ABD’de ırkçılık tartışmalarını izliyoruz.

Fransa’da da, biraz daha farklı bir biçimde, yine ırkçılık tartışılıyor.

Irkçılık tartışmaları Covid-19 sorununu bile geride bırakmış görünüyor.

Fransa’da konu biraz daha farklı çünkü tartışmaların bir tarafı polis ve jandarma teşkilatı ama öbür tarafı da İçişleri Bakanı.

Türkiye’de de ırkçılık konusu kaçınılmaz olarak gündeme geldi.

Osmanlı imparatorluk tarihimize rağmen bizde de maalesef köklü bir ırkçılık damarı mevcuttur, bizde ırkçılık yoktur diyenlere de pek kulak asmayın, ırkçılık illaki de Hitler ideolojisi değildir.

Ancak, bizde ırkçılık konuşulurken birileri konuyu, büyük bir beceri ile, siyah tenli çok az sayıdaki mülteci konusuna getirdi bağladı.

Türkiye’de ırkçılık konuşulacak ise muhtemelen en son konuşulacak konudur siyah tenli göçmenler ya da yine çok az sayıdaki hatta eser miktardaki siyah vatandaşlarımız.

Irkçılık bir biçimde, belirli derecelerde, kürt vatandaşlarımıza ve Müslüman olmayan vatandaşlara yönelik bir reflekstir. 

Bu sistematik bir ırkçılık değil ama, kelime oyunu yapmıyorum, sistemik bir ırkçılık.

Aşağıda çok yeni gördüğüm bir örneği aktaracağım.

Irkçılığı illaki de sokaklarda kafalarını kazıtmış ya da bıyıklarını aşağılara indirmiş vatandaşlarda aramayalım.

Irkçılığı arayacak isek Anayasada, evet Anayasada, yasalarda, yönetmeliklerde, ders kitaplarında arayalım, karşınıza inanmanız güç şeyler çıkabilir.

Bir yasal (!) örnek: Bizim gibi batı türü demokratik hukuk devletini savunanların AKP’yi desteklediği senelerde tümü 19. Yüzyılda kurulmuş olan yabancı okulların müdür yardımcılıklarının statüsü değiştirildi, çok da iyi bir şey yapıldı, söz konusu müdür yardımcılarının Türkiye vatandaşı olması istenirdi, herkes böyle bilirdi daha doğrusu ama ilgili yönetmelikte bu okullara müdür yardımcısı olabilmek için vatandaşlık şartı yerine “Türk kökenli vatandaş” olma şartının olduğunu kimse bilmezdi mesela.

Gelelim esas konumuza.

Geçen hafta twitterda Sayın Alin Ozinian ile Sayın Fatmanur Altun’un karşılıklı bir tweetleşmesine şahit oldum; malum, Fatmanur Altun Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanı Fahrettin Altun’un eşi, kendisi öğretim üyesi, internette iyi düzeyde İngilizce, Arapça ve Osmanlıca bildiğini öğreniyoruz ama Osmanlıca bilmek ne demek ben anlamakta biraz zorlanıyorum doğrusu, Arapça bildiğine göre Hanımefendi zaten Osmanlıca metinleri okuyabiliyor demektir, bu yeni muhafazakârlık böyle bir şey galiba, Osmanlıcayı bir yabancı dil zannetmek.

Alin Ozinian ise bir ermeni vatandaşımız.

Tweetleşme esnasında Sayın Altun Sayın Alin Ozinian’a “Aylin” diye hitap ediyor.

Sizce ismi Alin olan bir vatandaşımıza “Aylin” diye hitap etmek nasıl açıklanabilir?

Muhtemelen, yabancı dil olarak Osmanlıca bilen Fatmanur Hanım’a bir vatandaşımızın isminin Alin olması pek sıcak gelmedi ve Alin’in iyiliği için kendisini Aylin yaptı.

Türkiye devleti vatandaşı bir kadının isminin Alin olması da ne demek değil mi?  

Maral’ların Meral, Nayat’ların Hayat, Nargiz’lerin Nergis olması gibi.

Irkçılık demek illaki de Yahudilerin gaz odalarına gönderilmesi demek değil; ırkçılık bir doğal düşünce refleksi.

Çok samimi ifade ediyorum, Fatmanur Hanım da Alin’e Aylin derken bunu ırkçılık olsun diye yapmıyordur, bunun en özünde ırkçılık olduğunu bile bilmeden, bir vatandaşımızın isminin Alin değil, Aylin olması gerektiği düşünce (!) refleksidir.

Ve bu düşünce refleksi devletin en tepelerine, üniversite kürsülerine kadar uzanmıştır.

Bu da yine muhtemelen bir kalem sürçmesi ya da kalem lapsüsüdür ama Freud’den beri biliyoruz ki lapsüsler, dil ya da kalem sürçmeleri asla masum değillerdir.