AKP’nin Türkiye’yi sadece rejim düzeyinde değil ekonomide de krize sokacağı açıktı, kaçınılmazdı.

Çünkü… Dünyada para bolluğu varken, gelişmiş ülkelerde faizler, getiriler düşükken, hatta sıfırken, Türkiye pazarı, faiz ve kur seviyeleri ile büyük kazançlar vaadediyorken… Geri ödeyebilme gücü de varken herkes… Ağırlıkla da Avrupalı bankalar, kuruluşlar Türkiye’ye çok kredi verdi. Hükümet, şirketler, bankalar dışardan borçlandı. Bakiye (450 milyar dolardır) ile birlikte 1.5 trilyon dolara yakın borçlanma oldu.

AKP o paralarla seçmenin gözünü boyayan köprü, tünel, havalimanı gibi gösterişli projelere yatırım yaptı. Her birine üçer – beşer kez açılış yaparak seçmen tavladı.

Fakat borçlar da birikti.

Birikti, birikti, birikti...

Bu arada kaynaklar inşaata akıtıldığı için teknolojik kabiliyet ve kapasite kazandıracak alanlar, bu borçları geri ödeyebilecek, döviz geliri sağlayacak işler, yatırımlar geri kaldı… Gökdelenler yükselirken Türkiye özgürlükler ve kalkınmada dibe gitti.

Daha kötüsü, inşaat projeleri sadece dış borç biriktirmekle kalmadı, bu kaynaklar “devlet garantili” projelere akıtıldığı için dönüp iç kaynakları da soğurmaya başladı.

Müteahhitler bütçeye “para boru hattı” döşedi.

Ve kaçınılmaz saat geldi.

Türkiye’nin bu borçları ödeme kapasitesi sorgulanmaya başlandı.

Para girişi durdu.

İşte o zaman işler karıştı.

Para akışının durmasıyla birlikte AKP’nin çarkı da durdu.

Bu tablonun sonucu olarak dövize talep patladı. TL hızla değer kaybetti.

Kur çıktıkça, birikmiş borçları ödeme kabiliyeti aşındı. Kur çıktıkça, borçlar da çıktı. Türkiye kriz sarmalına yuvarlandı.

Duvara toslamaya ramak kalmışken, Erdoğan, kendi teorisinin (“faiz sebep enflasyon sonuç”) kenti iktidarını sallamaya başladığını farketti ve faiz artışına izin verdi. Elindeki tek araç buydu.

Elindeki tek araç buydu ama, faiz artırmanın da bir sınırı var.

Öyle “şak bir 5 puan”, sonra “şak bir 5 puan daha”, baktın hala çıkıyor, “şak bir 5 puan daha” olmuyor, olamıyor.

Çünkü faizi her artırdıkça kredi faizleri de artıyor.

Böylece her artış ekonomiye fren etkisi yapıyor.

Şirketlerin, tüketicinin krediye erişimi zorlaşıyor.

Yani faizi artışı kuru bir miktar tutuyor ama aynı zamanda ekonomiyi de tutuyor. Faizi tutsan kur çıkıyor, kuru tutsan ekonomi duruyor.

Çare ne?

Çare aynı zamanda döviz girişi sağlamak, dış kaynak bulmak.

Kuru faizle değil, döviz girişi, bolluğu yaratarak durdurmak.

Ancak, üç not kuruluşu da Türkiye’ye “yatırım yapılamaz” notu vermişken bu nasıl olacak?

Türkiye kredilerinin sigorta primi 500 - 600’lerde gezinirken hala bulabilirsen, tefeci faizi ödeyeceksin. Türkiye Hazinesi en son yüzde 6 faizden borçlandı. (Aynı vadede ABD kağıdının faizi %0.870, Almanya kağıdının faizi eksi %0.575’tir!)

Bu faizle borçlanabilirsen ne oluyor?

Başa dönülmüş oluyor.

Yine dış borç biriktiriyorsun. Üstelik bu kez üç – dört katı faizden ve daha kısa vadeli olarak!

AKP bu faize de razı. Günü kurtarsın da…

Ama hala kaynak girişine dair ciddi bir işaret yok.

Bu faize para gelir mi? Gelir bir miktar. Hazine kağıtlarına kısa vadeli olarak gelir.

Sıcak para gelir. Borsaya gelir voleyi vurur çıkar. Geldi de.

Ama Türkiye’ye kap – kaçcı para değil, kalıcı sermaye yatırımı lazım.

Nerde o? Katar’da değil Batı'da.

O yüzden Avrupa ve ABD’de yaptırımlarının gündeme gelmesinin hemen öncesinde Erdoğan’ın aklına birden bire Batı geldi. Paralar suyunu çekince ve durumun daha da ağırlaşması ihtimali belirince AB’yi hatırladı.

AKP, kendisini Avrupa’da görüyormuş. Geleceğini Avrupa ile kurmayı tasavvur ediyormuş…

Kim inandı buna?

Avrupa’dan ‘hoş geldiniz, hoş döndünüz’ mesajları duymadık.

AB buna inanacak mı?

İçerde de pek inanan çıkmadı.

Bir zamanlar AKP’den “muasasır medeniyet” umanlarımız vardı. AKP’den demokrasi bekler, askeri vesayeti kaldıracağına, Kürt sorununu çözeceğine, Alevilere açılım yapacağına, demokrasiyi, özgürlük alanlarını geliştireceğine inananlar vardı. Bu beklentilerin belki de en gülünç olanı AKP’nin Türkiye’yi AB’ye üye yapacağı beklentisiydi… Bir olanaksızlık peşinde olduklarını farketmeleri 10 yıldan fazla sürdü. Şimdi artık bu mahfillerden de iki laf sallandı diye umutlanan yok.

Kimse inanmadı!

AKP, Türkiye’nin geleceğini hiçbir zaman AB’de tasavvur etmedi.

Şimdi de etmiyor, ediyor olamaz.

Geleceği güncel yarara odaklanmış siyasi hamlelerle değil kültürel tektoniklerle anlamaya çalışanlar, dalgalarla değil derin dip akıntılarıyla ilgilenenler hiçbir zaman bu lafları yutmadı. 2004’te AB’den müzakere tarihi aldığında, tam da o şenlikli günlerde, havai fişekler ve kutlamalar sürerken de aynı fikirdeydiler. Türkiye’nin (AKP, o zaman henüz “siyasal İslamcı- ihvancı” kata da yükselmemişti) “muhafazakar” bir partiyi iktidar yaparak, AB’den aslında uzaklaşma yoluna girdiğinin farkındaydılar.

Çünkü, müzakere masalarından, imzalardan, belge değiş tokuşundan, seramonilerden, aile fotoğraflarından öte, Türkiye’nin bir “sosyal kütle” olarak AB’ye yaklaştığını ifade eden en önemli işaret, her halde AB değerlerini siyaseten değil ama kültürel – ideolojik düzeyde temsil eden partiler etrafında giderek daha büyük bir çoğunlukla birleşmesi olurdu. Oysaki Türkiye, (Türkiye’yi iten Avrupa muhafazakarlarına karşı Hıristiyanlığı iten) bir Müslüman muhafazakar partiyi seçmişti. Türkiye gemisi doğuya giderken, üstünde Batı’ya katılma kutlamaları yapılan bir ülkeye benziyordu.

Sonra ne oldu? Derin hakikat tiyatral algıyı dağıttı gitti.

Bugün o gemi İhvancılığa demir atmışken, Erdoğan’ın, Türkiye’nin geleceğini AB’de aradığına ilişkin sözlerini, ekranlarda çalkalayarak borsada, dolarda milletin aklını çelen sıcak para sözcüleri dışında kimsenin kıymetlendirdiği de yok. Üç gün içinde “piyasa” için bile bütün esprisini kaybetti, gitti. Biz de uzatmayalım.

Hülasa… Türkiye, geleceğini AB’de tasavvur edecekse, bunu yeni bir sosyo kültürel katmana taşınarak, ilk iş olarak da AKP rejiminden, siyasetinden, kültüründen kurtularak yapabilir. Türkiye’nin AB ile ilgili hedef açıklamaları; Avrupai partiler etrafında, laik hayat tarzını içselleştirmiş partiler etrafında büyük, belirgin ve baskın bir yığılma gerçekleştirmeden ciddiye alınamaz.