Suç örgütü lideri Sedat Peker’le popüler kavramlar listemize giren ve uzun süre kalıcı olacağa benzeyen “çökme”, her ne kadar argo sayılsa da  tarif ettiği eylemi, tek bir sözcükle  o kadar iyi anlatıyor ki yerini dolduracak bir başka sözcük yok gibi geliyor.

“Çökme”nin zihnimizde yarattığı imgeler silsilesine bakın. Şiddet, her tür hukuk ve yasa dışı fiil, bir gücün bütün varlığı ile bir kişinin veya bir nesnenin üstüne abanması, yıkılması…

Bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde olan da tam bu. İktidar özel güvenliği, polisi, atanmış memurlarıyla Boğaziçi Üniversitesi’nin akademik özgürlüğüne, 150 yıllık bir kurumun kültürel birikimine,  bilim üretmesine karşı savaş açtı.

Bu savaşın ideolojik ve kültürel yanı dışında çok önemli bir kısmı da getireceği rantın büyüklüğü.

Boğaziçi Üniversitesi’nin kentin en güzel yerinde bulunması nedeniyle   gözü kamaşan malum “çökmeci ekipler” pusuda, Üniversitenin kendilerine teslim edilmesini bekliyor.

Ummadıkları biçimde hocalarıyla, öğrencileriyle akademik özerkliğe sahip çıkan, sermayenin emrinde bilim üretmeye karşı 6 aydır müthiş bir direniş gösteren Boğaziçililer belli ki iktidarı çok öfkelendirmiş.  

Son derece barışçı ve yaratıcı etkinlikler düzenleyen öğrencilerin üstüne polisi ve özel güvenliği salan atanmış  Rektör Melih Bulu’nun iktidardan bağımsız hareket etmediği ortada.

Arkalarına aldıkları siyasi güçle Anayasal haklarını kullanan öğrencilere öylesine ağır şiddet uyguladılar ki, Üniversite’nin hocalarından Can Candan, başından darbe alan bir öğrencinin, darp raporu almak için gittiği hastaneden beyin cerrahı olan bir hastaneye sevk edildiğini duyurdu.   

Okulun kapısına ordu yığan idare, kendisi gibi atamayla değil; ter dökerek, gece gündüz çalışarak, Boğaziçi’nde öğrenci veya akademisyen olma hakkı kazanmışları okula sokmuyor. Vahim ötesi.

Erdoğan’ın üç yıl önce hedefe koyduğu Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan bu şiddetin altında yatanı Boğaziçi Üniversitesi hocalarından Doç.Dr. Zeynep Gambetti çarpıcı biçimde üç maddede özetliyor:

1- Yegane sağlam duran akademik özerklik kalesini yıkarak üniversitelerin tamamını kontrol altına almak, 2- Bir türlü var edemedikleri yandaş organik entellektüeli üretmek, 3- Bilimi rantın ve talanın emrine amade etmek ve böylece kendi sermaye birikimlerini ‘bilimsel’ aura ile donatmak

Doç.Dr. Bülent Küçük de, Erdoğan’ın ülkeyi bir CEO gibi yönetmek istediğine ilişkin sözlerine atıf yaparak, şunları söylüyor.

Böylesi bir ortamda farklı ve özerk hiçbir yapının kalması istenmediği gibi, herkesin yararına bilimsel bilgi üretmek de bir ayrıntıya dönüşüyor. Sosyal bilimleri ve sanatı kapsayan eğitim ve kültür kurumlarının tamamının ürettiği bilgi, ‘faydalı’ ve değişim değeri olan meta ve hizmet üretmediği veya piyasaya eleman yetiştirmediği müddetçe, bir karın ağrısı olarak görülüyor.”

Akademisyen Küçük, Gazete Duvar’a verdiği röportajın devamında ise “kültürel hegemonya” kuramamaktan yakınan Erdoğan iktidarına adeta ayna tutuyor.

Türkiye’de siyasi, toplumsal ve ahlaki çöküşün bu şirket mantalitesinden kaynaklandığını düşünürsek akademinin geleceği nihai durum da bir çöküş olacaktır. Çünkü, eski bürokratik rejimi ikame eden yeni şirket devlet, ne öngörülebilir bürokratik ve hukuki rasyonaliteye sahip, ne kurduğu iktisadi birikim rejimi kendisini yeniden üretebilir bir kapasiteye erişebilmiş ve ne de kendini ahlaki ve normatif olarak tahkim edecek yeni müstakil kültür ve eğitim kurumlarını inşa edebilmiştir.”

Bu saptamayı doğrulayan bir örnek de olmayan Hukuk Fakültesi’ne dekan atanması olmuştu. Montrö Anlaşması’nın feshedilmesini, Kanal İstanbul’un yapılmasını savunan Selami Kuran’ı ilginç projeleri ile de anımsıyoruz.

Selami Kuran’ın, otomotiv sanayi ve uzay çalışmaları enstitüleri kurmak gibi hayalleri, akademisyenlerin “bilimi rantın ve kendi projelerinin hizmetine sunma amacı taşıyorlar” tespitinin doğrulaması gibi.

Tabii bir de bu ‘vizyoner’ şahsın Selman Öğüt ile ilişkisine değinmeden geçmemek gerekir.

Meğer, Selami Kuran AKP içindeki “Pelikancı” ekipten Selman Öğüt’ün tez hocasıymış. Üstelik, Öğüt’ün yüksek lisans tezi intihal iddialarıyla gündeme gelmişti.

Akademilere ‘çökme’nin yollarından biri de bu. Ama daha doğrudan, binasına, arazisine “çökme” planları olduğu duyumları da var.

Doç.Dr. Zeynep Gambetti de aynı noktaya işaret ederek “Hisarüstü ve Kilyos kampüslerinin bulunduğu yerler, cazip spekülasyon alanları. Hatta Saray’ı inşa eden Rönesans Holding’in adı geçiyor.”

Nitekim Şubat ayında Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ da “Hikâyenin sonunda Boğaziçi Üniversitesi, şimdiki yerinden, güya daha modern bir kampüse mi taşınacak? Nihai amaç her zaman olduğu gibi rant ve para mı?” diye sormuştu.

Yanıtı fazla gecikmedi. Atanma nedenlerinden biri olan İnşaat işleri için kolları sıvayan Bulu, Özdağ’ın açıklamasından bir ay sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Mülkiyeti Boğaziçi Üniversitesi’ne ait Etiler’deki Uçaksavar Lojmanlarının yıkılması için bakanlıkla ön mutabakata varıldığını duyurdu.

Diyeceğim o ki, Sedat Peker’in “çökme” hikayelerine gösterdiğimiz ilginin çok daha fazlasını, gözümüzün önünde dört koldan çökülmeye çalışılan Boğaziçi Üniversitesi hak ediyor.