Soğuk savaş döneminde “dehşet dengesi” kavramı vardı. İki blokun silah kapasitesi dolayısıyla, birinin, kendisi ölümcül yıkıma uğramadan diğerini yenebileceği bir savaşın mümkün olmadığı, savaşı bu “dehşet dengesinin” engellediği söylenirdi. AKP içinde olup bitenleri açıklamak, anlamak için de sanırım benzer bir kavrama başvurmalıyız. Buna, “azdan az çoktan çok” dengesi diyebiliriz sanki.

Dengeler bozulursa “azdan az çoktan çok” gidecek! Birinin kendini sıyırarak diğerini tasfiye etmesi mümkün değil. Böyle bir aşamaya geldik gibi. AKP’nin kendisini iktidar gövdesine parmaklarını batırarak tutunmaya mecbur hissettiği bu aşamaya arkasında yargısal kovuşturma gerektiren çok yüklü bir bagaj biriktirmesiyle gelindi. Suç patlaması oldu. Buna parti yapısı ve siyaset biçimi yolaçtı.

Yapısı derken… Tek adam etrafındaki çok klikli yapının AKP’de liderlik dahil bütün kademeleri iç rekabete açması kaçınılmazdı. Muhtemel lider adayları arasındaki ilkesiz, pusucu rekabetin çekişme gürültüsü geliyor kulaklara ama henüz tam kapışmaya dönüşmemiş, çökmemiş bir denge çalışıyor.

Bir yandan da ihaleci siyaset tarzı, siyaseti azgın bir ikbal avcılığına dönüştürmesi, iç siyasi rekabeti ekonomi alanına taşıdı. Liderlik, yargı ve soruşturma mekanizmalarını tıkayarak, mevzuatla etik bariyer getirme girişimlerini önleyerek siyasetle zenginleşmenin yolunu bile isteye açtı. Görgü, bilgi, kültür eksikliği ve kompleks travmaları iştahları kanırttı. Şatafat patlaması oldu. Devletin makamları, belediyelerin, kurumların paraları, işleri, ihaleleri kapışıldı… Çok fazla suç işlendi ve herkes bir diğerinin gözünden kaçıramadan yaptı bunu.

Parti içinde alan büyütmek isteyen bir klik diğer klik hakkında,

Liderlik rüyası görenler muhtemel rakipleri hakkında,

Bir makamı isteyen aynı makamın diğer talipleri hakkında,

Güzel bir makam kapmış üç maaşlı bir bürokrat diğer iki – üç maaşlı yüksek bürokratlar hakkında,

Bir bakanlığı ele geçirmiş tarikat, diğer bakanlığa sızmış tarikat hakkında,

Rüşvetle uyuşturucu baronunu serbest bıraktıranlar bir başka uluslararası suçluya vatandaşlık verenler hakkında,

Bir ihaleyi komisyonla bağlayanlar, diğer komisyoncular hakkında,

Bir suçluya tutuklanmadan önce çık tüyosu verenler, suç örgütünden para alanlar hakkında,

FETÖ borsasında mala mülke el koyanlar, Yalıkavak’a el koyanlar hakkında,

Geceliği 100 bin lirayı bulduğu söylenen otelde beleş kalan bürokratlar, mamurlar, otelin kapısına zırhlı araçla dayananlar hakkında,

Çok değerli bir kamu mülkünü vakıf dümeni ile kapma peşinde olanlar, çok değerli bir başka kamu arazisini kapatanlar hakkında,

Akraba taallukatı kamu kurumlarına sınavsız yerleştirenler, sınav sorularını çalanlar hakkında,

Ciddi bir yayında çıkmış tek bir bilimsel makalesi olmadan rektör, dekan olanlar, diğerlerinin intihalle, düzmece komisyonlarla kazındığı akademik unvanları hakkında

Sahte yeterlilik belgesiyle ihale kazananlar, adrese teslim ihaleciler hakkında,

Man adacısı, Cayman adacısı hakkında,

Bir suç örgütü takımı ile irtibatlısı diğer suç örgütü ile irtibatı olanlar hakkında… Kısacası kirli işlere bulaşanlar birbirleri hakkında çok fazla bilgiye, dosyaya sahip gözüküyorlar. Kozlarını paylaşacak olsalar, azdan az çoktan çok ama hepsinden gidecek bir şeyler var. Duruyorlar!

Kuşkusuz “dava” bilinciyle hareket edenler, kirli işlerden uzak duranlar da var.  Ama tıp tabiriyle “bulaşı”nın oldukça yaygın. Ayağına basılmadığı sürece herkes işine bakıyor. Denge bozulduğunda, aralarında savaş çıktığında işler karışıyor. O zaman her birinin diğeri hakkındaki iddiaları saçılıyor ortalığa…

Şu geçtiğimiz 10 – 15 yıldaki olaylara bakalım. İki büyük ifşa olayı oldu şimdiye kadar. Birincisi, Türkiye’yi 10 yıl birlikte yönettikten sonra AKP- FETÖ koalisyonunun bozulmasıyla ortaya dökülen ifşalar, iddialar ve dosyalardır. Zarrab’dır.

İkinci büyük ifşa Sedat Peker’le geldi. Yine aralarında çatışma, çekişme çıkmasıyla ortalığa saçıldı.

Ne gördük?

Yalıkavak Marina, Paramount Otel, Emirgan Korusu, Yıldırım Ailesi’nin serveti, SBK Holding, Mübariz Mansimov’un şirketi Palmali, OYAK, sonunda İş Bankası’nın tehdit edilmesine varan iddialar… Bir yanda katledilen namuslu gazeteciler, bir yanda gazeteci geçinen, medyaya yerleştirilmiş tezgahçı tayfa adamları, avukat kimliği taşıyan FETÖ borsasının brokırları, suç örgütü liderine koruma verenler, suç parasıyla siyaset yapanlar…

Bu bir insan kaynakları politikası mı?

Hatırlayalım, Zarrab çıbanı patladığında iddialar çok büyüktü. O günlerde Bakan Erdoğan Bayraktar, pat, “Ne yaptıysam Erdoğan’ın emriyle yaptım” dedi. Çarşı iyice karışacak gibi oldu ama suç dengesi dediğim şey işledi, susturdular. İddialara muhatap siyasiler de Yüce Divan’a gönderilmedi.

Bu olay bağlantılı ikinci bir gelişme oldu. Az daha yeni bir patlak ortaya çıkıyordu. Egemen Bağış’ın eşi sosyal medyada, “Söyleyecek çok söz var ama bir kerede söylersem yer yerinden oynar… Peyderpey gelecek merak etmeyin, çok doldum, çok yoruldum artık, insanlardan, insancıklardan… Kullanandan, kullandırtandan çok yoruldum…” diye tehdit kokan bir mesaj paylaştı.

Sistem çalıştı. 15 gün sonra Egemen Bağış, Prag’a büyükelçi oldu.

Fakat asıl önemli gelişme… Yine Türkiye siyasi tarihine geçen ibretlik gelişme, Zarrab bakanlarının Yüce Divan’a gönderilmesinden yana olan dönemin Başbakanı Davutoğlu’nun, “şeffaflık paketi” ile siyasilere mal bildirimi zorunluluğu getirmek istemesiyle yaşandı. AKP’nin siyasetten, hükümet olmaktan ne anladığını en sarih biçimde ortaya koyan açıklamayı Erdoğan yaptı: “Görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız.”

Zarrab ifşalarından sonra büyük suçları, yaygın küçük suçlar içine gömme, herkesi birbirine benzeterek hor görülmeden yaşanabilecek bir siyasi ev yaratma dürtüsü harekete geçmişti. Liderlik katının suça bulaşanları koruyacağını anladı alttakiler ve harekete geçtiler! Kurumlara, paralara, işlere, göllere, tepelere, kentlere, rantlara hücum postacı yürüyüşünden maraton koşusuna döndü. Kapılmış payları, edinilmiş çıkarları savunmak iktidar - parti savunuculuğu ile birleşti ve süreç, AKP saflarının en savaşkan siyasetçilerini de üreten bir mekanizma, bir çeşit insan kaynakları politikası gibi işledi. Yol boyu yolsuzluklardan uzak duran siyasetçiler saf dışına atılarak, kızağa çekilerek ilerlendi.

Merkez Bankası’nın 128 milyar dolar rezervinin çarçur edilmesi hakkında araştırma başlattığı söylenen Naci Ağbal, ertesi gün başkanlık koltuğundan kaldırılıp kapı önüne konuldu.

Yaygın çifte maaşlı bürokratlar meselesinin “siyasi kırıma” dönüşebileceği uyarısı yapan eski AKP Milletvekili Mehmet Metiner, sosyal medyadan mesajlarını silip sessizliğe gömüldü.

Şimdi tartışıyoruz. Her tarafı müsilaj basmışken hükümetten neden ses çıkmıyor? Dosyalar neden yargıya taşınmıyor?

Peki ama taşınabilir mi?

Kendisiyle röportajda, “Peker’den 10 bin dolar alan milletvekili var” diyen Bakan Soylu, araya bir cümle sıkıştırıyor: “Azdan az çoktan çok!”

Erdoğan, hemen ertesinde açıklama yapıyor: “Arkasındayız!”

Kendi bakanlığından kendi şirketine ihale veren Bakan Ruhsar Pekcan için yargı yolunun kapatılmasının nedeni Pekcan’ın da açıklayabilecekleri olmasın?

Her konuda araştırma önergeleri veriyor muhalefet. Dosyanın kapağını açmadan ret! Çünkü “araştırılsın” deme iradesinde olanlar araştırın demiyor.

Demiyor değil diyemiyor! Dese azdan az çoktan çok…