İstanbul Sözleşmesi’nden bile tek imza ile çıkılabilen bir Türkiye’de; yerlisi, yabancısı, kim nasıl, hangi kurumsal yapıların varlığına dayanak güven duyabilir? Özerkliği kendi kanununda yazan bir kurum başkanının gece yarısı kararnamesi ile görevden alınabildiği bir ülkede, kim, nasıl, hangi kurumsal yapılara güven duyabilir? Hangi bürokratın sözünün bir ağırlığı, geçerliliği olabilir?.. Ne yazık ki ekonomide de “kuvvetler birliği” çoktan kuruldu. Bunun ağır sonuçlarını görmeye devam edeceğiz.

Ağbal’ın görevden alınması sonrası oluşan kur ve faiz seviyelerinin doğrudan zararı, oluşturduğu ilave yük 1 trilyon TL’yi geçiyor. Yolaçacağı işsizlik artışı ve enflasyon etkisiyle halka vereceği zararın hesabını yapmak mümkün değil.

Bu rakam hakkında konuşalım. Ama bu olayın, bu gece yarısı kararnamelerinin ifade ettiği “yapıyı” da atlamayalım. Türkiye ekonomisini krize sokan iki kanal var. Biri, doğrudan ekonomi politikalarının kendisidir. İktidar, Türkiye’de ekonomi katarının önüne inşaatı koştu. Gösterişli inşaat projeleri ile kent, mimari, şehircilik, çevre gibi temel konularda fazla bir itiraz geliştirmeyen seçmen kitlesini bununla etkiledi. Yine bununla muazzam rantlar oluşturarak yeni bir servet dağıtım, aktarım kanalı geliştirdi. Bunun yarattığı büyük hasarın kaçınılmaz sonuçlarını (çoğu inşaata gitmiş 450 milyar dolar dış borç, 135 milyar dolar garanti yükü, fahiş fiyatlı ihalelerle soğurulan kamu kaynakları ve sonuçta kaynak tükenişi, kıtlığı…) yaşıyoruz.

Türkiye ekonomisini krize sokan birinci kanal budur. İkincisi çok daha derinde akan büyük zorlamadır. İktidar “serbest piyasa kapitalizmine” göre kurgulanmış Türkiye ekonomisinin kurumlarını tek tek çökerterek, ahbap çavuş kapitalizmini geliştiriyor. ([1]) Özerk merkez bankası serbest piyasa kapitalizmi kurumudur. Ancak Erdoğan ne özerk merkez bankası istiyor ne de enflasyon hedeflemesine bağlı bir faiz politikası. Özerklik, ahbap çavuş kapitalizmine aykırı. Yüksek faiz ise hem (krizi ağırlaştırmaya yolaçsa dahi güncel olarak siyasi sonuçlar devşirmeye elverişli bir) piyasa hareketliliği beklentisini karşılamıyor hem de (her ne kadar “faiz sebep enflasyon sonuçtur” gibi, bir iktisat teorisiymiş gibi sunulsa da) “faiz haramdır” anlayışına aykırı düşüyor. Özetle, çatırtının bir nedeni de budur. Türkiye ekonomisinde “serbest piyasa kapitalizminden ahbapçavuş kapitalizmine geçiş süreci” derinleşiyor. Yabancı sermaye için oluşmuş kurumsal güvenceler de aynı süreçte çöktüğü için, kaçıyorlar.

Ekonomide işte bu “yeni” anlayışın sonucu olarak, daha birkaç ay önce atanmış MB Başkanı Ağbal’ın görevden alınması sonrası oluşan kur ve faiz seviyelerinin doğrudan zararına bakalım. Elbette burada “zarar” diye söz ettiğimiz rakamlar göreceli. Kur daha da yukarı gidebilir. Bazı önlemler alınır, bir miktar aşağı da gidebilir. Aşağı giderse yarattığı hasarın bir kısmı geri alınamaz. Mesela bir şirketin iflasına yolaçarsa, geçmiş olsun. Yarın ödenecek bir borç için geçmiş olsun. Bu tür sert oynaklık dönemlerinde ilk akla gelen dış borçlar ve ithalat faturası olur. Dolar kuru 7 lira seviyelerine gerilemişti. 19 Mart itibariyle 7.20 TL’ydi. 30 Mart itibariyle 8,40’ı gördü. Halen 8.2 seviyelerinde. Bu iki kur seviyesine göre hesaplandığında Türkiye’nin toplam dış borcunun TL karşılığında 450, ithalat faturasında da 220 milyar liradan fazla bir ilave yük oluşmuş oldu.

Hepsi bu değil. Devlet, içerde şanlı KÖİ projeleri dolayısıyla müteahhitlere dolar bazında garanti ödüyor. Benim çalışmama göre toplam KÖİ garanti yükü 135 milyar dolardır. Buradan da 135 milyar liralık (birkaç yılın geride kaldığını düşünürsek 100 milyarlık) ilave bir yük geliyor.

Bu kadar mı? Hayır!

CDS denen kredi risk primi 290 – 300 seviyelerine gerilemişken yeniden 4.60’ı aştı. Bu da hem devlet hem de özel sektörün borçlanmada, borç çevirmede faiz yükünü artıracak. Kerim Rota’nın paylaştığı tablolara göre, CDS ve tahvil faizi artışının kamuya 50 milyar, özel sektöre 100 milyar ilave borçlanma maliyeti oluşturacak.

Bu kadar mı? Hayır!

Kur artışı, bütün varlıkların dolar cinsinden değerinin azalması anlamına geliyor. Bütün şirketler, varlıklar yabancılar, dolar, euro sahipleri için ucuzladı. Ama sadece borsadaki şirketlerin değeri üzerinden bakarsak 155 milyarlık bir erime var. Benim hesabıma göre 20 milyar dolar. (CHP’liler 30 milyar dolar olarak açıkladı!) Bu zararları toplarsak 1,1 trilyon gibi devasa bir rakama ulaşıyoruz. Tablosu şöyle:

En büyük maliyet halka

Kur ve faiz artışı… Her ikisi de üretim maliyetlerini doğrudan etkileyecek. Türkiye’de yatırımlarda maliyetin yaklaşık yarısı ithal girdidir. Üretimde ithal girdi payı da yüksektir. Dolayısıyla yatırımcı daha yüksek maliyetle yatırım ve üretim yapacak. Bu maliyeti eninde sonunda fiyatlara yansıtacak. Faizler de öyle. Pahalı kredi yüksek finansman gideridir. Bu da maliyetlere ve fiyatlara biner, enflasyonu yukarı iter. Sonuç olarak halk, bu gece yarısı kararının faturasını zam olarak ödeyecek.

Dünya yazarı Alaattin Aktaş’ın yazısının başlığıydı: “Hazır olun, yüksek enflasyon geliyor.” Aktaş, diyor ki “Şimdi ne olacağı çok açık... Kur artışı kaynaklı yeni bir enflasyon dalgasıyla, yeni bir enflasyon tsunamisiyle karşı karşıya kalacağız.

Üstelik elimizde atacak barut da yok. Ne yapacağız yani, faizi mi artıracağız?

O zaman biz Merkez Bankası’ndaki son operasyonu niye yaptık?

Faiz yüzde 19’du ama hiç olmazsa kur 7.20’lerdeydi.

Faiz şimdi yine yüzde 19 ama kur 8.40’lara dayandı. (…)

Hazır olun, çok yüklü zamlara hazır olun!

Ve diğer olumsuzluklar...

(…) Yurt içi pazarda sorun yaşayacak şirketlerden bir de döviz borcu olanlar, herhalde her geçen dakika kabus yaşıyorlardır. Bu kur artışı bize ne yazık ki ‘daha maliyetli üretim, daha daralmış bir iç pazar, daha yüksek bir enflasyon, daha yüksek işsizlik, döviz borcunu ödeyemediği için zora giren şirketler’ olarak geri dönecek. Ve en sıkıntılı yön de şu: Elimizde kullanacağımız koz da kalmadı.”

Aktaş’ın söyledikleri böyle. Şimdi bir iki rakam daha vermek istiyorum. Biraz zorlama belki ama bir tahmin, bir fikrimiz olsun. 2020 milli hasıla rakamlarına göre hane halkı tüketimi cari fiyatlarla 2,9 trilyon liraydı. Kamu tüketimi ile birlikte 3,5 trilyon TL. Yatırım harcamalarının da doğrudan etkileneceğini düşünür ve katarsak 4,4 trilyon liralık bir tüketim harcaması çıkıyor karşımıza. Enflasyon işte bu harcamaları etkileyecek. Belki akademik çalışmalar vardır ama ben bulamadım. Kurda ne kadarlık bir artış enflasyonda ne kadarlık bir artışa yol açıyor. Şunu söyleyeyim. Kur ve faiz artışı, fiyatlara toplamda yüzde 1’lik artış etkisi yapsa dahi, aynı miktardaki tüketimin faturasını 44 milyar lira artırıyor.

Bir de işsizlik tarafı var. Bu seviyede kur ve faiz, iki yönlü etki çıkaracak ortaya. Şirketler yatırım ve üretimde frene basacaklar. İkincisi, bu kur ve faiz borçlu şirketleri sıkıntıya sokacak. Belki bir kısmı bir şekilde gemisini yüzdürecek ama bir kısmı da zora girecektir.

Yeni bir konjonktüre girildi

Türkiye ekonomisi yeni bir konjonktüre girmiş gözüküyor. Aynı anda hem kur hem faizler yükseliyor. Bir önceki konjonktürün özelliğini hatırlayalım: Kur çıkışını durdurmak için daha yüksek faiz! Nitekim Merkez Bankası, kur çıkarken faizleri 8.25’ten aldı, artıra artıra 19’a getirdi. Her faiz artışında kurda bir miktar düşüş izledik. Son artışta 7 lira seviyelerine çekildi. Ama şimdi MB politika faizi enflasyonun 3 puan üzerindeyken, hem piyasa faizleri, devlet tahvillerinin faizleri hem de kur artışı paralel gidiyor. Bu yatırımcının, tasarrufçunun güvensizlik seviyesinin çok yükseldiğini; herkesin arkasına, lafa, yatıştırıcı açıklamalara aldırmadan başının çaresine bakmaya döndüğünü gösteriyor.


[1] Daha yeni, bilindik şirketleri çağırarak (“bir usul varmış gibi “davet usulü ihale” diyorlar) 4,5 milyarlık ihale verdiler.