Artı TV programcısı Erk Acarer, 7 Temmuz’da Almanya’nın Berlin kentinde bulunan evinin bahçesinde üç kişinin saldırısına uğradı. Hemen ardından ‘jitemkurt’ adlı hesap, Avrupa’da yaşayan 21 muhalif gazeteci, sanatçı, aydın ve yazar hakkında infaz listesinin olduğunu duyurdu.

Önceki gün Erk Acarer’in evinin bahçesine “Sen bekle” yazılı tehdit mesajı bırakıldı.

Şimdi de Alman polisi, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a muhalif 55 kişilik bir liste bulunduğunu ve bu listede adı geçen kişilere suikast yapılacağı uyarısında bulundu.

Artı TV ve Artı Gerçek Yayın Yönetmeni Celal Başlangıç’ın evine gelen iki polis, 55 kişilik bir infaz listesi olduğunu duyurarak, can güvenliğinin tehlikede olduğunu bildirdi. Alman polisi listedeki diğer isimler hakkında bilgi vermedi.

Celal Başlangıç, yaptığı açıklamada yoğunlaşan tehditlerin nedenini gayet net söylüyor:

“AKP artık yarattığı illüzyonla iktidarı elinde tutmayı başaramıyor, artık halka anlatacağı herhangi bir başarı hikâyesi de kalmadı. Medyayı tamamen elinde tutarak ve ele geçirerek bir illüzyon yaratmaya çalışıyor. Muhalif medya, bu illüzyonu bozuyor. İktidarda kalabilmesi için yurt içinde yurt dışında muhalif olan herkese saldırıyorlar.”

Bir gazetecinin kendini koruması mümkün olmayacağına göre, asıl görev ve sorumluluk elbette ki Alman Devleti’ne düşüyor.

Ama bu infaz listelerini hazırlayan, hedef gösteren, tehdit edenlerin emir aldığı makamlar ülke yönetimiyle bağlantılıysa Türkiye’deki yetkililere, medyaya, siyasetçilere düşen görevleri, sorumluluğu sorgulamadan geçiştirecek miyiz?

Üstelik Alman yetkililer yetersiz gibi görünse de en azından bir soruşturma yürütüyor, hedefteki isimleri belirliyor. Ya Türkiye’deki listeler? Kimlere kimleri infaz etme emirleri verildiğini, kaç kişinin yaşamının tehdit altında olduğunu hiç bilmiyoruz.

İktidar çeperinin dışında olanlar, siyasi yelpazenin neresinde durursa dursun artık açık hedef. Levent Gültekin’den Sabahattin Önkibar’a, Yavuz Selim Demirağ’dan İdris Özyol’a, Orhan Uğuroğlu’dan yerel basında çalışan sayısız gazeteciye…

Siyasileri de kapsayan bu sindirme, susturma, imha etme politikasının örneklerini İYİP Genel Başkanı Meral Akşener’in danışmanı Murat İde’nin, Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’ın ölümden döndüğü organize işlerde gördük. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na defalarca yapılan suikast girişimlerinde de…

Tehdit altındaki bütün gazetecilerin, politikacıların, sivil toplum aktivistlerinin ortak noktası iktidara muhalif olmaları. Gel gör ki, herkes kendisi için hak, hukuk, adalet talep ediyor. İktidarın güç aldığı, kaldıraç olarak kullandığı püf noktası da bu.

55 kişilik ölüm listeleri ortalıkta dolaşıyor, JİTEM hesabından herkese tehdit yağıyor ama muhalefet partilerinden güçlü bir söz ve eylem duyulmuyor.

Hadi onları geçtik. Ya medya?! Ya sivil toplumcular?! Hani muhalif, bağımsız, gerçekleri aktarma iddiasındaki gazeteciler nerede?

Artı TV’nin adını anmadan, şiddete uğrayan, gözaltına alınan Artı TV muhabirlerine ilişkin haberleri “bazı gazeteciler de şiddete uğradı” diye geçiştiren “medyanın ablası” ve ait olduğu kurum mesela?

Kendilerini “muhalif” kategorisinde konumlayan televizyonların, internet medyasının, hatta iktidar “mağdur”u gazetecilerin suskunluğu, görmezden gelişi dehşet verici.

Aslında bildiğimiz bir gerçeğe; siyasal angajmanı olmayan medya oluşumunun parmakla sayılacak kadar az olduğuna bir kez daha tanık oluyoruz.  

“Denge” politikasının sızmadığı, yayılmadığı, kirletmediği dünya görüşü kalmamış gibi.

Kürtlere yönelik adaletsizliğe, haksızlığa bültenlerinde yer veren gazeteci ve kurumlara, resmi ideolojiye paralel olarak “öteki” muamelesi yapan, buna karşın torba davalardaki haksızlık ve adaletsizlikleri dile getirmeyi “cesaret”, ikiyüzlülüğü “demokrat, solcu” kılıfıyla sunan medyanın ‘muhalif’ sayıldığı ülkede böyle bir rejimin yıllardır sürdürülebilir olması doğal sonuç.

Resmi ideolojinin şu ya da bu ölçüde, Saray medyası dışındakilerce de taşınıyor, topluma yayılıyor, pompalanıyor oluşunun sonucu değil mi, Kürt tarım işçilerine sistemli saldırılar, linç girişimleri karşısında toplumun güçlü refleksler göstermeyişi. Aynı sistematikle Kürt basınına, Kürt siyasetçilerine yönelik saldırılarda da…

Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik hukuk devleti hayali kimsenin ağzından düşmüyor ama mesele yüzleşmeye, söz ve eylem birliğine gelince herkes “ama”larla başlayan gerekçelere, kendi “öteki”lerine sarılıyor.

Oysa dünya basın tarihine geçen örnekler var. 1982’deki Falkland Savaşı’nda BBC’nin tutumu en bilinen örneklerden. Savaş sırasındaki yayınlarında koşulsuz bir tarafsızlık sergileyerek, hem İngiltere, hem de ‘düşman’ Arjantin açısından kayıpları, yenilgiyi ve üstünlüğü eşit olarak verdi. “Ulusal çıkar” baskılarına rağmen asla ödün vermedi.

Daha da ileri giderek, yayın ilkelerine “terörist” sözcüğünün kullanılmaması şartını getirerek, tarafsız haberciliğin önünü kesecek kavramları haber dilinden çıkardı.

Medyanın bu gelişmişlik düzeyine gelmediği, muhalefetin ‘muhalif’ , sivil toplumun ‘sivil’ olmadığı bir ülkede, daha çok infaz listeleri, suikastlar görür, daha çok AKP-MHP versiyonlarıyla yönetiliriz.