Rektör, dekan vs. atamaları, “liyakat” yönünden tartışmak bana çok anlamlı gelmiyor. AKP kendi ihtiyacı yönünden gayet layık atamalar yapıyor aslında. Eğitim, formasyon, kamu yönetimi tecrübe ve terbiyesi yönünden liyakat arayan kim ki? Ya da sizin liyakat kriterlerinizle, AKP’nin kriterleri aynı mı? “İntihal” deyince sizin tüyleriniz diken diken olabilir ama “dürüst, yetkin kamu görevlilerinin atanması” talebi de başkalarının tüylerini diken diken ediyor.

Bu memlekette pehlivan Hamza Yerlikaya, banka yönetim kuruluna atandı. İhtiyaç, bizim anladığımız anlamda liyakat mi burada? Yarın diğer bir bankaya da “şuurlu nesiller” yetiştirmeye adanmış Wushu Federasyonu’nun başarılı yöneticilerinden biri atanırsa, “Kung – fu sporcusundan bankacı mı olur?” diye şaşıracak mıyız?

Bana kalırsa liyakat tartışmasının formasyon yönünden yapılması gerçekliği gölgeliyor. AKP, “Eski Türkiye”nin kurumlarına fethedilecek yerler olarak bakıyor. Her atamanın iki yönlü etkisi var. Bu atamalarla kurumları kendine hapsediyor, gündelik politika pratiğinin aracı haline getiriyor. Diğer yandan, kişinin normalde hayal bile edemeyeceği makamlara atanması, atananda minnet duygusu, biat ve hizmetle karşılık verme sorumluluğu yaratıyor. Kişisel ikballer AKP’nin bekası ile birleşiyor. Bu işler birçok örnekte hukuksuz ve adaletsizdir. Layık olanların hakkı çalınmıştır. Nepotik, uygunsuz işler yapılmıştır. O yüzden memleketin herhangi bir köşesinde sıradan, küçük bir protestoda bile, ‘ikbal mi elden gidiyor’ endişesi, ‘hesap saati mi geliyor’ endişesiyle büyüyor, bütün ikbal makamlarında kalp atışları hızlanıyor. Tekirdağ’dan kükrüyor dekan! Binlerce makamdan aynı anda iftira kampanyalarıyla, tehditle taarruza geçiliyor.

***

Prof. Dr. Melih Bulu’nun son günlerde ortaya çıkan bazı TV konuşmaları, tipik bir “AKP akademisyeni” olduğunu gösteriyor. Bir konuşmasında, hükümetin istemesi halinde 6 ay içerisinde nükleer silah üretebileceklerini söylemiş. Bir başka konuşmasında, Suriye konuşulurken, “Şehir savaşı olur oradakileri ölü ya da sağ ele geçiririz. Yeni silahlarımızı denemiş oluruz” demiş. Başka bir konuşmasında “Masaya oturduğumuzda pastayı paylaşacağımız zaman herkes bilmeli ki Türkiye’nin güçlü bir donanması var. Belki de birkaç görsel de sunmak lazım. Mesela bir ufak çatışmada bizim bir roketimiz gitse bir gemiye vursa mesela, herkes de görse…” demiş. Portreyi intihal iddiaları tamamlıyor.

AKP’nin “akademisyen havuzunda”, nasıl dr, doç, prof oldukları anlaşılamayan (ya da anlaşılan) kimselere rastlıyoruz. Hiç olmazsa imla bilmesi beklenmez mi bir profesörden? Sosyal siyasi meseleleri konuşurken, tartışma kaldırır bir iki mantıklı cümle beklenemez mi? Tamam, AKP’yi desteklesin ama bir profesör, nasıl olur da kahve muhabbetinden alınmış laflarla söze karışır? TV’lerde hurafe döktürüyorlar. Temelsiz sallamalar, militarist, söylemler, “pastadan pay” peşinde akıl uçuran aforizmalar yağdırıyorlar. Küçük dilimi yutmuştum. TSK’nın Suriye’ye girişinden sonraydı. TV’de bir prof, “Bir gecede Suriye ordusunun yüzde 10’unun yok edildiğini” bildiriyordu harita önünde.

Fakat, bu kadroların en fazla uzmanı oldukları alan başka biliyorsunuz; din, kadın, örtünme, kız çocukları ile evlilik… Mesela bir prof, Elazığ’da depreme çocuk yaşta evliliklerin yasaklanmasının yol açtığını bulmuştu. Bir başkası doğurmak için en iyi yaşın 12 olduğunu bulmuştu. Bir TV kanalında açıkladı bunu, "Süperman diye bir şey yok hayal kahramanı ama, süper kadın diye bir ırk var. Ve bu da 13-16 yaş arasında, istediğiniz doktora sorun. 12-17 de olur. Çok muazzam rejenerasyon kabiliyeti var, vücudu mükemmel falan. Bu yaş ilk çocuğu doğurmak için ideal bir yaş olarak belirlenmiş" dedi. Yaptığı bilimsel çalışmalarla Google ilk icat edenin Abdülhamit olduğunu ispat eden bir akademisyen vardı. “Üniversitelerin neredeyse fuhuş evleri haline geldiğini” ilk tespit eden de aynı prof’tu. Birkaç gün önce Trakya İlahiyat Dekanı’nın bir gecede iş bitiren taarruz ve huruç harekatçısı olduğunu öğrendik.

Tablo fecidir. Prof. Dr. Engin Karadağ, rektörlerin akademik profilini çıkarmış. 196 rektör arasında uluslararası yayını olmayan rektör sayısı 68, yayınlarına hiç atıf yapılmayan rektör sayısı ise 71. Buna karşılık, Cumhurbaşkanı’nın “Kavala’nın karısı” diyerek küçümsediği Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın çalışmalarına atıf sayısı 5 bin 756! Buğra, 156 bilimsel yayın yapmış. Bilimsel nitelik yönünü hiç sormuyorum… Nicelik yönünden bile bir Ayşe Buğra, yüzlerce AKP prof’unu tartıyordur. Peki niye uluslararası ölçüde saygın Ayşe Buğra değil de Melih Bulu? Öylesine soruyorum. Buğra, emekli, kabul ederdi etmezdi ayrı… Ama niye o değil de Bulu? Bu atamalar üniversitelerin bilimsel kalitesini artırmaya mı odaklanmış gözüküyor? Hayır “ram” olmuşlar, “oligarşiyi yıkmak”tan bahsediyorlar. Yine bir “fetih”le karşı karşıyayız.

Boğaziçi tartışmasında “Yeni Türkiye” sözcülerinden duyduğumuz lafların toplamı şu: Neymiş, üniversitelere rektör, dekan atamalarında şu kadar yıllık olsun, itibarlı bilim dergilerinde yayınları olsun, intihalci olmasın, yabancı dil bilsin… Bunlar, dış güçlerin emrindeki çevrelerin Anadolu akademisyenlerinin üniversitelere girişini engelleme çabaları. (Bunlar Siyasi Etik Yasası çıkararak Anadolu siyasetçilerinin il başkanı olmasının önüne geçmek de istiyorlar…) Eyy demokrasi cahilleri! Milli irade istediği kuruma istediği kişiyi atar. Bunu öğrenin. Milli irade ne demek, haberiniz yok. Milli irade atamayı yaptı mı herkese düşen ne? Milli iradeyi kabul etmek. CeHaPe’nin başındaki zat da bilmez bunu. İrade açıklandı mı ram olacaksın. Neden? Çünkü millidir. CeHaPe bilmez. Milli irade nedir bilmez. Milli irade bir defa istediğini istediği yere atar vs.

Özetle böyle. Bu anlatıların içinde bir asır öncesine çıpa atmış otuzüç boyutlu bir AKP portresi var.