Adli Yıl açılışında yaşananlar, sarıklı grupların pavyon-meyhane dolaşıp tebliğde bulunmaya başlaması, Erdoğan’ın Taliban’la benzer inançta olunduğunu söylemesi Türkiye’nin seküler kesiminde ciddi rahatsızlık yarattı.

Gelişmeler üzerine T24 yazarı Murat Belge, şu gözlem ve analizlerini okurla paylaştı. Geniş bir alıntı yapıyorum ama yazının tamamını okumanızı salık veririm:

“Bu, bu toplumda yaşayan nüfusun son derece geniş bir kesiminin Mustafa Kemal’i algılama, kabul etme, değerlendirmesiyle ilgili bir şey. Son analizde, Mustafa Kemal’in herkesten önce ve herkesten çok çalışarak oluşumuna katkıda bulunduğu bir hayat biçimine bağlılık bu. Bir ‘hayat tarzı’ çok kocaman bir şey, her şeyi kapsayan bir tarz.

Hani bugünlerde bir de komik tartışma çıktı: Taliban’ın Afganistan’ı Amerikan (ve Batı) emperyalizminden kurtardığına dair. Tamam, ‘kurtardı’ diyelim; sonuçta Amerika toplayabildiği kadar tas ve tarak toplayarak Afganistan’ı terk etti. Ama bu kurtarış Mustafa Kemal’in Türkiye’yi ‘kurtarışına’ hiç benzemiyor.  

Son derece muhafazakâr ve son derece ‘patriyarkal’ bir toplumda kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan bir ‘kurtuluş’la hiçbir yakınlığı, benzerliği yok. Atatürk’ü seven milyonlarca kişi de ‘kurtuluş’u böyle olayların izlemesinden ötürü seviyor Atatürk’ü—sevmeyenlerin de gene aynı nedenlerle sevmemesi gibi.

Bu ülkenin, toplumun hayatında oynadığı rolün önemi ve büyüklüğü dolayısıyla Atatürk tartışması Atatürk’ün ölümünden seksen doksan yıl sonra devam ediyor ve belli ki daha uzun zaman devam edecek. Böyle bir kutuplaşma üzerinde temellenen tartışmalar genellikle olumlu sonuç vermez, hatta sonuç vermez”.

Ben ‘Atatürkçü’ değilim—Marksist’im.  Böyle bir kavgada, doğal olarak ‘Atatürkçü’ dediğimiz kesime daha yakınım, çünkü benim Türkiye’nin ‘Batılılaşma’ kararıyla bir kavgam yok. Tayyip Erdoğan ve onun sözcüsü olduğu kesim Batı’dan nefret ediyor. Onların Atatürk’le kavgası bu kararı vermesi ve toplumu Batı’ya açmasına dayanıyor.

Benim (ve muhtemelen belirli bir kesimin) eleştirisi ise bunun karşıtı: bu kararın sonuçlarının gereği gibi gerçekleştirilmemesi. Bunun başlıca iki nedeninden birisi var olan koşullarda öyle bir hamlenin yapılmasının güçlüğü ise, öteki—ve asıl önemli—nedeni de benimsenen milliyetçi ideolojinin o hamleleri zaten benimsememesi. Bu tavrın, Tayyip Erdoğan’ın ideolojik pozisyonlarını benimsemiş bir İslamcılık’la kesişebileceği hiçbir nokta yok.”

Belge ile aynı sitede yazan Hasan Cemal de köşe arkadaşına destek vererek “Erdoğan'ın 2023'de Atatürk'ten, Cumhuriyet'ten intikam almasına izin vermeyeceğiz, Cumhuriyet'i demokrasi ile taçlandıracağız, bir demokrasi ittifakıyla seçim sandığında Erdoğan'a hadi güle güle diyeceğiz” yorumu yaptı.

Orhan Kemal Cengiz de bu tartışmaya “Hepimiz nasıl Atatürkçü olduk” başlıklı makalesiyle katkıda bulundu:

“Türkiye’de kadınlı erkekli yiyip içen, serbestçe flört eden insanlar, hiç de öyle kendilerine, ülkelerine yabancılaşmış falan değiller.

Onlar öyle bir dünyanın içine doğdular; öyle bir dünyada yaşıyorlar.

Ve şimdi ülkenin hatırı sayılı bir kesimi bu yaşam biçiminin ‘çantada keklik’ olmadığını; ağır tehdit altında olduğunu görüyor.

***

Bu tehdidi algılayanların arasına aydınlar da katıldılar.

Muhtemelen bu yüzden bir şekilde Mustafa Kemal’le kendi ilişkilerini açıklayan yazılar kaleme alıyorlar.

Ve belki de insanların bilinç altlarından şöyle mesajlar geçiyor; ‘tercih etmiyorum, ama bu ülkede devlet illa ki bir şey dayatacaksa, din yerine sekülerizmi dayatsın.’

‘İmam Hatip yerine Köy enstitüsünü dayatsın’.

Taliban Kabil’e girerken, kim bilir insanların akıllarından neler neler geçiyor.

Bence devlet hiçbir şeyi dayatmasın.

Herkes istediği gibi yaşasın.”

Burada önemli bir sıkıntı Mustafa Kemal’den bağımsız olarak var olan laiklik-sekülerlik ilkesinin ülkemizde hala bir kişiyle özdeşleştirilmeye devam etmesi. Müslümanların Muhammed altın çağına dönme hayalleri gibi, sekülerlerin de kurtuluşu Mustafa Kemal de araması.

Tek parti dönemi laiklik ilkesinin tepeden aşağı topluma zorla dayatılması konusunu bir yana bırakırsak Kürtlere, solculara, muhaliflere, Hıristiyan azınlıklara yönelik muamelesi nedeniyle de parlak değil açıkçası.

Benim açımdan bir başka tartışmalı konu, ülkenin seküler kesiminin Batı’ya açıklığı… Sekülerden çok laikçi diyebileceğimiz bir kesim, Batı karşıtlığında muhafazakarlardan farklı bir yerde durmuyor. Mavi Vatan, Suriye ve Irak’ın işgali, Amerika ve Avrupa’ya meydan okumak gibi konularda tek vücut olabiliyor.

Oysa toplum AKP döneminde yaşadıkları sonucu, geriye değil ileriye bakarak yeni bir demokratik-laik cumhuriyet sözleşmesi üretebilir. Elbette ülkenin kurucu lideri önemli ve değerlidir ama sürekli geriye dönüp bakarak geleceği kuramayız. Geçmişten sadece daha iyi bir gelecek için ders çıkarabiliriz.

Seküler kesim hem dinci gördüğü AKP’ye, hem bölücü gördüğü Kürtlere karşı durarak yeni bir gelecek inşa edemez. AKP çok büyük yanlışlarına rağmen muhafazakar kesimi kamusal alana sokmayı başarmıştır. Bugün Türkiye siyaseti başörtüsü üzerinden yapmıyor.

Şimdi yapması gereken Kürtler konusunda da benzer bir adımı atmak ve hem inançlara hem de seküler yaşam biçimine saygı duyan HDP’ye alan açmak. Laik, demokratik cumhuriyet ancak bu yaşam biçimine inanan halkların dayanışmasıyla kurulacaktır.