Denedim; ne zaman bir ortamda maskesiz, asıl kişiliğimle hiçbir şeyi saklamaksızın, rollere ve beklentilere uymaksızın bir şeyler söylemişsem, çoğu kez orada sıkıntılı bir gerginlik yaratmışımdır. Ardından garip zehirleyici bir sessizlik olmuş, kimileri bana genellikle kızgınlıkla bakmış, kimileriyse konuyu değiştirmeye çalışmıştır…

Ne yalan söylemeli, aslında ben de birçokları gibi bu ikiyüzlü ve maskeli kültürün bir kurbanıyım. Asıl kişiliğimle var olup, içimden geldiği gibi konuştuğumda ve dengeleri bozduğumda bana ödetilecek bedelleri göze almaktan sık sık çekinmişimdir. Çünkü yakın çevremde ya da başka kişiliğimden kurtulup özgür olmak istediğimde etrafıma bir kızgınlık, bir anormallik, bir huzur bozucu çember çizilmesinden ve insanlara iletmek istediğim sözümün, yeteneklerimin ve bunca yıllık çalışmalarımın bu insafsız yargılarla gölgelenmesinden, zaman zaman sonsuz endişe duyuyorum. Bu korkuları ve endişeleri duyduğum için de kendimi he küçümsüyorum.

Geçenlerde, Bakırköy’deki Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne, bir doktor arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Orada, bir koğuşta, kendilerine elektroşok yapılması için sıra bekleyen ve çoğu genç olan kadınlar gördüm. Psikiyatrlar, ağır bir depresyondan geçtiklerini söylemişlerdi onlara. Biraz dertleştiğimde, birçoğunun aşk acısı yaşadığını öğrenmiştim. Sevdikleri tarafından terk edilmişler, yarı yolda bırakılmışlardı. Terk edilmeye, sevgilerinin karşılıksız kalmasına, unutulmaya tahammül edememişler; yoğun bir düş kırıklığına ve öfkeye kapılmışlardı. İçlerinde başkaldıran o asi acıyla mücadele ediyorlardı şimdi de. Dikkat ettim, kendilerini ve yaşadıkları acıyı büyük bir içtenlikle anlatıyorlardı ve hiçbir hesap yapmadan anlayış bekliyorlardı çevredekilerden. Ancak, benzer acılar çektikleri, benzer uçurumların kıyısında oldukları için birbirlerinden başka güvenecek kimseleri yoktu. Hiç unutmuyorum; biri diğerine: ‘’ Bana elektroşok yapılırken, ellerimi tutarsın değil mi,’’ diye soruyordu. Öbürü de: ‘’ Tutmaz mıyım, birbirimizden başka kimimiz var bu dünyada?’’ diye yanıtlıyordu onu.

Asıl kişilikleriyle var olmuşlar, sevgilerini körelmişler, çırılçıplak ve içlerindeki o asla bastırmadıkları olanca tutkuyla sevdiklerine bağlanmışlar ama sonunda dünyadaki geçerli ilişki kurallarının, o sinsi toplumsal gerçeklerin soğuk duvarına çarpmışlar ve bu acımasızlığa bütün duygularıyla karşı koyduklarında ise ‘’hasta’’ damgası yemişler, ruhları paramparça olmuştu.

Hastabakıcılar bir süre sonra yanlarına geldi; elektroşok odasına çağrılıyorlardı, bunu duyunca birbirlerine sarıldılar ve sözleştikleri gibi el ele verdiler. Ve adımlarla, sevgi dolu ve maskesiz kişiliklerinin bu toplumda bedeli olan ‘’ cezanın’’ bir kısmını ödemeye gittiler…

Tuhaftı, çok çaresiz ve kederli bir halleri olsa da arkalarından bakarken, bu insanlara güçlü bir hayranlık duyuyordum… Etrafları onca duvarlarla çevrili olsalar bile onlar asıl kişilikleriyle var oluyor: Karşılık bulamasalar, terk edilseler de sevgilerini olanca tutkuyla yaşıyorlardı… Ve özgür kişiliklerinin ve giderek soğuyan bu toplumun, bu dünyanın beklentilerine ve ortalama idrakine uymayan duygularının bedelini cesurca ödüyorlardı işte…

Bense soğuk duvarlara çarpmanın bedelini onlar gibi açık açık ödemeyi henüz göze alamamış, arka bahçemi, yani asıl kişiliğimi çok kişiyi karşıma almamaya özen göstererek ve adım adım ortaya koymayı ve gerçekleştirmeyi düşünüyordum. Yani sonuçta, belli bir hesaplılıktan, utangaç maskelerden, gizli niyetlilikten ne kadar istesem de bir türlü kurtulamıyordum…

Evet, yazılarımda ve insanlarla yüz yüzeyken elimden geldiğince içten olmaya ve bu insanın içini öldüren kültürün kimi yasak sınırlarını zorlamaya çalışsam ve iç sesime he kulak versem de yine de kimselerin bilmediği, insanlardan sakladığım, gizlediğim duygu ve düşüncelerle dolup taşan arka bahçem vardı benim. Bu arka bahçede, o günlük hayatında ölçülü ve tutarlı olmaya çalışan, o ‘’efendi’’ , o ‘’kibar’’, o ‘’ölçülü’’ çocuk yoktu; aksine ‘’ölçüsüzlük’’, ‘’tutarsızlık’’ ve gizlendiği mağarasından bir an önce çıkıp içinden geldiği gibi konuşup küfretmeye can atan, asi ve toplumdışı bir insan vardı. O arka bahçede, ne derler, korkusuyla bastırılmış ve toplumsal kültürün sapkınlık olarak yargıladığı başkaldırılar, arzular, koyu ve esrik düşler ve hayaller vardı. O arka bahçede, koşulsuz sevilme isteğinin yanında, anlaşılmayacağından ve karşılıksız kalınacağından korkulduğu için burada saklanan anlar, detaylar, sözler, resimler vardı…

Zaman zaman kimi ipuçlarıyla ortaya çıkardığımda gerginlik yaratan, tehlikeli bulunan, hatta horlanıp küçümsenen bu arka bahçe, benim asıl gerçek yanımdı. Bu gerçek yanımı her bedeli göze alarak tamamen insan içine çıkartmazsam, kendimi hep böyle eksik, hep böyle yenik ve hep böyle sürgünde hissedeceğimi iyi biliyordum…

Bu ülkede, asıl kişiliğiyle, gerçek yüzüyle yaşayan ya da yaşamak iste yenler üzerinde, asıl benliğini kapatmış, iç sesini susturmuş ya da ikiyizlülüğü ve sahtekarlığı normallik diye yaşayan ve böyle yaşanması için nerede olursa olsun tavır koyan, her türlü kitle iletişim ve eğitim aygıtlarıyla duyguları körleştirilmiş, gözlerinin birinde he bir kamera taşıyan insanların amansız ve ölümcül bir baskısı var.

Bence özgürlük, adalet, demokrasi gibi kavramlar, bu karşıtlık ve ölümcül baskı yok sayılarak tartışılamaz. Biliyorum, bir gün her şey bir başka ışık altında, gerçek ve yalansız yüzlerle yeniden konuşulacak.

Yoksa iç dünyasıyla olan köprülerini atmış, asıl benliğini öldürmüş ve içinde bir çöl barındıran insanlarla, hangi konuda, ne paylaşılabilir ki?

Olsa olsa, paylaşılan, sefil yalanlar olur. Bedelini ödediğimiz için yeterince karşı çıkamadığımız ve hemen her gün yaşamaya mecbur kaldığımız…