Eğitim politikasını değiştirme-iyileştirme ihtiyacını dile getiren çalışmalar arasında dikkat çeken raporlardan biri, Demokrasi ve Eğitim Stratejik Araştırmalar Merkezi (DESAM) tarafından “Yeni Küreselleşmenin Türk Eğitim Sistemi Üzerindeki Etkileri ve Protestanlaşan Gençlik Üzerine Bir İnceleme” veya “Dindar Nesil Projesi Nasıl Çöktü” gibi farklı başlıklarla değişik tarihlerde çeşitli haber sitelerinde yayınlandı. Raporda yer verilen saptamaların bazıları isabetli bazıları isabetsiz bulunabilir. Böyle bir değerlendirmeyi kamuoyuyla paylaşmaktan maksat da bu olsa gerek: Her gelenin kendi meşrebine göre karıştırdığı eğitim dünyasını siyasetçinin acil ihtiyaçlarını giderme müessesesi olmaktan kurtarıp hak sahiplerine teslim etmenin yolunu aramak ve eğitim hakkının gerektirdiği niteliğe yer açacak bir temizlik gerçekleştirmek. Konuşarak, tartışarak, ve müzakere masasını açık tutarak.

Gel gör ki raporda sıralanan saptamalara ilişkin çözüm önerilerinin hiçbirine katılmak mümkün değil. Tamamı isabetsiz, tamamı ilgisiz, ve tamamı işlevsiz. Şu veya bu dünya görüşü penceresinden değil, bizatihi raporu hazırlayan ve sunanların bakış açısı dahilinde isabetsiz, ilgisiz, ve işlevsiz. Bu isabetsizliğin kaynağı, yöntemsizlik. Başka bir deyişle, sorun saptarken de çözüm önerirken de aynı çelişkiler zincirine bağlılık. Daha somut olarak, saptandığı anda bile zaten değişmiş olduğu farkedilen gelişmeleri, çoktan geçerliğini yitirmiş (veya hiçbir zaman geçerli olmamış) yerel ve sabit formüller kantarına vurarak ölçmek. Başkası için çözüm olanı sorun, sorun olanı çözüm diye öne sürmek.

Ne var ki yöntemsizlik cevabı bile kısmi bir cevap. Vaziyet, yöntemsizlikten daha vahim. Ne de olsa yöntem, bir ‘teknik bilgi’ kategorisi. Öğrenirsiniz, eksiğinizi tamamlarsınız, olur biter. Anlaşılması zor olan, yöntemsizlikte niçin ısrar edildiği. Öyle bir ısrar ki bu, biri varken diğeri olamayacak ifadeler aynı raporda birkaç paragraf arayla yer bulabiliyor.

Bir yandan gençler için özgürlüğün önemi ve köhne otoriteyi nasıl küçümsedikleri saptanıyor:

Gençler yabancı düşmanlığına karşı derinden tepki gösterdiği gibi hatta yabancı birey ve kültürlerle tanışmak, paylaşımda bulunmak istiyor. Özgürlük, kendini sakıntısız ifade etme ve kendini gerçekleştirme gibi evrensel ve çağdaş idealler gençler için daha pozitif ve gerçekçi geliyor. Nitelikli okullarda/üniversitelerde okuyan gençlerin bir bölümü siyasi ve geleneksel otoritelerin görüş ve değerlerini beğenmedikleri gibi küçümseme yoluna da gitmeye başlamıştır.

Diğer yandan aynı gençlerin aynı köhne otorite tarafından pazarlanan bozuk mamulleri, son kullanma tarihlerine bakmadan yemesi bekleniyor:

Gelenekselleşmiş iddialara göre; içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu, eşcinsellik ile boğuşan Batı gençliği/dünyası çürümüş, çöküşün ve yok oluşun eşiğine gelmiştir. Yok oluşun eşiğindeki Batı dünyası çağdaşlaşma, demokrasi, insan hakları, eşitlik ve bilim kılıfını Türk ve İslam toplumlarına dayatarak Müslümanların ahlaki ve manevi çöküşünü hazırlamaktadır. Bu kötü gidişata DUR! deme ve büyük bir manevi kalkınmayı başlatma iddiasındaki politikacılarımız memleketi batı değerleri ve kültürünün etkisinden kurtararak hızla kalkındıracak ve geçmişte olduğu gibi büyük bir dünya gücü haline getirecektir.

Mevcut otoriteyi tam cepheden eleştirecekmiş gibi yapan bu gibi paragraflar, hem son derece temkinli kelime seçimleriyle hem de amalı fakatlı yandan çark manevralarıyla gerçek bir muhalefet imkanını daha başlatmadan bitiriyor. Pek çok noktada gençlerin cesaretini takdir eden bu rapor, o bahsettiği cesaretten yoksun. Yöntemsizlikte ısrar, kendi söyleminin ağına dolanmakla ve sözünün arkasında durmayı sağlayacak dayanaktan kendini mahrum etmekle sonuçlanıyor.

Demek ki yöntemsizlikte ısrarın sebebini ısrarla aramak gerek. Neyse ki bu rapor o sebebin ne olduğunu aşikar edecek pek çok cümle ve paragraf barındırıyor. Birer saptama gibi görünen ifadelerin bazıları, işaret ettiği içerikten çok ifade sahibinin ruh halini yansıtıyor. Bu ruh halinin en hafif düzeyi, korkuyla karışık bir telaş. Saptama gibi görünen şu acizlik beyanıyla başlıyor DESAM’ın raporu:

Küreselleşme, bilişim çağı, yapay zekâ ve dijital devrimin etrafını sardığı insanlık ailesinin yaşadığı büyük değişim ve dönüşümden giderek daha hızlı bir şekilde etkilenen Türk toplumunun bu yenidünya karşısındaki çaresiz kafa karışıklığı artan bir ivmeyle devam ediyor. Bu kafa karışıklığı yenidünyanın içinde doğmuş / yaşayan kesimlerin bile alışkanlık kazanabileceği/ çözümleyebileceği bir durum değil çünkü henüz kimse çözemeden/alışamadan bu dünya yine değişmiş olacak ve değişmeye devam edecek.

Üzerine sayfalar yazılabilecek bu satırların özeti, dünyada olup bitenin dışında kalmanın ürkütücü çaresizliği. Değişim ve dönüşümün aktörleri arasında bulunmamanın karın ağrısı. Etkileyen değil etkilenen, öncü değil artçı olmanın iç burukluğu. Daha ne olduğunu anlayacak bir nefes bile almadan duruma çare bulmaya kalkışmanın, yani yöntemsiz çırpınışların kaynağında bu korkulu telaş duruyor. Üstelik yanlış yapıyor olabileceğini aklından geçirip “bu kadar hızla değişen dünyada hemen her konuda ‘sorun bu, çözüm de şudur’ demek mümkün değildir” diyebildiği halde. Bu cümleyi kurabilmesi, telaşını azaltmaya yetmiyor. Derhal kestirme yollar bulma ve pratik adaptasyonlar icat ederek arayı kapatma paniği, makul davranışı üretecek zihni melekeleri devre dışı bırakıyor.

Raporun alt başlıkları, görünüşte ümit verici. Bu başlıklar, “eğitimin ideolojik karakterinin yarattığı nitelik kaybı, gençliğin eğitime yaklaşımının önceki kuşaklardan farkı, nitelikli öğretmen yetiştirme ve öğretmen motivasyonunun önemi, dindar nesil harekatının geri tepmesi, merkezileşmenin sakıncaları” gibi son derece kritik konulara değiniyor.

Gelgelelim özgürlükçü demokrasi ihtiyacı, hak temelli hukuk yokluğu, merkezileşmeyi azaltacak ve buyurganlığı ortadan kaldıracak yasal düzenleme yetersizliği, uzmanlık-ehliyet-liyakat temelinde işbölümü eksikliği, ve gençlerin dünyayla bütünleşme arzusu eksenlerinde saptadığı sorunların cümlesine ‘çözüm’ diye dönüp dolaşıp yine yerli ve milli bir ‘eğitim sistemi’ öneriyor.

Oysa ‘milli’ bir eğitim ‘sistemi’nin neye benzediğini ne kendisi biliyor ne de başkasına bildirecek bir kabiliyet-hafıza bileşkesine sahip. Eğitim, çünkü, asla kendi hesabına bir amaç konumuna yükselemiyor. Bu raporda da (daha isabetsiz saptamalarda bulunan pek çok benzeri gibi) eğitim daima bir araç, bir kaldıraç olarak görülüyor. Ne diye? Dünya Türk’ün önünde titreyip diz çöksün diye:

Türkiye’nin özündeki kültür ve medeniyeti, batısındaki rasyonel geleneği ve ekonomik üretkenliği ve proaktif barış ve adalet arayışını birlikte içselleştirerek tarih sahnesine taşıma kabiliyetini eğitimle başarabilir.

Daha birkaç paragraf önce “içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu, eşcinsellik ile boğuşan Batı gençliği/dünyası çürümüş, çöküşün ve yok oluşun eşiğine gelmiştir” diyordu. Şimdi ise “yok oluşun eşiğindeki [ve] çağdaşlaşma, demokrasi, insan hakları, eşitlik ve bilim kılıfını Türk ve İslam toplumlarına dayatarak Müslümanların ahlaki ve manevi çöküşünü hazırlayan” Batı’nın rasyonel geleneğini içselleştirmekten dem vuruyor. “Ancak milli/manevi, geleneksel/kültürel değerler çağcıl bir pozitiflikle güçlendirilmediği gibi aynı paralelde bilimin, aklın, evrensel normların da başat edilmesi sürekli olarak ihmal edilmiştir” diye eklemekten de kendini alamıyor. Sanki “çağcıl bir pozitiflik” veya “bilimin, aklın, evrensel normların başatlığı” kendi fikirleriymiş gibi…

Ülkenin geleceğine ve günümüzde yaşayan insanların arzu ve ihtiyaçlarına yönelik bir çalışma gibi görünse de geçmişin şanlı günlerine dönüş hülyasının yavan bir tekrarı olmaktan kurtulamayan bir rapor okuyoruz:

Türkiye’nin eğitimin anlamını tekrar tanımlamaya, güçlü ve özgün bir eğitim felsefesi oturtmaya ve her şeyden çok çok daha önce 2023 – 2053 - 2071 eğitim hedeflerini belirlemeye ihtiyacı vardır.

Bu raporun kendiyle çelişen ifadelerini karşılaştırmalı şekilde sergilemek, bu rapordan daha uzun bir eleştiri yazısı gerektirir. Yazılmalıdır da. Mevcut veya önerilen eğitim politikasına ilişkin eleştiriler, hepimizin şöyle bir durup nefes almasını sağlayacak çalışmalar sınıfındandır. Kendimizi bu nefesi alacak kerte durduramıyorsak, kendi tutarsız konuşmalarımızda boğulmak kaçınılmazdır. Ve bu raporda da belirtildiği gibi “görüş ve değerleri beğenilmeyen, hatta küçümsenen” otoritecikler haline gelmek de kaçınılmazdır. Söyleyecek bir sözü olduğunu düşünen herkes önce derin bir nefes alıp dengesini tartmak zorunda. Bastığı zemini kaybettiği için mi başı dönüyor yoksa başı döndüğü için mi ayağını basacak zemin bulamıyor?

Bu rapor, sorun saptama konusunda samimiyet göstermeye çalışmış olsa da resmettiği dünya görüşünün hayatın gerçekleriyle çelişmesinden önce, görüşlerini ortaya koymadaki tutarsızlığı sebebiyle son derece sorunlu bir rapor. Yöntemsizlikte ısrarın hesabını kendine vermedikçe başkasına söyleyeceği anlamlı bir sözü yok. Korkuyla karışık telaş içinde ve acil koduyla verilen her vaaz bir rüya tabirine muhtaçtır. Bu rüyalar başkalarının hayatlarına hitap eden bir heves barındırmazlar. Heves uyandırarak iş yapmayı beceremeyen güç sahiplerinin işlerini ya sopa ya ianeyle* veya hem sopa hem ianeyle gördüğü herkesin malumu. Marifet, hevesle iş yaptırabilmekte.

----------

* İane: Başkasından alınan maddi-manevi yardım, ödenek, katkı. Özellikle devlet (veya siyasi iktidar) tarafından dağıtılan destek (sübvansiyon), teşvik, himaye, kayırma.