Acayip bir ülkede yaşıyoruz



Artı Gerçek

Muhalefet geç kaldığı her adımda Charles Baudelaire’nin sözleriyle ‘hem cellat hem kurban’ oluyor. En büyük bedeli de halklar ödüyor.


HDP, barajı aşıp AKP’yi tek başına iktidar olmaktan indirdiği günden beri hedefte. Delilsiz ‘terör’ suçlamalarından başlayıp belediye başkanlarını cezaevlerine göndermeye, kayyım atamalarına ve nihayet Meclis’e girmeyi başaran milletvekillerine beşer onar fezleke hazırlayıp, tutuklamaya kadar uzandı süreç.

FETÖ döneminde ustalıkla hazırlanan sahte dokümanlara bile ihtiyaç duymayacakları kadar meydan onlara ait. 

Şu salgın günlerinde bile 55 fezleke gönderildi Meclis’e. İşlevsizleştirdikleri Meclis’i artık sadece ya yeni bir baskı yasasına ihtiyaç duyduklarında ya da muhalif milletvekillerini hapse göndermek istediklerinde açıyorlar.

Önce HDP’lileri hedef alan ‘terör’ suçlamaları ve fezlekeler, artık CHP’yi de kapsıyor. 6 Mart’ta Meclis’e gönderilen fezlekelerin 48’i HDP’li, 7'si CHP’li vekiller hakkında. AKP lideri Erdoğan eğer bir partiyi ‘terör’le suçluyorsa, yakın vadede gereğinin yapılacağına ilişkin epey deneyim var.

Kriminalize etme sırası CHP’ye geldi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Özgür Özel’in, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun ölümle tehdit edilmesi ise ‘kriminalize’ etme aşamasının sözde kalmayacağının, siyasi mücadelenin legal/illegal tüm araçlarının devreye sokulacağının mesajı. 

Asıl tehlike, “kurucu parti” olma vasfıyla devlet katında dokunulmaz olduğunu sanan CHP’nin, bildiği devletin yerine geçen güçlerce tam da “kurucu” özelliği nedeniyle bertaraf edilmeye çalışıldığını anlamaması.

Anlasaydı, 2017 yılında dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Aydın Milletvekili Bülent Tezcan'ın vurulmasını geçiştirmezdi. Sanıklardan A.S’nin "İsteseydim, öldürebilirdim. Öldürmek için değil yaralamak için yaptım. Vatana saygı duymayana ben hiç saygı duymam. Şehitlere saygı için yaptım. Helalühoş olsun" sözleri hiç yabancı değil.  

Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik suikast girişimleri, Ankara Çubuk’taki korkunç linç organizasyonu bile çok geçmeden partinin gündeminden düşüverdi.

Bütün bu somut örneklere rağmen CHP hâlâ savunma yapmaya, HDP ile açık bir demokrasi ittifakından geri durmaya devam ediyor.

İYİ Parti ise Genel Başkanı Meral Akşener ve parti yöneticileri HDP’yi ‘terör’le ilişkili görmeye devam ederken, Diyanet İşleri Başkanı’nın LGBTİ+ bireylere yönelik nefret söylemine destek veriyor. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın yalnız bu sözleri değil mesele. 

Hukuk devleti olmaktan hızla çıkarken Anayasa’nın laiklik ilkesinin de kağıt üstünde kalması ve Diyanet’in Cumhurbaşkanlığı makamından sonra en yetkili kurum olarak ikinci sıraya yükseltilmesi. CHP ve İYİ Parti’nin mesele etmesi gereken bu. 

Bazı yorumlara göre İYİ Parti AKP’nin yoldaşı olmaya hazırlanıyor. Bunca yılın siyasetçisi Akşener’in bir çıkmaz yola girip, enkaza ortak olmaya niyetleneceğini sanmıyorum. Siyasette her şey mümkün tabii ama daha çok ‘fıtratlarını’ aşamadıkları kanaatindeyim. 

Tıpkı CHP’nin yaşamsal tehdit yaratan, tıkanmış ‘devletçi’ damarı gibi. 

İktidar dışarıda içeride, her alanda yarattığı kriz derinleştikçe, paralel olarak baskı çemberini de genişletiyor. 

HDP ile başlayan süreç, CHP, duruma göre İYİ Parti ve sırasıyla gazeteciler, Barolar, Türk Tabipleri Birliği, sarı olmayan sendikalar, Kadın Örgütleri ve son olarak LGBTİ+ bireyleri ile sürüyor. 

Kutlayamadığımız 3 Mayıs Basın Özgürlüğü Günü’nden bir gün önce MHP Kırıkkale Milletvekili Halil Öztürk, sosyal medyaya denetim getiren bir yasa teklifi verdi TBMM Başkanlığı’na. Meclis’i sadece bunun için bile açabilirler ay sonunda. Hiçbir denetim, kontrol, fişleme, KHK, yasa yetmiyor. 

Kamuoyu araştırmalarına göre oy kaybediyorlar ve salgın sonrası netleşecek yıkımın maliyetinden çekiniyor olabilirler. Ama nihai hedefle, hedefe giden yolda çıkacak engelleri karıştırmamak gerek. Erdoğan bunca yıldır bütün engelleri aşıp iktidarda kalmanın bir yolunu hep buldu. 2017’deki anayasa referandumunda, daha sonuçlar kesinleşmemişken “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyebilecek kadar hem de. 

Muhalefetin çapını ölçtüğü en kritik an o akşamdı. Kılıçdaroğlu’nun “silahlı güçler vardı. Geri çekilmeye mecbur kaldık” mealindeki sözleri, bugün “de facto diktatörlük/ ılımlı totaliter” diye tanımlanan rejimin de en önemli kilometre taşıydı.

Yani demem o ki, muhalefet geç kaldığı her adımda Charles Baudelaire’nin sözleriyle “hem cellat hem kurban” oluyor. En büyük bedeli de halklar ödüyor.

Muhalefet için daha ne gerekli acaba? İşsizler, yoksullar, açlar ordusu günbegün büyüyor. İşçiler korona ile açlık arasına sıkıştırılmış, cezaevleri muhaliflerle dolu, AKP tabanı eriyor ama muhalefeti durdurmak için “vatan haini” , “terör” suçlaması yetiyor. Yetmezse bir darbe safsatası ortaya atıyorlar. Darbenin âlâsı zaten uygulanıyorken…

Dolayısıyla şimdi sormak gerekir; muhalefetin iktidarın oy kaybetmesine ve seçimlere güvenmesine neden olabilecek bir siyasi ve sosyal ortam var mı? Ya da seçim yapmama, seçim sistemini değiştirme gibi bir durumda muhalefetin şikâyet etmek dışında hazırlığı var mı?

İktidarın bekçisiyle, SADAT’ıyla, Alaaddin Çakıcı’sıyla, yasalarıyla, KHK’siyle çok boyutlu hazırlık içinde olduğu açık. Muhalefet partileri ise hâlâ demokratik hukuk devleti için bir araya gelip ortak bir demokrasi mücadelesi vermek yerine seçim olması umuduyla sıcak koltuklarında oturuyorlar.

Çinliler “acayip zamanlarda yaşayasın” diye beddua edermiş ya, bize katmerlisi edilmiş. Hem acayip zamanda hem de acayip bir ülkede yaşıyoruz.
 

YAZARIN TÜM YAZILARI