Çok ilginçtir, arkasında nasıl bir politika yönelimi ya da psikolojik bir belirlenme var bilemiyorum ama Erdoğan 2002 sonrası sekiz, dokuz senede yaptıklarının tümünü tek tek geri alıyor.

Çok net bir örnek İstanbul Sözleşmesi.

Erdoğan iktidara 3 Y sloganıyla geldi.

Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele.

Bugün durum nedir?

Yolsuzluklar konusunda örnek dahi veremiyorum, ülke ve özellikle iktidar gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış durumda.

TÜİK istatistiklerine göre ülkede bugün (2021) 30 milyona yakın fakir vardır.

Yasaklar konusu da başka bir rezalet, LGBT yürüyüşünde bir polis “konuşanı alın” diye bağırabiliyor.

Her konuda Erdoğan 2002-2010 arasında ne yaptı ise bugün tersini yapıyor.

2002 sonrası sivil-asker ilişkilerinde çok kısmi mesafe alınmış idi.

Bugün ucundan ucundan onlar da geri alınıyor.

Kendilerine birilerinin “liberaller, yetmez ama evetçiler (YAE), ikinci Cumhuriyetçiler” dediği kesim o tarihlerde ülkemizde sivil-asker ilişkilerinin çok yanlış bir yapıda gelişmiş olduğunu söylüyordu.

Haklılıkları da çok net bir biçimde ortaya çıktı.

Mutlaka aralarında tek tük vardır, bu da asla suç değildir ama ben ikinci cumhuriyetçiler, liberaller, YAE’çiler arasında pek anti-militarist denebilecek kişiye rastlamadım.

Kafalara takılan konu, kendini anayasal, yasal ama çok da meşru olmayan yöntemlerle koruma altına alan bir kurumun çok büyük bir etkinlik kaybı yaşama ihtimali idi.

Demokrasinin çok temel bir kuralıdır, parlamenter rejimlerde HER kamu hizmeti bir bakana bağlıdır, Başbakanlar da bakanlar yani kamu hizmetleri üretim birimleri arasında koordinasyonu sağlarlar, tüm demokratik ülkelerde durum budur.

Bu temel çerçevede milli savunma hizmeti de sivil bir Bakana bağlı olmalıdır denirdi ama bizde Genelkurmay Başkanı Milli Savunma Bakanına bağlı değil idi (Başbakana da bağlı değil idi).

Bu tuhaf durum sadece bir demokrasi, hukuk devleti açığı da değildi, milli savunma hizmetinin etkin üretilmesinde bir zafiyet idi.

Konu sadece görüntünün demokrasiye uymadığı değil idi yani.

TSK’nın kendi Yargıtay’ı vardı Anayasada.

Aynı TSK’nın Danıştay’ı da vardı ama adı Askeri Danıştay değil, Yüksek Askeri İdari Mahkemesi idi.

TSK’nın harcamalarının (kamu harcamaları) Sayıştayca denetlenmesinde de sıkıntılar vardı.

Başka çok sayıda örnekler de var.

Başka bir ifade ile de TSK bir kurum olarak kendini dış denetime adeta kapamış idi.

Bugün 2021’de dünyanın en büyük şirketlerinin başında ABD Apple geliyor, borsa değeri Türkiye’nin milli gelirinin üç katı.

Çok iddialıyım, bugün Apple’a TSK’ya sağlanan o özel koruma önlemlerini uygulayın, dış denetime kapayın, emin olabilirsiniz Apple on sene içinde büyük iktisadi performans düşüşü yaşar.

AKP Genelkurmay Başkanını Milli Savunma Bakanına ancak 15 Temmuz sonrası bağlayabildi.

Çok kısmi de olsa sivil-asker ilişkilerinde yaşanan ilerleme de artık geri alınıyor.

Askeri Ceza Kanunundaki değişiklikler bu anlama geliyor.

Bu gelişme kanımca TSK için çok tehlikelidir.

Bir kurumun sağlığı, etkinliği dış denetime açık olduğu kadardır.

TSK’ya en büyük kötülük, 1961, 1982 Anayasalarında Askeri Yargıtay gibi kurumlar ihdas edilerek yapılmıştır.

Bugün de o çizgi tekrar geri gelmektedir.

Sayıştay da gerilemektedir ve Sayıştay’ın etkisinin gerilemesi tüm devlete yapılacak en büyük kötülüktür.

Sayıştay’ın başına Sayıştay’da hiç çalışmamış biri getirilmiştir, bunu da not alın lütfen.

Erdoğan 2002-2010 arasında yaptıklarını hiç inanmadan mı yaptı acaba?

Takiye denen şey mi yoksa?

Yoksa bizlerin bilemeyeceği başka şeyler mi var bu işlerin arkasında?