Yazık bize… Yazık bu ülkeye…

Uzun yıllardır; Susurluk Skandalı’nın da 1980 Darbesi’nin de çok öncesinden beri siyaset-mafya çıkar ortaklığının bütün versiyonlarını izlemekle geçti ömrümüz.

Ne Sedat Peker, ne de andığı isimlerin hiçbiri yeni figürler değil. Bunları yetiştiren bataklık da…

Yine de çok önemli bir fark var : Süleyman Demirel’in “devlet bazen hukuk dışına çıkabilir” demek zorunda kalmasında ifadesini bulan yarım yamalak da olsa bir hukuk düzeninin varlığı.

Devlet, her zaman Ülkü Ocakları'nı kontrgerillaya eleman temin eden kaynak olarak kullandı, tetikçi olarak kullandı, kara para temininde kullandı, uyuşturucu ve silah kaçakçılığında kullandı, siyaseti dizayn etmekte kullandı, toplumu sindirmekte kullandı.

Dönemin ihtiyaçlarına göre bazen cilalayıp beyaz çoraplarını çıkarttı, bazen sırtını sıvazlayıp beyaz takke taktırdı.

Sedat Peker de, Alaattin Çakıcı da Mehmet Ağar da bazen ortak hedefe hizmet eden, bazen çıkar ve güç çatışmalarında karşı karşıya gelen benzer karanlık figürler.

Darbe öncesini ve darbe sonrası boşta kalan ülkücülerin çek-senet tahsilatçılığından, uyuşturucu kaçakçılığına; kriminal alanlara kayışlarını, devletle ilişkilerini daha geniş ‘sektörlere’ yaydıklarını izlemiş olanların özel istihbarata pek ihtiyacı olmuyor.

Yalnızca Susurluk Araştırma Komisyonu tutanaklarına ve Kutlu Savaş’ın raporlarına bakmak yeterli.

Bugün ise yeraltı dünyası temsilcilerinin, devletin ‘bazen’ hukuk dışına çıkarak kullandığı bir aparat olmaktan, iktidara ortak olma düzeyine terfi ettiklerini görüyoruz.

Sedat Peker’in anlattıklarına bakılırsa, pastadan pay kapma kavgasından ibaret değil, tanık olduklarımız. Güç odaklarının arasındaki siyaseti dizayn etme kavgasında etkili birer aktör olarak sahaya sürülmüşler.

Sedat Peker’in, kendisine yapılan operasyon nedeniyle Mehmet Ağar’ı hedefe koyarken, operasyonu yapan polislerin amiri Süleyman Soylu’yu es geçmesi elbette önemli.

Nitekim bu önemli ayrıntıyı herkes kendine göre yorumladı. Yurt içinden, yurt dışından çeşitli internet kanallarındaki gazeteciler, siyasetçiler, siyaset bilimciler pek çok tez ortaya attı. Muhtemelen bazıları iktidar içinden aldıkları istihbarata dayandırdılar, tezlerini.

Ama Peker-Ağar çatışmasının, Devlet Bahçeli’nin yeni anayasayı kamuoyuna açıkladığı bir zamana denk gelmesi konusunda bir yoruma rastlamadım. Belki benim gözümden kaçmıştır.

Anımsayacağınız gibi Bahçeli kendi anayasasını açıklarken, MHP’nin resmi sitesinden de “Türkiye'nin sorunlar yumağından kurtulması için tek yol kalmıştır. O da Milliyetçi Hareket Partisi'nin iktidarıdır" mesajı paylaşıldı.

Bahçeli bu cümleyi ilk olarak 2011 yılındaki seçim beyannamesinde kullandı. Bir yıl önce de MHP’li Semih Yalçın aynı cümleyi sosyal medyada paylaştı ve hemen arkasından pek çok MHP milletvekili sürdürdü. Tabii AKP’li Numan Kurtulmuş’tan başlayarak AKP’lilerden yanıt gecikmedi.

Bahçeli’nin ilkinde seçim propagandası olarak kullandığı sözlerin, ikincisinde doğrudan Bahçeli’nin ağzından değil Semih Yalçın kanalıyla ortaya atılması, Cumhur İttifakı arasındaki anlaşmazlıklara yönelik bir rest olarak görüldü.

Şimdi ise MHP’nin bu kurumsal çıkışının ve AKP’den bu kez ses gelmemesinin hangi pazarlığın ürünü olduğunu bilemiyoruz ancak, bu pazarlıkta Ağar ve Peker’in de rol üstlendikleri görülüyor.

Bahçeli’nin ilk günden bu yana doğrudan görev almayı reddedip, “sorumsuz ama yetkili” olmayı çıkarlarına uygun bulduğu ittifakta şimdi niye, hem de iktidarın en zayıf olduğu hatta içe doğru çökmeye başladığı bir dönemde “sorumlu” da olmayı göze aldığını açıklamak zor doğrusu. 

Buna gelmeden önce şunu ekleyeyim: Bahçeli’nin anayasa taslağını ortağından önce kamuoyuna açıklaması bir yana sunduğu anayasa taslağında öne çıkan bazı maddeler pazarlığın düğüm noktası gibi görünüyor.

Örneğin Bahçeli anayasasında iki cumhurbaşkanı yardımcısı olması talebi var. İşte tam bu noktada Peker-Ağar çatışmasının arka yüzüne ilişkin bazı ipuçları beliriyor.

Anladık da, Cumhur İttifakı’nın yeni bir anayasayı ne meclisten ne de referandumdan geçirme şansı yoksa, seçim propagandası olarak da işe yaramayacağı gerçeği ortadaysa o zaman pazarlığı başka yerlerde aramak gerekir herhalde.

Bu kadar kirli çamaşırın ortalığa serildiği, seçim kazanma olasılıklarının mümkün görülmediği bir süreçte Bahçeli niye enkazda sorumluluk üstlenmek istesin ki!

Görünen koşullarda bana en mantıklı gelen ve Cumhur İttifakı’na en uygun bulduğum ihtimaller arasında, sandığı ilelebet ortadan kaldırarak kalıcı bir rejime dönüştürmek için, MHP’nin Erdoğan’dan doğrudan yönetimde olmayı talep etmesi.

Bahçeli’nin resmi ortak olmak ve devlet kademelerini eşit paylaşmak karşılığında diğer bir vaadi ancak şu olabilir:

Zorunlu bir seçimde milisleriyle ‘aktif’ rol alarak sandıklarda denetim kurmak ve sandık sonuçlarını yok saymanın doğuracağı toplumsal tepkiyi bastırmada tüm güçlerini kullanmak.

Devlet Bahçeli söz konusu olduğunda öngörüde bulunmanın ne kadar zor olduğu malum olsa da bu sorunun üretilecek yanıtları arasında içimizi ferahlatacak tek bir tane var. O da; yapılması mümkün olmayan yeni anayasaya koyduğu şartlarla ittifakı bozacak argümanlar üretmeye başlama olasılığı.

Görüldüğü gibi bu olasılıkların tümünü boşa çıkaracak aynı derecede ‘aktif’ bir muhalefet gücünden söz edemediğimiz için, dileyelim sonuncusu gerçekleşsin.