaki vitrinimiz olmanın ötesinde, toplumsal içeriğiyle konuşulsa bile, bu da tüketilmek ve kendimizi önemsemek için olacaktır diye düşünüyorum. Bak ben de döndürdüm dolaştırdım, büyük laflar ettim ama saydığın konuları konuşmadım farkındaysan... Yöntem bu!

Fatmada kadının görünmezliği genel bir kadının yok sayılma hali midir yoksa bu him işlerleuğraşan sert ve köşeli erkek dünyası içinde ezber bozuculuğu mudur, Fatmanın ardı ardına pek çok cinayeti işlemesine olanak tanıyan?

Bence senaryo bu iki fikri de kullanmış. Erkek dünyasında kadının görünmezliğinin ezber bozması fikrini mafyatik abilerimizin, duruma bir anda uyanması ve kullanmayı akıl etmesi üzerinden inandırıcı kılmaya çalışmış. Ancak tüm bölümlere bakınca sanki kadının yaşamak için öğrenmek zorunda kaldığı görünmezlik ‘mahareti’ hakkında da bir şey söylemek istiyor.

Sonuçta bir diziden bahsediyoruz... Hayatta kadına yönelik cinayetlerin yahut kadınların fail olduğu cinayetlerin, ne halde olduğunu anlamak için dizide de dokunulan o gündüz kuşağı reality showlara bakmak yeterli. O programlarda tek bir aileden bile 30 tane dizi çıkacak malzeme olduğunu görüyoruz çoğu zaman.

İnsan bu, her şeyi yapabilir. Kimin ne kadar kötü eğilimine direnip direnemeyeceği belli olmaz. Ancak kadınların cinayet işleme gerekçeleri, erkeklerde alışık olduğumuz gerekçelere daha az benziyordur sanırım oransal olarak.

Hapishanede büyüyen çocuklarla ilgili ‘Koğuş Bahçesi’ isimli bir belgesel izlemiştim, yönetmeni arkadaşım Funda Tan Arman. Oradaki mahpus kadınların anlattıkları hikayelerden çok etkilenmiştim. Çoğu kadın cinayetten içeri girmiş. Tüm aileyi, kocasını, amcasını, kayınpederini, dedesini, babasını, kardeşini öldürmüş mesela. Çünkü hepsi sırayla, yıllarca tecavüz etmiş kadına, hatta başkalarına da satmış. Hepsininden birer çocuğu olmuş misal... Belgesel olmasa ve kadının kendi ağzından duymasan, ‘yuh artık, senarist amma zorlamış’ diyebileceğin kadar uçuk hikayeler var. Gerçekte yaşanmış olduğunu hayal bile edemiyorsun. Çünkü sen, daha anlatılan hikayenin yüzde birine bile inanamazken, o kadının o gerçekliğin içinde yıllarca yaşayıp, o çocukları doğurup büyütüp, her gün o evde sofra kurup kaldırdığını, uyuduğunu uyandığını, yıkandığını ve daha bir çok şey yaşadığını düşününce aklın almıyor. Hayatın akla yatkın bir şey olması gerektiği yanılsaman sarsılıyor. Oysa değil... Hayat akla yatkın olmak zorunda değil, daha fazlası.

O yüzden ‘Fatma’da kadının görünmezliğinin, hem mağduriyet hem de fırsat olarak işlenmesi bana makul geliyor. Hem her gün gözümüzün önündeler, birlikte yaşıyoruz bu insanlarla... Hem kendimiz de onlardan biriyiz, her an olabiliriz... Hem de bunlar başımıza gelmedikçe, havsalamızın alamayacağı, ‘zorlama insan hikayeleri’ gibimize geldiğinden bu insanlarla aramıza mesafe koyuyoruz... Dinlemesi, izlemesi bile içimizi şişiriyor. Tuhaf ama sahiden gündemin bilgisi hem bakmazsak bir şey kaçırmışız duygusu yaşatacak kadar müptela ediyor bizi hem de baktıkça en skandal gelişmeye bile ‘öf yine mi aynı terane’ diyecek kadar derimizi kalınlaştırıyor.

Sonuçta her oluşun iki cephesi var ve hangi cephe sivrilirse tabiat diğer cepheye güç veriyor. Dengeye gelmedikçe de savrulup duruyoruz.

Fatmanın bir tür koruma ve korunma olarak neredeyse itkisel bir şekilde şiddet eylemi içine girmesini, erkin yeniden üretilmesi olarak okuyor musun? Şiddet erke özgü müdür ve sence neden?

Şiddet sadece erke özgü mü emin değilim. Yani iktidar ve baskı kurma anlamıyla erkten bahsediyorsak elbette şiddet sayesinde üretildiğini söyleyebiliriz erkin. Ancak ben sadece toplumsal perspektiften değil, biraz insanın doğal yazılımı perspektifinden bakmayı daha çok seviyorum. Hayatı istediğin yöne gitmeye zorlamak anlamıyla erk arzusundan bahsedersek, insanın doğa karşısındaki aczine tosluyoruz.

Fatma’da da gördüğümüz gibi insan oluşumuzda çatışma kaçınılmaz. Düşünsene, arzuları öyle karmaşık bir varlık ki insan, evladını bile öldürmek isteyebiliyor, kendi bile fark etmeden. İstersek baktığımız her şeyde görebiliriz bu içinden çıkılmaz çatışmanın mutlaklığını. İçimizle dışımızın, kendimizle çevremizin, arzularımızla doyumumuzun çatışması her daim var. Hayatın formülünde var çünkü bence... İnsan da hayat gibi iki cepheli bir varlık. Çatışma iki cephenin arasındaki dengesizlik yüzünden doğuyor. İçimizde yenişemeyen iki gücü mutabakata getiremediğimizde şiddet hasıl oluyor.

Her varlık kendi devamı için dediğin itkiye sahip. Bardak bile kırılmak istemediği için atomlarında bir arada olma çabasını tutuyor. Sen onu kırmak istediğinde, ona uyguladığın güce o bile direnç gösteriyor, dediğin gibi varlığını korumak istiyor aslında. Bu bir bardağın hikayesi olsaydı, sonu onun ‘ölüm’üyle bitse bile, onun ölçeğinde bir çekim yapsaydık, bardağın da sana karşı şiddet gösterdiğinden bahsedebilirdik. Şiddet, varlığın yazılımındaki güçlerin denge zorunluluğu yüzünden, kaçınılmaz bir doğa yasası bence.

Şimdi varolma direnci ile şiddeti bir tuttuğum, şiddete ‘kaçınılmaz doğa yasası’ dediğim için Fatma ve hikayesi açısından bakınca kimi hak verecek kimi de bu tanımı insan oluşumuza yakıştıramayacaktır eminim. Her iki fikre de ‘haklısın’ demek zorunda kalacağım, mecbur... Tüm meseleler kamerayı nereye koyduğuna, merceğine, açına, kadrajına, kısaca senin seçtiğin algıya göre tanım alıyor çünkü.

Hepimiz kendi kameramızın niteliğine ve konumlanışına göre bir tanıma hapisiz sonuçta. Olabildiğince çok açıya uğramak ve konumumuzu ‘geniş’ kapsayıcılık için değiştirecek cesarette takılmak dışında, bir çaremiz de yok bana kalırsa... Ha, bana kalmıyor mu? Kalmıyordur. Ona da eyvallah!

Yönetmen, senarist falan diyerek bu şiddet benzetmesini uzatabilirim ama şaryo oraya kurulduysa, kaldıramıyorsak, gün gidiyorsa ve yapımcı değişiklik için yeterli parayı vermiyorsa, ne yapalım... Kısıtlamadaki özgürlüğü ararız biz de mecbur. Kırılan bardak biz olsak bile –çok zor biliyorum ama- işimiz acıdan azade bir ‘açı’ aramak değil mi? Zıt cephelerimizi mutabakata getirmekten başka öğrenilecek ne var ki?

Bu kadar büyük hareketler yapan birinin, yolculuğu sırasında hiç değişmemesi mümkün mü? İlk günkü pardesü ve başörtüsü ile kalması, halinin havasının hiç değişmemesi neden? Neden o kabuk değişimini hiç görmedik?

Bu soruyu Özgür’le (Önurme) konuşsak daha iyi sanki. Yapım-yönetim ile ilgili bir soru olmasına rağmen zevkle izleyen bir seyirci olarak fikrimi söyleyebilirim; bence Fatma, hayata benzerlikteki inandırıcılık meselesiyle değil psikolojik inandırıcılık, empati izleğiyle ilgilenmeyi tercih etmiş bir iş. Buna da yazarın evindeki gündüz kuşağı reality show izleme sahnesiyle küçük bir göz kırpmış ve devam etmiş. Ben de seyirci olarak bir çok hayata tutarsızlık tespiti yapmama rağmen büyük oranda Fatma’nın psikolojik devamlılığına empatiyle, tüm bölümleri sürükleyici bularak izledim. Senaristin ve yönetmenlerin, dolayısıyla oyuncu dahil tüm yaratıcı ekibin seçimleri Fatma’nın psikolojik empatisini öncellemiş olduğundan böyle oldu sanırım.

Yine de Fatma tüm bunlara rağmen neden değişmiyor diye soruyorsan, bilemiyorum. Finalde bir oranda değiştiğini görüyoruz aslında... İçindeki karanlıkla yüzleşme anında... Sonrasında büyük bir eylem de yapıyor. Sanırım eylemlerimize rağmen değişmek dünyanın en zor şeyi... Bakalım, belki devamı çekilir de ayağa kalkarsa görürüz o büyük değişimi.

Tüm bu hikayenin içinde yazarın varlığını nereden okumalıyız?

Bence yazarı okumamalıyız. Zaten okunmuyor. Yazık... Şaka yaptım, evet... Bak bu da okunmayabilir.

Bence Fatma’daki ‘Yazar’ da yaz-ama-dıklarıyla benim gibi boşboğazlara alan açan bir ‘kendine mahpus’ işte... Ama ne yapsın o da, sanki engel mi olabilir? Üstüme vazifeymiş gibi anlatmaya devam edeceğim bak...

Senaryo kendi mikrofonunu, neden ona emanet etmeyi tercih etmiş bilemiyorum. Yazar’ı daha önce bahsettiğim kamerasını geniş açıya yerleştirme lüksü ve çabasına sahip tek kişi olarak konumlandırmak istemiş sanırım. Sınıfsal eleştiri figürü olarak lazım gelmiş galiba ancak işlevini yerine getirmemiş sanki... Biraz havada kalmış. Senaryo, Yazar’ın ‘kendine mahpus’luğuna da dokunmuş ama ona biraz rol çaldırmış bence. Bence diyorum ya, al sana bir maphushane daha... Okur-yazarlığım yetmiyor olabilir. Bilemedim.

Kahramanın anti-kahraman olduğu hikayeler genel olarak bize ne anlatır?

Herkesin ‘büyük adam’ olduğu yanılsamasına gömülü olduğunu, tersten anlatır bence. Hepimizin ‘küçük’lüğüne mercek dayadığı için şimdilerde daha çok çalışıyor. Anti kahraman nasıl birden ‘küçük adam’ sınıfına girdi dersen aklıma sadece şu kadim hikaye geliyor:

Adam ve kadın yılanın sözüne ‘kanıp’ elmayı yer ve dünyaları değişir.

Değişen dünya büyüdü, biz küçük kaldık ve bu dünyada tek konu ‘kanmak’tır bence.

Elma büyük, adam ve kadın küçük artık.

Yılan da işte... Kafamızda.

Anti oluşumuzun son noktasındayız. Sınıra dayandık. Gidilecek yer kalmadı. Mecburen hikayemiz de aşmak zorunda olduğumuz sınır hakkında oluyor çoğu zaman.

Senin için nasıl bir iş Fatma?

Güzel bir işti. Tertemiz set ortamı, sakin, sorumlu, güvenli, özenli, verimli ve tüm bunlara rağmen hızlı... Uluslararası yapım standartlarına uygun olunca tıkır tıkır işleyen bir sistemi bizim de yürütebildiğimizi görmek çok mutluluk vericiydi. Ben tek bölüm tek sahne için sette bulundum gerçi ama bu kısa sürede bile herkesin memnuniyeti anlaşılıyordu. Çalışmaktan çok keyif aldığım bir iş oldu ve şanslı hissettim açıkçası...

Yaratıcı ekip açısından Türkiye’de çok zengin bir insan kaynağı olduğunu düşünüyorum. Özgürlük alanı genişletildikçe ve yatırım yapıldıkça sektörün yaratıcıları alan bulup ‘Fatma’lar gibi daha zengin, nefesler alacak ve verdikleri nefes daha çok şifa olacak bence hepimize...

Bir de şu mesleki haklarımız, ülke normlarında da hukuken pratikte çalışsa... Belki biz de ayvayı değil de o devasa elmayı... Neyse...

Oynadığın rol nasıl bir roldü?

Oynadığım öğretmen Fatma’nın otistik oğlundan rahatsızlık duyan ve çocuğu sınıftan göndermeye çalışan bencil ve sorumsuz biriydi. Farklılıkları kapsamaktan uzak, sadece kendi konforunu düşünen bakış açısının temsilcilerindendi yani.

Senin hayatında bu kadar dışlayıcı eğitimciler var mıydı?

Ben öğretmen çocuğuyum, annem de babam da öğretmendi. Hem de çok iyi öğretmenlerdi. Tüm öğretmen çocukları bilir evde bile ders devam eder ve size ‘örnek olma’ sorumluluğu daha küçücükken verilir. Öğretmenden yana da hep çok şanslıydım. Hem ilkokul ve devamında hem de tiyatro ve oyunculuk alanında hep işinin ehli, iyi yürekli ve kapsayıcı hocalara rastladım. Zaten hayatla ilgili kuracağınız dili önce anne babadan sonra da öğretmenlerinizden modelleyerek öğreniyorsunuz. Onların iyi insan olma tanımı neyse, vicdanı, merhameti, saygısı neyse sizin en kötü versiyonunuz bile hayatınıza giren bu öğreticilerin inşa ettiği değerlerin kesişim kümesinde bir alana düşüyor. Elbette buna ters örneklerle de karşılaşıyorsunuz, kötü diyelim... Onları da seçmemek, inandığınız değerlere göre elemek yine size kalıyor. Tesadüf çok önemli olsa da, bir eğitmen olarak da söyleyebilirim ki, öğrenci hocasını seçer nihayetinde. Ama ailem tamamen şansım tabii...

Sen sorunca da farkettim ki kapsayıcılığın tanımı da duygusu da 10 yıl öncekine göre bile değişmiş benim için. 10 yıl önce doğal bulduğumuz bir davranışa, bugün dışlayıcı ya da faşizan diyebiliyoruz mesela. Eskiden otobüste bile sigara içilirdi ya onun gibi… Toplumsal hassasiyetlerimizin yasa inşası hala sürüyor.

Oynadığın rol üzerinden de konuşursak bir çocuk sadece annesinin sorumluluğunda mıdır? Toplumun ve sistemin çocuğu yok saymaları bir annenin suçluluğu ve utancı - ki anneyi intihara sürükleyen bir suçluluk ve utanç bu, - olabilir mi? Hayatta kalmak için yeterli donanımdan mahrum bir birey hem çocuk hem farklılığı olan bir birey nasıl var olacak, üstelik tüm bakımını esasen görünmeyen bir annenin üstlendiği bir birey?

Çok zor sorular… Hepsinin cevabı tek aslında: eğitim şart!

Çocuk sahibi olmanın da yetiştirmenin de bir ehliyeti yok toplumsal kurallarda. Sevişebiliyorsan yapabilirsin. Hayvani bir nitelik yeterli yani.. Ama oluşumuna neden olduğun şey, bir insan. Daha doğrusu insan olma sorumluluğu olan bir varlık. Oysa ki anne baba da kendi hayatlarını neden yaşadıklarını sorgulamadan yapıyorlar o çocuğu çoğu zaman, sahiden bir hayvan gibi.

Toplumların ‘insani hak’ olarak gördüğü ve kutsallaştırdığı annelik müessesine laf uzatmak değil niyetim. Ama toplumların bu kutsiyeti atfetmeden önce bireyleri, başta neden yaşadıklarını sorgulatmak üzere, tüm cephelerden bilgiyle donatarak eğitmesi gerekmiyor mu bu? Tabiata özgü bir şey doğum, hayvanlar çelimsiz yavrularını yiyebiliyor doğumdan sonra. Biz insanız ya, vicdanlıyız, ‘ah ne yazık’ diye üzülüp kızıyoruz o hayvana. Ama işte biz insanlar da kendi yavrularımızı böyle yiyoruz belki, toplum olarak, Fatma’da olduğu gibi... Toplumsal olarak insan öğütme makinesine, hepimiz okey vermişiz, hepimiz bu makinenin bir dişlisi olmuşuz, herkes kendini, bu dişlisi olduğu öğütücüden sakınmak için bencilleştikçe bencilleşmiş, kötülüğün adı uyanıklık olmuş, geçer akçe sadece kendini düşünmek… Ne bekliyoruz ki başka?

Fatma biraz da bunu soran bir iş sanırım: Sadece kendini düşünenlerle örülü “kötü” bir çevrede insan nasıl “iyi” olabilir? Hayatın gönderdiklerini bilgece kabul edebilecek bir görüş mesafesine yükselmezsek bu iyi-kötü kutuplarının çıkmazında hapsolup, bir hayvan gibi ölüp gideriz sanırım. Bilgeleşmek popüler olursa, geçer akçe kapsayıcı kabul mahareti olursa, bu çevrenin etkisiyle herkes ‘iyi’ olabilir. Şimdi uzağız ama kim bilir belki bir gün gerçekleşir bunlar... Hepimiz birbirimizin sorumluluğunu almayı istemeye başlayabilirsek...


Serpil GÖRAL - Oyuncu