Bugünün Libya’sı her yerde ve her platformda tartışılıyor, ama bu ülkenin nasıl bu hale geldiği konusu artık gündem dahi edilmiyor. Dahası, Libya denkleminde yer alan her güç, tutunduğu tarafın “tek meşru” taraf olduğunu söylüyor. Bu meşruiyet tartışması ne zaman başladı, kim daha “meşru” ve halk bu tartışmaların neresindedir? Herkesin tartıştığı son sıcak gelişmeleri ele almakla birlikte, aynı zamanda geçmişe doğru bir “özet” yolculuğa çıkma ve bu meşruiyet tartışmasının gerçek sebeplerini ortaya koyma ihtiyacı doğmuştur.

Son sıcak gelişmelerden başlamak gerekirse, şu sıralar Mısır’ın Libya’ya yönelik askeri müdahalesi konuşuluyor. AKP’nin Libya tezkeresiyle birlikte Türkiye’nin açıktan müdahalesi dünya gündemindeydi ve şimdi Mısır’ın müdahalesi gündemde… Açıkçası bu da, Türkiye’nin doğrudan yönettiği bir sürecin Libya sahasında dengeleri değiştirmesinden sonra geldi. Keza şu anda Mısır’ın Libya’ya askeri müdahalesi konuşulurken, bundan önce İran’ın Libya konusundaki şaşırtıcı hamlesi de dikkat çekmişti. Neydi o hamle? 

İRAN’DAN ŞAŞIRTAN LİBYA HAMLESİ: TÜRKİYE’Yİ DESTEKLEMESİ, LİBYA’DA ABD İLE AYNI SAFTA YER ALMASI DEMEK MİDİR? 

Özetle söylersek, Rusya Libya’da Türkiye’yi sınırlamak istiyor. ABD de Rusya’nın Libya’da genişlemesini engellemek istiyor ve bunu Türkiye üzerinden yapıyor. Bu yüzden UMH’nin yanında sadece Katar ve Türkiye yer alırken, şimdi ABD de bu safa katıldı. Ama Libya ile ilgili herhangi bir planı ya da projesi olduğu düşünülmeyen İran’ın aniden Libya’da Türkiye’ye destek vermesi herkesi şaşırttı. Çünkü Libya’da ABD ile aynı safta yer almış oldu. Bu ne anlama geliyor? 

Bunun İran’ın çok yönlü bir taktiksel hamlesi olduğu düşünülebilir. Örneğin bu hamlenin bir yönü, ABD’nin Suriye’ye uyguladığı Sezar yasası ile ilgilidir. Çünkü Türkiye’nin kontrolü altındaki Suriye sınırları, ambargoyu aşmak için oldukça elverişli hale getirilebilir!... Diğer yönü de Libya’daki ABD-Türkiye yakınlaşmasına çengel atmak içindir. Suriye’deki Rusya-İran-Türkiye üçlüsünün Astana birlikteliği, Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırma işlevi gördü. Aynı Astana sürecinin Libya versiyonu neden olmasın? Çünkü Suriye’de ABD’nin ilgisi birden Türkiye’nin yönetimindeki İdlib’e yöneldi ve Libya’da da Türkiye ile dosyasını ortaklaştırmaya başladı. Bu yüzden İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, tam da Moskova’ya giderken Libya’da Türkiye’yi desteklediklerini söyledi. Şimdi merak edilen, bunun Rusya ile ortaklaştırılan bir “çengel atma” olup olmadığıdır. Ve gelelim Mısır’ın askeri müdahale hamlesine…

LİBYA’DA ÇOK TARAFLI SAVAŞ ATEŞLENİR Mİ?

2016’da Birleşmiş Milletler gözetiminde kurulan Ulusal Mutabakat Hükümeti-UMH, bu yıla kadar sadece Trablus merkezinde bir varlık gösteriyordu. Ama AKP’nin Libya tezkeresinden sonraki açıktan desteği, UMH lehine dengeleri değiştirdi. Trablus merkezinden çıkıp kentin tamamına hâkim olmaya başlayan UMH güçleri, kent dışındaki stratejik alanlara erişmeye başladı. Bütün bölge için stratejik öneme sahip Vatiyye üssünün ele geçirilmesi, ardından Hafter güçlerinin Trablus operasyonundaki diğer önemli ikmal üssü olan Tarhuna kentinin kontrol altına alınması, UMH’ye adeta bir zafer çığlığı attırdı. Bu kazanımın aslında doğrudan Türkiye’nin kazanımı olduğu biliniyor. Çünkü tamamen Türkiye’nin sağladığı hava desteği ile ve yine Türkiye’nin Suriye’den taşıdığı (sayısı 14 bini aşan) paralı askerlerin kattığı güçle bu ilerlemenin sağlandığını kimse reddetmiyor. Bu zafer duygusuyla hem AKP’nin hem de UMH’nin Cufra ve Sirte’yi hedef olarak göstermeleri ve hatta “Petrol Hilali bölgesine kadar durmama” eğilimi, başından beri Türkiye’nin Libya’ya radikal İslamcıları taşımasını kendi ulusal güvenliğine karşı ciddi bir tehdit olarak gören Mısır’ı harekete geçirdi. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el Sisi, önce Tobruk Temsilciler Meclisi Akila Saleh ile birlikte Halife Hafter’i ağırlayıp, Kahire Deklarasyonu adı altında ortaklaşa bir bildirge yayımladı. Bu bildirgenin en önemli şartı; BM’nin Suheyrat anlaşmasında (ileride detaylıca ele alınacak) öne sürdüğü maddelere ek olarak, “Libya’ya yönelik yabancı müdahalesinin sonlandırılması ve ülkedeki bütün yabancı askerlerin ülke dışına çıkarılması” şartının öne sürülmesidir. Yani burada doğrudan Türkiye hedef gösterildi ve Suriye’den getirilen paralı askerler meselesi uluslararası düzleme taşındı, hatta BM gözetiminde bir müzakere maddesi haline getirildi. Fakat AKP’nin verdiği destekle UMH güçlerinin Sirte kentini ele geçirme amaçlı saldırıları devam edince, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, çok sayıda ülkenin yayınlanan Kahire deklarasyonuna destek vermeleriyle yetinmedi, “Mısır’ın ulusal güvenliğini” gerekçe göstererek, Libya’ya askeri müdahalede bulunabileceğini “ima” eden adımlara imza attı. İma ettiğini söylüyoruz, çünkü Sisi, “Mısır’ın hiçbir zaman saldırganlığın savunucusu olmadığını, ancak sınırlarını ve yaşam alanlarını güvence altına almaya çalıştığını” belirttiği konuşmasında, askeri güçlerinin Libya Ulusal Ordusunun yönetiminde olacağını ve görev tamamlandığında geri döneceğini söyledi. Yani Mısır ordusu nizami bir savaşa girmeyecek, sadece Libya Ulusal Ordusunu destekleyecek!.. Öte yandan Sisi’nin konuşmasındaki neredeyse her cümlede doğrudan hedef alınan ülke Türkiye’dir. Şöyle ki;

“Bölgemizde terörizmin yayılmasına katkıda bulunan yasadışı müdahaleler var… Libya’ya yönelik Türk müdahalesine ve Türkiye'nin binlerce paralı asker göndererek buradaki terör yataklarını beslemesine son vermeye çalışıyoruz… Uluslararası meşruiyete sahibiyiz çünkü halk tarafından seçilmiş tek meclis olan Tobruk meclisi ve Libya’nın ileri gelen kabilelerinin yanındayız…”

Peki, Mısır askeri müdahalede bulunur mu? Açıkçası Sisi’nin Türkiye’yi caydırmak için ordusuna teyakkuz emri verdiği düşünülüyor. Çünkü müdahale için şartını ortaya koydu: Cufra ve Sirte kırmızı çizgidir!.. Diyelim ki kırmızı çizgiler her iki tarafta da çizildi ki, UHM güçleri Türkiye’nin desteğiyle Sirte’yi kolaylıkla ele geçirebileceklerini söylüyor ve kendileri için de buraları kırmızı çizgi sayıyordu, o zaman Mısır’ın bu hamlesine Türkiye’nin yanıtı ne olur? Arap dünyasının önde gelen uzmanlarından gazeteci-yazar Abdulbari Atvan, “Türkiye’nin, Mısır’ın bir dış savaşa girmekten kaçınmak için sebeplerinin çok olmasına güvenerek bunu Sisi’nin bir blöfü olarak algılayacağını” düşünüyor. Çünkü 60’lı yıllardaki Yemen savaşında Mısır ordusunun on binlerce askerini kaybettikten sonra herhangi bir dış savaşın içinde yer almaktan kaçındığı ve yine kaçınmaya devam edeceği varsayılıyor. Ancak bu varsayıma tutunarak, Mısır’ın sadece blöf yaptığına inanmak, oldukça yanıltıcı olabilir. Çünkü Mısır’ın Libya ile 1200 kilometrelik sınırı var ve zaten Sina çöllerinde IŞİD terörüyle uğraşırken, batı sınırında da taşıma cihatçıların yığılmasına izin vermeyeceği açıktır. Yani bu konuda oldukça kararlı görünüyor. Ve eğer ki bu savaş ateşlenirse, sadece Libya’da kalmaz, bu ateş bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı sarabilir… 

Başta dediğimiz gibi Libya’da yer alan bütün taraflar, kendi konumlarının “meşru” olduğunu ileri sürüyorlar. Türkiye Libya müdahalesini, “tek meşru hükümet olan UMH’nin çağrısına” dayandırıyor. Mısır da Türkiye’nin bu söylemine karşı, Libya’nın seçimle gelen tek meşru temsilcisi olarak Tobruk Meclisi’ni gösteriyor ve Libya’ya müdahalesini bu seçilmiş meclisin çağrısına dayandırıyor ve bundan dolayı Libya müdahalesinin uluslararası meşruiyete dayandığını savunuyor. Peki, bu “meşruluk” denen şey ne zamandan beri her yöne esnetilebilen bir dayanak olmaya başladı? Bunun cevabı, NATO’nun kanlı müdahalesinden sonra “devrimini yaşıyor” dedikleri Libya’nın nasıl bir “kaos devrimi” süreci yaşadığında saklıdır. 

LİBYA NASIL BU HALE GELDİ?

Libya'da Muammer Kaddafi’den sonra 5 Mart 2011'de Bingazi kentinde Mustafa Muhammed Abdülcelil başkanlığında Ulusal Geçiş Konseyi-UGK kuruldu. Çatışmaların ardından Trablus’a taşınan UGK, Mahmud Cibril Başbakanlığında Geçiş Hükümetini kurdu ve altı ay içerisinde ülkeyi seçime götürme görevini üstlendi. 

Ancak ilk seçim sekiz ay sonra, 7 Temmuz 2012'de yapılabildi. NATO medyasının “Libya’da ilk özgür seçim halkın coşkusuyla gerçekleşti” manşetleriyle duyurdukları bu seçime yeni kurulan 34 parti katıldı, ama halkın katılım oranı oldukça düşüktü. Aslında oy kullanabilecek 3.4 milyon seçmenden yalnızca 2.7 milyonu seçmen kaydı yaptırabildi ve bunların sadece 1.1 milyonu oy kullanabildi. Buna göre bu ilk “özgür seçimlere” katılım oranı yüzde 29.7’ye karşılık geldi. Üstelik bu ilk seçime girerken de petrol zengini aşiretlerin özerklik beklentilerinden dolayı Libya aslında doğu, batı ve güney olmak üzere fiili olarak üçe bölünmüş durumdaydı. Silahların ve kaosun gölgesinde gerçekleşen bu ilk seçimde şöyle bir dağılım ortaya çıktı: 200 sandalyeli Ulusal Kurucu Meclis’in 120 üyesi bağımsızlardan oluştuğu için, partiler 80 sandalyeyi paylaştılar. Mahmur Cibril liderliğindeki koalisyon bunun 39’unu kazandı. Müslüman Kardeşlerin partisi olan Adalet ve İnşa Partisi ise 17 sandalye kazandı. Beklediği başarıyı elde edemeyen Müslüman Kardeşler, bağımsızlar ve diğer İslamcı vekillerle kurulan ittifak sayesinde gücünü arttırdı. Bu ittifak, ilk Başbakan olan Ali Zeydan’ın güven oyunu düşürdü. Aslında İhvancı Adalet ve İnşa Partisi’nin başını çektiği bu hamle, “parlamento içindeki ilk darbe” olarak adlandırıldı. Ali Zeydan yerine geçici Başbakan olarak Abdullah el Sani görevlendirildi. UGK’nın 2013’te ülkeyi seçime götürmesi bekleniyordu, ancak genel olarak İhvancılar ve Liberaller arasındaki siyasi çekişmelerin yoğunlaşması nedeniyle bir türlü istikrar sağlanamadığı için UGK’nın görev süresi 1 yıl daha uzatıldı. Bu uzatma, parlamento için çatışmaların daha çok görünür hale gelmesine sebep oldu ve darbeler süreci başladı. 

14 Şubat 2014’te emekli General Halife Hafter, Ulusal Genel Kongre’yi (UGK) feshettiğini ve Libya Askeri Geçiş Konseyi’ni kurduğunu ilan etti. Hafter, bu ilk darbe girişiminde başarılı olamadı, ama uluslararası toplumdan da tepki almadığı (ve aslında kabul gördüğü) için yeniden denemek üzere motivasyon kazandı. Mayıs 2014'te de dinmeyen iç çatışmaları gerekçe göstererek “Libya’nın Onuru Operasyonu” adı altında Bingazi'ye operasyon düzenledi ve bölgeyi kontrol altına aldı. Hafter’i, bizzat İhvancılar tarafından Ali Zeydan yerine başbakan olarak seçilen Abdullah el Sani de destekledi ve “UGK’nın teröristleri desteklediğini” söyleyerek, buna karşı harekete geçen Hafter'in desteklenmesi için halka çağrı yaptı. 

Bu çalkantılı süreçte 26 Haziran 2014’te Temsilciler Meclisini (TM) belirlemek üzere ülkedeki ikinci kez seçimler yapıldı. Ancak ilkine göre daha da düşük bir katılımla gerçekleşen bu seçimden de Müslüman Kardeşlere yenilgi çıktı. 23 sandalye kazanan İslamcı partilerin bu yenilgisinin ardından UGK, seçim sonuçlarını tanımadığını ve yeni seçilen Temsilciler Meclisine görevi devretmeyeceğini açıkladı. Böylece yeni seçilen TM üyeleri ile eski UGK üyeleri arasında çatışmalar başladı. Bundan dolayı TM, Trablus’ta çalışamadığı gerekçesiyle Tobruk kentine taşındı. Şu anda Tobruk Meclisi’nin başkanlığını Akile Saleh, burada kurdukları geçici hükümetin başbakanlığını da Abdullah el Sani yürütüyor. 

Müslüman Kardeşler öncülüğündeki “Libya Şafağı Koalisyonu” ise Tobruk Hükümetine karşı Trablus'ta Halife el Guveyl başkanlığında bir “Ulusal Kurtuluş Hükümeti" kurdu ve yapılan son seçimlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Kasım 2014'te Trablus'taki Anayasa Mahkemesi, yeni seçilen Temsilciler Meclisinin feshedilmesine ilişkin bir karar aldı. Bundan sonra Libya’daki iki rakip hükümet arasında “meşruluk” kavgası başladı. Bu arada Libya’da iki tür darbeden söz edilir oldu. Birincisi, İhvancıların ilkin Başbakan Ali Zeydan’ı düşürmeleri, ardından 2014 seçimlerinin sonuçlarını tanımayarak seçim iptali için Anayasaya Mahkemesine başvurmaları, “iki kez tekrar eden siyasi darbe” olarak nitelendirildi. İkincisi ise emekli Genaral Halife Hafter’in “Libya’nın Onuru Operasyonu” adıyla başlattığı askeri operasyondur.

Bu “meşruiyet” tartışması, biri Trablus’ta, diğeri Tobruk’ta bulunan iki hükümet arasındaydı, ama daha sonra BM’nin onayıyla kurulan Ulusal Mutabakat Hükümeti-UMH de buna eklendi. 

SUHEYRAT ANLAŞMASI VE UMH’NİN SANCILI DOĞUSU

Fas'ın Suheyrat şehrinde imzalanan anlaşma sonucunda Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen Ulusal Mutabakat Hükümeti-UMH, 19 Ocak 2016'da Fayez Serrac başkanlığında kuruldu. Amaç, iki hükümet arasındaki çatışmaları ortadan kaldıracak bir "Birlik Hükümeti" kurmaktı, ancak UMH'nin kurulmasıyla birlikte ülke yeni bir siyasi krize sürüklendi. Çünkü BM, 2014’teki seçim sonucunda şekillenen Tobruk Meclisini “meşru meclis”, 2012 seçimlerinden kalan Trablus’taki UGK’yı “gayri meşru” kabul etmişti, ama bir yandan UMH’yi doğuran anlaşmayı her iki meclisin üyelerinin onaylaması gerekiyordu. Diğer yandan UMH’nin güven oylaması ise sadece meşru olarak kabul edilen Tobruk Meclisinde yapılacaktı. Bundan dolayı UMH’nin kuruluş süreci zaten sancılı başladı. Öncelikle UMH Libya Siyasi Antlaşması gereğince kuruldu, ama bu anlaşmayı her iki meclisten boykot eden çok sayıda milletvekili oldu. 136 üyesi bulunan Trablus’taki MGK'dan 50 kişi ve 188 üyesi olan Tobruk’taki TM'den ise 80'i bu antlaşmayı imzalamıştı. Geriye kalan her iki meclisteki çoğunluk bu anlaşmayı kabul etmedi. Keza her iki meclis, imzacıları yetkisiz kıldı. Buna rağmen UMH kuruldu. Ama Tobruk Meclisi bu ilk hükümeti veto etti ve yeni hükümet kurulması için 10 gün süre verdi. Bu süreç içinde, UMH'nın kurulması için oluşturulan dokuz kişilik Başkanlık Konseyi'nden iki temsilci, anlaşmazlıklar nedeniyle istifa etti. Oysa Libya Siyasi Antlaşması’na göre hükümetin kurulması için Başkanlık Konseyi’nin dokuz üyesinin onayı gerekiyordu. Öte yandan BM’nin Tobruk Temsilciler Meclisini “meşru meclis” olarak kabul etmesinden dolayı kurulacak olan mutabakat hükümetinin güven oylamasının sadece Tobruk'taki mecliste yapılacak olması, Trablus’takilerin de UMH’yi desteklememesine neden oldu. Yani aslında UMH, onaylanmamış bir anlaşmanın ürünü olarak doğdu ve zaten güvenoyu da alamadı. 

“Güvenoyu bunalımı” da denilen şöyle bir süreç yaşandı; 32 üyeli kabineden oluşan ilk Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH), 26 Ocak 2016’da Tobruk Meclisi tarafından veto edilmiş ve güvenoyu alamamıştı. Daha sonra Serrac, kabine sayısını 18’e düşürdü ve tekrar güvenoyu istedi. Fakat dokuz kez yapılan görüşmelerin ardından yine güvenoyu alamayan Serrac, 15 Nisan'da, hükümetin başkent Trablus'ta çalışmalarına başladığını bildirdi. Onaylanmayan bu hükümetin kabine üyeleri, Serrac tarafından “yemin edene kadar tam yetkili” kılındılar. Bir türlü onay alamayan UMH’ye 21 Nisan'da yayınlanan ve 102 milletvekilinin imzasını taşıyan bir bildiriyle güvenoyu verildiği iddia edildi. Ancak TM, parlamento çatısı altında resmi bir oturum yapılmadan ilan edilen bu “güvenoyu” bildirisini yasa dışı olarak nitelendirdi. Yani “hile yoluyla güven oylaması” diye adlandırılan bu hamle de boşa çıktı. 

Fakat bu arada Trablus’taki Ulusal Kurtuluş Hükümeti, UMH lehine istifa ettiğini açıkladı. Böylece UMH’nin Trablus’takilerin desteğini aldığı var sayıldı. Ancak zaten istifa eden bu hükümet, Libya'nın uluslararası alanda tanınmayan hükümetiydi. Gerçi Libya Siyasi Anlaşması uyarınca kendini fesheden UGK'ye bağlı Halife el-Guveyl başbakanlığındaki Ulusal Kurtuluş Hükümeti, daha sonra da ülkedeki krizin çözülemediğini öne sürerek Ekim 2016'da yeniden faaliyete başladığını duyurdu. Yani yeniden üç başlı iktidar oluştu. 

Bu arada Suheyrat anlaşmasında Ulusal Mutabakat Hükümetinin kurulmasından iki yıl sonra da seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştı. UMH’nin kurulmasının üzerinden dört yıl geçti. Yani özünde Suheyrat anlaşmasının da süresi çoktan dolmuş sayılıyor. 

PEKİ, HALK BUNUN NERESİNDE? 

Esasında Libya halkı bu “meşruluk” tartışmasının hiçbir tarafında yok. Çünkü “Şubat devrimcilerini” NATO’nun işbirlikçisi olarak gören geniş bir halk kesimi için, her iki hükümet de meşruiyetlerini Libya halkından değil, dış güçlerden alıyor. NATO işgalinin karşısında yer alan yapılar her zaman bunu örgütlü bir şekilde dile getirmektedirler. Fakat bu örgütlerin öncelikli itirazları NATO’culuk olmakla birlikte, Libya’nın acil gündemi olan “İslamcı terör” konusunda bir saf tuttular. Ve o saf, Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu oldu. Aslında buna yol açan şey, Türkiye’nin açıktan müdahalesidir. Halkın acil talebi ekonomi ve “güvenlik” iken, bundan böyle istilacılık ve “cihatçı terör” sorunu öncelikli gündem haline geldi. Böylesi bir yöneliş ile Hafter’e olan destek artmış olsa da her bir tarafın kendini tek “meşru” güç olarak sunmasının, geniş halk kesimlerinde hâlâ bir karşılığı olmadığı görülüyor ve ülkenin bölünmesinden endişe ediliyor. Çünkü bu “meşru güç” kavgasının dış güçler tarafından bu amaç için yönetildiği düşünülüyor. Öyleyse, asıl soru şu olmalı: Kim ve hangi talep daha meşru?