Yazıya başlamadan önce, yazılarıma gelen bazı eleştirileri ele alayım kısaca.

“Güncel sorunları hiç ele almıyorsun.” Saptama doğru ama eleştiri olarak o kadar isabetli olduğu söylenemez. “Unpopüler” bir yazar olduğumu, bundan 11 yıl kadar önce ‘Unpopüler Yazar Olmak” başlıklı yazımda (www.gunzileli.net) söylemiştim. Güncel sorunları ele alan, hem de esaslı bir şekilde ele alan yazar arkadaşlar var. Aynı şeyleri benim tekrarlamam boşuna çaba gibi gelir bana. Bunun yerine, pek tartışılmayan, artık ilgi duyulmayan, unutuluşa bırakılan, demode görülen konuları yeniden ele alıp kendimce gündeme getirmeyi doğru bulurum. Geçenlerde bir arkadaş twitterde “Komintern’in Hitler’e karşı hatalı politikalarını” konu eden bir tweetime şöyle yazmış cevap olarak: “Unutun gitsin o sahte peygamberleri”. Cevabım şöyle oldu: “Unutmakla uyutmak arasında çok ince bir çizgi vardır.” Tam tersine ben, unutmaya ve unutturmaya karşı durmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Unuttuğunuz, dolayısıyla ihmal ettiğiniz bir şey ileride başınıza büyük dert açabilir.

Bir diğer eleştiri ise şu: “Hep solu eleştiriyorsun, sağı hiç eleştirmiyorsun?” Benzer bir soruyu, İlker Canikligil, Flutv’de benimle yaptığı röportajda şu şekilde yöneltmişti: “Sağa hiç vurmuyorsunuz deniyor.” Ben de, “sağa Allah vurmuş” diye kısa bir yanıt vermiştim de hep birlikte gülmüştük.

Şaka bir yana da benim sağdan çok solla uğraşmamın nedeni, ömrümün büyük kısmının (neredeyse 60 yılının) solda geçmiş olmasıdır. Bugün de yaklaşık 30 yıllık bir anarşist olarak soldaki duruşumu sürdürüyorum. Doğal olarak, sağın değil, solun sorunlarına aşinayım. Öte yandan, solla uğraşmamın nedeni, kendimce genel olarak solun daha düzgün bir yol izlemesine katkıda bulunmaktır. Sağı eleştirmiyorum, çünkü sağın “daha düzgün” bir yol izlemesi gibi bir derdim yok. Hatta açık açık söylemem gerekirse, sağ ne kadar yanlışa batarsa o kadar sevinirim. Emekçilerin yeminli karşıtı olan sağın iyice saçmalaması solun düze çıkmasına belli ölçüde katkıda bulunur. Bu yüzdendir ki, benim sağda en takdir ettiğim lider Devlet Bahçeli’dir.

Bu kısa açıklamalardan sonra bugünkü esas konumuza geçebiliriz.

***

Marx ve Engels, 1848 yılında yayınladıkları Komünist Manifesto’nun “Proleterler ve Komünistler” başlıklı II. Bölümü’nün başında şöyle derler: “Komünistler, öteki işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmazlar.”

Dogmatikçe tefsirlere girmek istemiyorum ama bu cümlede, işçi sınıfının birden çok partisi olduğu ya da olabileceği saptaması var. Dahası, komünistlerin öteki işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmayacakları söyleniyor. Bu, belki de geleceğe ilişkin bir uyarıydı. Nitekim I. Enternasyonal, 1864 yılında bu anlayışla kurulmuştu. Öyle ki, farklı parti ve eğilimlerin yanı sıra, I. Enternasyonal’de Bakunin’in önderlik ettiği anarşistler de önemli bir kanat oluşturuyordu. Daha sonrası olumlu gitmedi, o başka.

Marx’ın ölümünden 6 yıl sonra, 1889 yılında kurulan II. Enternasyonal, o zamanki “Sosyal Demokrat Parti”lerin birliğiydi. Bu enternasyonalde anarşistlerin yer almaması önemli bir eksiklikti ama II. Enternasyonal’in, tek tek sosyal demokrat partilere kendi merkezi programını dayattığı pek söylenemez. Yani, I. Enternasyonal’e göre monolitikleşme yönünde bir gelişme olmasına rağmen, ülke sosyal demokrat partilerinin kendi yollarını izlemelerini sağlayan bir özerklik tanınmıştı.

Esas monolitikleşme, Ekim Devrimi’nden sonra kurulan III. Enternasyonal’de (Komintern) oldu. Lenin’in bütün ülke partilerine dayattığı “21 koşul”, bu Enternasyonal’de yer alabilecek çok sayıda partiyi ya da grubu daha baştan eledi ve dışladı. III. Enternasyonal’e katılan bütün partiler, SBKP’nin küçük bir modeli olmaya zorlandılar. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’daki yukarıya aldığım cümlesi tamamen unutulmaya terk edildi. Bırakın, farklı işçi sınıfı partilerini, SBKP’nin direktiflerine koşulsuz uymayan herhangi bir partiye bile izin verilmedi. Bu konuyu burada bırakalım şimdilik ve bu “tek parti” anlayışının nelere yol açtığı üzerinde duralım.

Lenin’in “Bolşevik hizbi”, II. Enternasyonal’e bağlı RSDİP’nin içinde sadece bir hizipti başlangıçta ve tek işçi sınıfı ya da proletarya partisi olmak gibi bir iddiası yoktu. Fakat bu hizip, 1917 Şubat Devrimi’nden sonra, Rus halkının barış talebinin sözcüsü olarak işçi sınıfı içinde kısa sürede olağanüstü bir güç topladı. 1917 Ekim Devrimi gerçekleştiğinde, somut pratikte kendini “proletaryanın partisi” olarak ilan etmesi doğaldı, çünkü işçi sınıfının çoğunluğunun desteğini gerçekten kazanmıştı.

Bolşevik Partisi’ne dönüşen Bolşevik hizbin proletarya partisi iddiası mantığa pek aykırı olmamakla birlikte, başka ülkelerde işçi sınıfının ancak küçük bir kesiminin desteğini alan, Komintern’e bağlı komünist partilerinin otomatikman proletarya partisi ilan edilmesi ve bunun somut duruma değil de doğrudan kıstaslarını SBKP’nin belirlediği “komünist ideolojiye” ya da “çizgiye” bağlanması saçmaydı. Kısacası, artık işçi sınıfının o partinin çatısı altında toplanması değil, SBKP Politbürosu’nun onayı geçerli oluyordu “proletarya partisi” olabilmek için.

Elbette çeşitli ülkelerde “işçi partisi” adını taşıyan partiler kurulabilir, bunu kimse önleyemez. Türkiye’de en bilinenini alacak olursak, 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulmuştur. Fakat bu, “biz işçilerin tek gerçek partisi”yiz anlamına gelmez. Sadece “biz işçi sınıfının çıkarlarını savunan bir partiyiz” anlamına gelir ki, bu kadarı son derece makuldür. İsteyen istediği sınıfın çıkarlarını savunduğunu ileri süren bir parti kurabilir. Fakat bunun ötesinde “biz proletaryanın tek partisiyiz” iddiasıyla ortaya çıkmak, diğer işçi sınıfı iddialı partileri dışlamak, “sahte” ilan etmek sonucunu verir.

Nitekim bunun sonuçları, özellikle soldaki hizip çatışmalarında acı bir şekilde yaşandı. Mantığa göre, proletaryanın bir tane partisi olabilirdi. O zaman diğerleri “sahte” proletarya partisiydi ve dağıtılmaları, yok edilmeleri gerekirdi. Sol içi hiziplerin, özellikle 1970’li yıllarda kendi aralarındaki amansız savaş işte böyle ortaya çıktı. Bugün daha düşük dozda olsa bile (çünkü hiçbirinin çetin savaşlar verecek takati kalmamıştır) bu savaş alttan alta sürmektedir.

Bu mevzuda daha sayfalar yazılabilir ama burada kessem iyi olacak. Son söyleyeceğim şudur: Tekçilik herkese zararlı olduğu gibi sola da zararlı olmuştur. Sağlıklı olan, her alanda olduğu gibi partiler alanında da çokçuluktur.

Komünist Manifesto’nun, yukarda aldığım cümlesini hatırlayan var mı? Komünistlere bunu bir anarşistin hatırlatması biraz tuhaf ama ne yapalım...

 

Gün Zileli

21 Kasım 2021

www.gunzileli.net

[email protected]