“Krizi fırsata çevirmek” bu olsa gerek… MÜSİAD’ın “salgın sonrası üretim hamlesi” başlığı altında sunulan “izole üretim üsleri”nden söz ediyorum. Projenin duyurusunda deniliyor ki, “Dünya çarkları yeniden döndürmek için düğmeye bastı. Türkiye de bu sürece yeni bir modelle dahil oluyor: İzole üretim üsleri. (…) Kapıları kapattığında tamamen kendine yeten bir üretim gücüne sahip olacaklar.”

İnşası tamamlanan ilk üs Tekirdağ’da 15 Haziran’da açılıyor. İkincisi İstanbul Hadımköy’de, üçüncüsü Türkiye’nin güneyinde Hassa’da, son olarak da Karadeniz’de dördüncü bölge olacak. Bakanlıklardan izinler alınmış. Projeye daha yakından bakalım. Sunumu şöyle:

  • 1000 aile ve yaklaşık 4 bin 500 kişi yaşayabilecek. Yaşam alanı mantığıyla kurulacak.
  • İşçiler aileleri ile birlikte barınabilecek ve sağlık ihtiyaçlarını giderebilecek. 
  • Banka, kargo, PTT, yedek parça dükkanı, itriyat satışı, market, restoran, mağazalar, tiyatro, sinema, akaryakıt istasyonu, cami, eczane, sağlık ocağı, hastane, olimpik yüzme havuzu, fitness merkezi, basketbol, hentbol, voleybol sahası, Türk hamamı gibi tesisler bulunacak
  • Kreş ve anaokuluyla kadınların işgücüne katılımı desteklenecek. 
  • Pandemiye göre düzenlenen konutlar büyük odalı, daha çok insanın izole olabileceği şekilde olacak. 
  • Üs’te bulunacak meslek liseleri ile kalifiye eleman ihtiyacı karşılanacak, eğitim, staj imkanları sağlanacak. 1000 kişilik öğrenci yurdu olacak.
  • Tedarikten satışa kadar tüm üretim-ticaret zincirini her türlü kriz koşulunda çalıştırabilecek. Gümrüklü antrepo, depolama ve sanitasyon süreçlerini içinde yürütebilecek.
  • Bu üsler Anadolu ve büyük şehirlerde MÜSİAD üyeleri öncelikli olmak üzere hızla yaygınlaştıracak.

Bu sunumdan ne anlıyoruz?

Bu projede konut var! Bin aile, 4500 kişi yaşayabilecek. Her aile 4 – 5 nüfus olduğuna göre doğru hesap! Anlatılana göre konutlar sosyal mesafe için büyük odalı düşünülmüş.

Peki bu konutlarda sürekli mi oturacak işçiler? 

Sunumda bir yerde; “İşçiler aileleri ile birlikte barınabilecek ve sağlık ihtiyaçlarını giderebilecek” deniliyor. Bu ifade sanki salgın zamanları oturacakları izlenimini veriyor. Ancak o zaman… Mağaza, itriyat satışı, market, restoran, tiyatro, sinema, olimpik yüzme havuzu, fitness merkezi, basketbol, hentbol, voleybol sahası, Türk hamamı gibi tesisler… Bunlar ikinci salgına kadar boş, atıl mı duracak? 

Projenin geniş sunumuna da baktım. Hiçbir yerde “her işçi ailesine bir konut tahsis edeceğiz, orda devamlı yaşayacaklar” denilmiyor ama temel fikir bu. “Yaşam alanı” deniliyor çünkü. Sunumdan bu anlaşılıyor ama muhtemelen tepkileri düşünerek muğlak bırakılmış. 

“Model” diye sunulan bu proje ile çalışan ve ailesi, kentin çeperindeki “üs”lerde fabrikanın hemen yanında bir evde yaşatılmak, üretime hazır ve nazır tutulmak isteniliyor. Proje, işçiyi, “insan”, dolayısıyla sosyal bir varlık olarak almamış, depoda hazır bekleyen diğer ara malları, hammaddeler gibi “girdi”ye indirgemiş.

Öngörülen “yaşam” şekli, üssün kısıtlı, yapay sosyalliği… İşçi ve ailesi, yıllardır oturdukları semtlerinden, komşularından, akrabalarından uzak düşecekmiş, alıştıkları mekânlara, caddelere, parklara gidemeyecekmiş… Akşam saatleri diyelim, dostlarıyla, arkadaşlarıyla buluşup iki lafın belini kıramayacakmış… Çocuklar, kendi tercih ettikleri bir filmi izlemek için buluşup sinemaya gidemeyeceklermiş, arkadaşlarından, kanka çevrelerinden kopacaklarmış… Hiç dertleri değil. Önemli olan üretim aksamasın! Geri kalan her şey aksayabilir.

Çalışma sosyoloğu Doç. Dr. Hakan Koçak, bu, “hem aileyi, hem kuşakları içine alan tam bir bağımlılık rejimi. İşçiyi her şeyi ile o şirkete ve o çalışma üssüne bağlı bir emekçi haline getirir” diyor. Haklı, çünkü bir de meslek lisesi var. Yandaki fabrikanın ihtiyacına göre eleman yetiştiriyor. Babası, annesi emekli olunca çocuklar devam edecek… Plan bu. Bunun, giderek işçinin ve ailesinin bütün hayatını kuşatacak, seçeneklerini eleyecek bir sisteme dönüşmesi kaçınılmaz. Çünkü, bir ebeveyn olarak da işçi, bu kıyamet zamanda, ‘eldeki kuş daldaki kuştan iyidir’ diyecek ve çocuklarını, o hazır liseye, o hazır fabrikaya, o hazır işe yönlendirmek zorunda kalacak. 

“Kapıları salgında kapatılacak, izole edilecek” deniliyor. Hakan Koçak’ın dikkat çektiği gibi “yarın öbür gün bir işçi hareketinin sirayet etmemesi için, sendikacıların girmemesi için de kapatılır. Örnekleri görülmüş şeyler.” Evet. ABD’de öyleydi. 

Bir yüzyıl önce, ABD nüfusunun % 3'ünü barındıran 2.500'den fazla şirket kasabasının tarihi, yapısı hakkındaki anlatımlar, bazılarının tamamen sendikaları uzak tutmak ihtiyacından kurulduğuna işaret ediyor. MÜSİAD’çıların icat olarak sundukları sistemin terkedilmesinin üzerinden bir asır geçmiş bulunuyor. Business Insider’da anlatılanlara göre tarihleri 200 yıl öncesine kadar giden ABD şirket kasabalarının ilk örnekleri, şirketlerin çalışan ilişkilerini yönetmesine hizmet etti. Şirketlerin evlerin sahibi oluşu, grev liderlerinin evlerden, dolayısıyla kasabadan tahliyesini sağladı. Birçok tarihçi, Lowell, Massachusetts'i ABD'nin ilk şirket kasabası olarak görüyor. 19. yüzyılın başlarında kurulmuştu. Şirket, evlerin sahibiydi. İşçi liderlerini evlerden çıkararak bölgeden uzaklaştırabiliyordu. 

Günümüzde hala faal olan piyano şirketi Steinway & Sons’un kurduğu kasabanın adı Steinway Village’dı. 1853'te Alman göçmen Henry Steinway tarafından kurulmuştu. 1870 yılında bir dökümhane, kereste fabrikası, bir eğlence parkı, kütüphane, kilise, itfaiye, postane ve konut için 400 dönümlük bir kompleks inşa etti. Steinway’ın konutlarına yerleşmek isteyen çalışanları için koşulu şuydu: Grev liderlerini şirket konutlarından çıkarabilirim… Bu da şirkete önemli bir sosyal kontrol sağlıyordu. 

İcat diye sunulan bu proje, şirket kasabalarına benziyor. Belki yeni kasabalar doğmayacak, tek bir şirket değil bir şirketler kümesi olacak ama temel mantığı ayrı. MÜSİAD’ın projeleri gerçekleşirse, işçiler, sendika ve sınıf hareketinden kopacaklar, koparılacaklar, kentin çeperinde uzak ve izole bir bölgede emek esiri olacaklardır. Dolayısıyla “üretim üssü” diye sunulan model giderek bir “çalışma kampı”na dönüşecektir. Buna işaret eden şey, yalnızca fiziki şartlar değildir. Şirket sahipleri, genellikle, işçi hakları yönünden bir kabul seviyesine, bir nosyona sahip değiller. Çalışan örgütlülüğünden, sendikalardan nefret ediyorlar. Yaygın bir kayıtdışılık var. Çalışanını sigorta ettirmeyen, ücretini düşük gösteren bir patron tipolojisinden işçilerin sendikal faaliyetlerine “haklarıdır” yaklaşımı beklemek ham hayal. 

Şu salgında tamamen kendi sağlıkları için, üstelik mahallesinde, kendi sosyal çevresinde karantinada olan kimselerden, “bunaldım” feryatları dinledik. Bu tür izole alanlar “yaşam alanına” dönüşürse varın düşünün. Bunun daha ileri götürülmüş hali… İşçileri fabrikalarda yatırmak. Çin’de bu oldu. Bu oldu ama o fabrikaların yüksek katlarından atlayıp intihar edenleri yakalamak için bina etraflarına tel hasırlar gerildi.