İktidarın, seçim sistemini değiştirerek baroları parçalama ve savunmayı etkisizleştirme hedefine karşı yürüyen baro başkanlarına yönelik dayak, küfür, hakaret, tehdit dolu saatleri naklen izledik. 

Hepsi bu da değildi, açlığa ve susuzluğa mahkûm edildiler, 27 saat boyunca yakıcı güneşten, sağanak yağmurdan korunmalarını hatta oturmalarını sağlayacak bütün olanakları yok ederek, yıldırmaya çalıştılar.

Baro başkanları kadar bilemem elbet ama tamamının toplamına gözaltı, eziyet ve işkence deniyor sanırım.

Hani şu bildik gözaltında ayakta bekletme, tuvalete gitmeye izin vermeyerek altına yapmasını sağlama, aç ve susuz bırakma, uyumasını engelleme, tehdit, aşağılama, dayak gibi uygulamaların açık havaya uyarlanmış haliydi bir tür.

Daha birkaç gün önce benzer uygulamaları HDP yürüyüşünde gördüğümüzden, milletvekilliği dokunulmazlığını hiçleyen polis devletinin baro başkanlarına yönelik tutumlarına, onlar kadar şaşıramadık doğrusu.

Düşünün ki, yaklaşık 125 bin avukatı temsil eden 60 civarında baro Başkanının içinde sosyal demokrat, solcu, ulusalcı olduğu kadar, hatırı sayılır ölçüde iktidarın siyasi görüşüne yakın, muhafazakâr ve milliyetçi hukukçu vardı. Daha açık ifade etmek gerekirse MHP’li ve AKP’li başkanlar da iktidarın hazırladığı baro yasasına karşı yürüyüşte yer almıştı.

Örneğin sosyal demokrat kimliği ile bilinen baro başkanları ile Afyon, Samsun, Yozgat, Konya, Sinop gibi muhafazakâr kimliği ile bilinen barolar omuz omuza yürümüştü. Anıtkabir’de yaklaşık 15 baro başkanıyla fotoğraf veren TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun kendilerini yanlış yönlendirdiğini söyleyen bazı baro başkanları ise Feyzioğlu’na tepki göstermişti. 

Bu süreçte Feyzioğlu’nun gülünç rol kapma hamlelerine, tasarının arkasında bizzat imzası olduğu iddialarına hiç girmeyeceğim. 

Kendisi hakkında peş peşe yazdığım iki yazıda (Elçi ve Kozağaçlı ‘terörist’ Metin Feyzioğlu ‘Başkan’ ve Haddini aşan bir yazı) yeterince yer vermiştim. 

Avukat Kemal Aytaç, söz konusu yasa tasarısına karşı 80 baronun ortak imzasıyla yayımlanan bildiriyi anımsatarak, farklı siyasal eğilimdeki baroların ortak paydada buluşabilmesini “Buradaki ittifak tamamen hukuksaldır. Savunmanın bağımsızlığı ve avukatlığın onuru için 60’dan fazla Baro birlikte mücadele verdi. Evrensel değerler ve demokrasi paydasında buluşuldu” cümleleriyle değerlendiriyor. 

Yürüyüşün can alıcı yanlarından biri, hukukçulara “yasalara uyun” diye yumruk ve kalkan sallayarak yasaları çiğneyen polisler olduğu kadar, iktidar ittifakıyla paralel görüşteki avukatların da aynı muameleye maruz kalmasıydı. Çoğu belki de iktidarın sopasıyla ilk kez karşılaştı. İktidar ittifakının, katman katman yaydığı şiddet ve adaletsizlikten kendi toplumsal tabanı da elbette azade kalmıyor. Rejimin ruhu gereği… 

Asıl söylemek istediğim; siyasal yelpazenin bu kadar farklı yerlerinde duran baroların evrensel hukuk ve savunma hakkı için bir araya gelebilmesi ve birlikte yol yürümesinin, son zamanlardaki en umut verici gelişmelerden biri olduğu idi. 

Barolar demokratik hukuk devleti olmanın en önemli ayaklarından biri olan savunma hakkına sahip çıkarak, katledilen madenciler, tekmelenen yoksullar, tarikat yurtlarında istismar ve şiddete uğrayan çocuklar, dosyası kapatılmaya çalışılan Nadira, Şule, Gülistan için yürüdüler. Hangi siyasi görüşten olursa olsun adalet arayanlar için yürüdüler. 

Ama 14 avukat tutuklanırken sessiz kalmalarını yok sayarsak eksik bırakmış oluruz. ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve 14 avukata operasyon yapıldığında, şu anda ölüm sınırında olan avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal tutuklandığında, Feyzioğlu "Polisin öldürdüğü DHKP-C teröristinin üzerinden çıkan listede tutuklanan bazı avukatların adı geçtiği söyleniyor. Ben bu listenin değersiz olduğunu söyleyemem” açıklaması yaptığında barolar meslektaşlarına sahip çıksaydı keşke. Nabız yoklayarak ilerleyen iktidarın bugün bu yasayı gündeme getirmesi kolay olmazdı herhalde.

Savunma hakkına tehdit yalnız barolara yönelik tasarıdan ibaret de değil. Ne yazık ki yeni yargı paketinde hâkimlerin yetkisi daha da genişletilerek savunma sembolik hale getiriliyor. Örneğin sanık lehine delillerin kabul edilip edilmemesi, duruşmanın kapalı yapılıp yapılmaması gibi kararlar hâkimin yetkisine bırakılıyor. Dahası ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla duruşmaya katılımda "tarafların rızası" yerine "taraflardan birinin talebi" yeterli olacak. Yani hukukun temel ilkesi olan “yüz yüzelik” devre dışı bırakılıyor. 

Rejim birbirini tamamlayan yasalarla kendini tahkim ederken vakit daralıyor. Tüm toplum kesimlerinin yürümesi, hatta daha hızlı yürümesi gerek.