Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, “18 yıl hazırlandık. Asıl şimdi başlıyoruz” deyince…

“Manifesto açıklanacak” denilince…

81 ilden partililer otobüslerle Ankara’ya taşınınca…

İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırıldığı bir sabaha daha yeni uyanmışken gaz almış tarikatçılardaki güven patlamasını, el yükseltmeyi görünce…

Uzun zamandır… Her sabah bir skandala, bir sürprize uyanan (ama hep “istikrar” içindeki) “yalnız ve güzel ülkemde” beklentiler de tedirginlikler de yükseldi haliyle.

Yarattığı devasa hukuksal sorumluluklar bagajı büyüdükçe kendisini din – dava söyleminde saklamaya çalışan iktidardan beklenmeyecek bir şey yok ama anlaşılan hazırlıklar daha tam bitmemiş ki (Orduya personel alınırken irticai faaliyet yasağı daha yeni kaldırıldı) “manifesto” söylemini karşılayan bir şey de olmadı.

AKP’nin kongre performansları açısından bile sönük sayılabilecek bir kongre oldu. 81 ilden yollara düşürülmüş binlerce kişi, salonun içinde veya dışında sıradan bir grup konuşmasını dinledikten sonra döndüler.

Sadece “branşı” ekonomi olanlar değil, kriz içindeki memleketin yurttaşları da (en son anayasadan laiklik ilkesinin çıkarılması çağrısı yapan Ayasofya imamının faiz konusundaki uzman görüşlerini de öğrendikten sonra) gözlerini kongreye çevirdiler…

Erdoğan, ekonomik krizle ilgili ne söyleyecek acaba? Yeni bir şey olacak mı?

AKP iktidarı devam ediyorsa … Elbette ki her zaman “istikrar içindeki” Türkiye’de… 4 ay önce, (son bir - iki yıl içinde atanan dördüncü) Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal, gece yarısı görevden alınmış, sadece dört ay sonra, Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon sonuç” teorisine yeniden dönüldüğü ortaya çıkmış, kur, faiz, borsa… Piyasalar toz duman olmuştu.

Ama Erdoğan yeni bir şey söylemedi. Konuşmasının analiz kısmında söylenenler özetle şunlardı:

“Son bir kaç gündür piyasalarda yaşanan dalgalanmalar, Türkiye ekonomisinin temellerini, gerçek dinamiklerini, taşıdığı potansiyeli ve yarınını kesinlikle yansıtmıyor. Türk sanayisi, salgın dönemindeki performansıyla direncini ve gücünü bir kez daha ortaya koymuştur. Kamu maliyesi ve finans sektöründeki göstergeler, gelişmiş ve gelişmekte olan pek çok ülkeye göre daha sağlam bir yapıya sahip olduğumuza işaret ediyor. Bir süre önce açıkladığımız ekonomideki reform programımızın politikalarını ve takvimini dün akşam itibarıyla ilan ettik. Şimdi artık vakit, daha çok çalışma, üretme, gaza basma, hedeflerimize yürüme vaktidir.”

Her şey yolunda ve “gaza basma” vakti!

Yani yine krediye yüklenileceği, şirketler ve hane halkının borçla, krediyle yatırıma tüketime yönlendirileceği anlaşılıyor.

Konuşmanın “yeni önlemler” kısmı da şöyleydi:

“Sadece kendilerini güvende hissetmek amacı ile evlerinde döviz ve altın tutan vatandaşlarıma buradan bir çağrıda bulunuyorum. Bu vatandaşlarımdan, milli servetimiz olan evlerindeki döviz ve altını, çeşitli finans araçlarına yatırarak, ekonomiye ve üretime kazandırmalarını istiyorum. Finans kuruluşları, özellikle de katılım finans şirketleri, bu altın ve dövizler için müşterilerine, onları memnun edecek getiri sağlayabilecek alternatifler sunuyor. İş insanlarımıza da 30 Haziran'a kadar devam eden varlık barışından yararlanarak, yurt dışındaki kaynaklarını ülkemize getirebileceklerini tekrar hatırlatıyorum. Ülkemize yatırım yapan uluslararası yatırımcılara ise, Türkiye'nin gücüne ve potansiyeline güvenmeleri çağrısında bulunuyorum.”

Kaçıncı “yastık altını bozdurun” çağrısı olduğunu unuttum. Her seferinde TL’ye geçmesi tavsiye edilenlerin uğradıkları büyük zarar göz önünde bulundurulmuş olmalı ki bu kez “bozdurma” değil “bankaya yatırıma” tavsiye edildi. Fakat hemen izleyen cümlede, tasarruf sahibi, İslamcı sistemle çalışan “katılım bankacılığına” yönlendirildi.

***

Türkiye’nin sorunu büyüktür. Bizi nelerin beklediği, Prof. Dr. Kamil Yılmaz’ın Cumhuriyet’e verdiği röportajdan özetleyerek aktarıyorum:

-Merkez Bankası Başkanı’nın Cumhurbaşkanı tarafından atanmasında sadece 4,5 ay sonra görevden alınması, bunun son 20 ayda 3. kez gerçekleşmiş olması Merkez Bankası’na olan güvenin tamamen kaybolmasına yol açtı.  Bu karar hükümetin ekonomi politikalarına karşı da çok ciddi bir güven erozyonuna yola açtı.

- Piyasalar hükümetin gerektiğinde 1989’dan bu yana yürürlükte olan serbest kambiyo rejimini sonlandırabileceğini, sermaye hareketlerine kısıtlamalar getirebileceğini düşünecek noktaya geldi.

- Cumhurbaşkanı’nın danışmanlarının yetkinliği konusunda çok ciddi soru işaretleri ortaya çıkmıştır.

- Bu kararla ülke ekonomisi bir anda belirsizliğin ve oynaklığın tavan yaptığı düşük büyüme ve yüksek enflasyon ortamına savrulmuş oldu.

- Pazartesi kurlarda bir gün içinde 75 kuruş artışa yol açıyor ve şirketlerin sırtındaki dış borç yükünü bir anda 180 milyar lira artırıyorsunuz. Bu kararın sonucu olarak 10 yıllık tahvil faiz oranını bir çırpıda yüzde 14’ten yüzde 18’e çıkarıp kamunun borç yükünün daha hızlı artmasına yol açıyorsunuz. Kurdaki artışın üretici ve tüketici fiyatlarında yaratacağı ek enflasyonu da hep birlikte önümüzdeki aylarda göreceğiz.

- Geliri ve serveti tamamen döviz cinsi olanlar hariç 83 milyonluk Türkiye bu kararla daha da fakirleşecek. Sabit ve dar gelirlilerin geçim sıkıntısı daha da ağırlaşacak.

- Cumhurbaşkanı faiz kararlarını doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olagelmiştir.  İşin vahametini da artıran sorun ise Cumhurbaşkanı’nın para politikasının tamamen teknik bir konu olduğunu bir kenara bırakıp reel faizin sıfır olması gerektiğine olan inancını her vesileyle paylaşmasıdır.

- “Faiz sebeptir, enflasyon sonuç; faizi düşürürseniz enflasyon düşer” şeklindeki yanlış önermenin ülke siyasetinin en üst düzeyinde sorgulanamaz bir doğru olarak algılanması yüzünden 21. yüzyılın 21. yılında 83 milyonun refahı tehlikeye atılmaktadır. 

- 2003 sonrasında Türkiye’nin hızlı büyüdüğü dönemlerde büyümeyi yabancı sermaye finanse etmiştir. Yabancı yatırımcıların bu son karardan sonra AKP iktidarda olduğu sürece Türk varlıklara yatırım yapmak konusunda isteksiz olacakları açıktır. Bundan sonra yabancı yatırımcı çekmek konusundaki sıkıntıları dikkate alırsak, özel sektör ve kamunun dış borcunu çevirmek nasıl mümkün olacaktır? Yabancı sermaye girişi olmadan kronik cari açık veren bir ülke olan Türkiye yüksek büyümesini nasıl finanse edecektir?

- Son bir haftadaki gelişmeler, hükümetin hukuk, insan hakları ve ekonomi alanında yaptığını iddia ettiği reformlarla çelişiyor. Hangisi gerçek diye soruyor insanlar, yerli ve yabancı yatırımcılar. Bunun arkasında erken seçim senaryosu mu var diye soruyorlar. Merkez sağda olmak konusunda çok ısrarcı olan bir partinin, bir anda Kürtlerin, kadınların ve gençlerin oylarını yok sayıp milliyetçi ve dinci aşırı sağ oyları garantiye almak için yaptığı hamlenin seçimi kaybetmek anlamına geleceğini nasıl görmediğini merak ediyorlar. 

- Dış borç stoku Türkiye’nin kırılganlığını artırıyor. 435 milyar dolar toplam dış borcun 190 milyar doları bir yıl içinde ödenmesi ya da çevrilmesi gerekiyor. Bu çalkantıyla birlikte beklentilerin kötüleşmesi ve yabancı yatırımcı ve bankaların Türkiye pozisyonlarının kapatmaya başlamasıyla birlikte bu borcun çevrilmesinde önemli sıkıntılar baş gösterecektir.

- 2020 yılında izlenen yanlış politikalarla TCMB’nin rezervlerinin eritilmiş olması başlı başına bir kırılganlık yaratıyor.  Gerektiğinde piyasalara müdahale edebileceği kendi döviz rezervi olmayan bir merkez bankasının piyasalara müdahaleleri her zaman yetersiz kalacaktır. Bu da kurda olabilecek bir sıçramanın boyutunu daha da arttıracaktır.

- Bütün bu temel verilerde ve piyasalarda oynaklığın çok yüksek olacağı bir döneme giriyoruz. Merkez Bankası’nın faiz oranını Cumhurbaşkanı’nın izni olmadan arttıramayacağı bir durum söz konusu ve böyle bir durumda da TL’nin korunmasız kalacağı aşikar ve bu durumda kurun artması kaçınılmaz gözüküyor. Atanan yeni başkanın köşe yazılarından para politikası ve faiz konusunda Cumhurbaşkanı’ndan farklı düşünmediğini buna eklediğimizde kurla ilgili beklentilerde olumlu düşünmek zor oluyor.

***

Hoca’nın analizi böyle. Bayanlar baylar, fikrimce … Evet, Türkiye’nin sorunu büyüktür. Bu görevden almalar ve atamaların, bana kalırsa ima ettiği bir başka gerçeklik de AKP iktidarının ekonomide yönetim kapasitesini tüketmiş olmasıdır. İktidar siyasi hatta yön ayarı yapmıştır. Dini merkeze almaya yönelmiştir. Faiz tartışması da gösteriyor ki bundan sonra ekonomide olması muhtemel şeylerin tamamının anlamını bulacağı temel hat budur. Biz bunu, serbest piyasa kapitalizmine göre kurgulanmış bir ekonomiye, İslamcı “faiz haramdır” matkabıyla giriş olarak izleyeceğiz! Bunun gümbürtüsünü dinleyeceğiz. AKP’nin ekonomideki hedefi, siyasi hedeflerinden ayrı düşünülemez. Her sözü kanun bir liderin talimatlarına göre yönetilen Ortadoğulu, petrolsüz bir “İslam ekonomisi” hayal ediliyor.

Biz emekçiler için farketmez diye düşünenler olabilir. Bu cenahtan patronların, salgın döneminde iktidara bir çeşit “çalışma kampları” önerdiğini hatırlatmak isterim.