Metin, Recai ve ‘Basında 78’liler’



Artı Gerçek

Metin, Recai, on yıllar geçse de başka gazeteciler hep aynı ellerin, aynı odakların, aynı katillerin hedefinde oluyorlar.


9 Ocak 1996’daki Özdemir Sabancı cinayetinden bir gün önce 8 Ocak’ta haber takibi yaparken gözaltına alınan Metin Göktepe’nin cenazesi, Sabancı Center baskınıyla aynı gün bulundu. Ve ne yazık ki medya, devletin “amiral gemisi” Hürriyet başta olmak üzere, Metin Göktepe’nin katledilişini adeta görünmez kılarak, manşetlerini Sabancı suikastına ayırdı.

O dönemde Kanal D’de yayınlanan Prizma programının editörlüğünü yapıyordum. Med Yapım’da hazırlanan programı Nurseli İdiz sunuyordu. O haftaki Prizma programında Metin’in işkenceyle öldürüldüğünü anlatan bir dosya hazırlamakta kararlıydım.

Med Yapım’ın sahibi Fatih Aksoy’u ikna etmenin ve Kanal D’de yayınlatmanın zor olduğunu biliyordum. Malum 90’lı yıllar…

Habercilik üzerine uzun tartışmalar sonucu önceden görmek üzere anlaştık.

Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutukluların cenazesini izlemek üzere gittiği Alibeyköy'de, yüzlerce kişiyle birlikte gözaltına alınıp Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürülen Metin Göktepe’nin orada, işkenceyle öldürüldüğünü henüz yazan çizen yoktu.

Bu gerçeği doğrudan ifade edemeyeceğim için filmlere başvurdum. Şili’de darbe döneminde stadyumlara toplanan ve zorla kaybedilenleri anlatan Costa Gavras’ın Missing (Kayıp) ve bir gazetecinin askerler tarafından vurulduğu sahneyi finalde kullandığım Roger Spottiswoode’un Ateş Altında (Under Fire) filmleri kurtarıcım oldu.

Göktepe’nin öldürüldüğü hafta yayınlanan program gerçeği ifade etmesi ve gündemi Metin Göktepe’ye çekmesi ile yaygın medya ve ekranlarda bir ilkti.

Metin’in öldürülüşü beni 16 yıl öncesine götürmüş ve Recai öldürüldüğünde yaşadığım travmayı tekrarlamıştı.

Yazarlarımızdan Ragıp Zarakolu’nun “Basında 78’liler” başlıklı köşe yazısı da ne ilginçtir ki Metin Göktepe’nin ölüm yıldönümüne denk geldi ve Recai’yi yeniden hatırlattı.

Zarakolu sanırım Recai’nin öldürülmesine ilişkin ayrıntıları bilmediğinden ve muhtemelen 1997’de yayımlanan “Vatan yahut Susurluk” adlı kitabımdaki ilgili bölümü de okumadığından eksik bilgi vermiş.

Bu arada Zarakolu’nun yazısında görsel olarak kullanılan Demokrat gazetesinin manşet haberindeki imzanın bana ait olduğunu da belirteyim. Sıkıyönetim döneminde bir askeri mahkeme kararında ilk kez “Osman Mehmet Önsoy işkencede öldürüldü” tespiti yapıldığı gibi İstanbul Sıkıyönetim Başsavcısı Süleyman Takkeci hakkında da “görevi ihmal” suçlaması yapılmıştı. 

Konuya dönersek Zarakolu yazısında “Akşam Fatih’te evine gitmek üzere İnci Hekimoğlu ile birlikte gazeteden ayrıldı. Ve bir daha gelmedi” ifadesini eminim fazla düşünmeden kullanmış.

Artı Gerçek’te ölüm yıldönümünde Recai’ye ayırdığım yazının bir bölümünü aktarayım, hem Zarakolu hem de okurlar için yararlı olacağını düşünüyorum.

O gün, Sevgi bende kaldığı için birlikte çıkmış, kapının önünde Recai ve 4-5 arkadaş daha karşılaşmıştık. Yani Ragıp’ın zannettiği gibi ne birlikte çıkmış ne de Fatih’e ikimiz yalnız gitmiştik.

O gün özetle şöyleydi:

Recai Ünal arkadaşımdı, dostumdu. İkimiz de Demokrat Gazetesi’nin heyecanlı, amatör gençlerindendik. O polis muhabiriydi, ben de sıkıyönetim mahkemelerini izliyordum. Dolayısıyla ikimiz de faşistlerin tanıdığı ve kolay erişebileceği insanlardık. İkimiz de Fatih’te oturuyorduk. İşten geç döndüğümüzde beni evi bırakır, çoğu zaman da sabah uğrar, birlikte gazeteye giderdik.

Onu son görüşüm, 1980’nin 21 Temmuz gecesiydi. İşten o ve birkaç arkadaş birlikte çıkmış, Gülhane Parkı’nda bir süre oturmuştuk. Sonra da herkes evlerine dağılmıştı. Sanat servisinde çalışan Sevgi, ben ve Recai birlikte Fatih otobüsüne binmiş, biz ondan iki durak önce inmiştik.

Evde, televizyonu açtık. Gece haberlerinde, çuval cinayetlerinden birini daha sıradan bir haber gibi sunmuştu spiker. Ülkücüler kaçırıp öldürdüklerini çuvala koyar ya da battaniyeye sararak kendi kurtarılmış bölgelerinde bir yere atarlardı. Fatih-Karagümrük ve Şişli-Mecidiyeköy hattı ‘battaniye cinayetleri’yle meşhurdu. Ama mahalle sakinlerinin bile tanıklık edebileceği o merkezler, polis tarafından asla bulunamıyordu.

Ertesi günü en yakınımızdaki insanın, Recai’nin de bu cinayetlerden birine kurban gittiğini öğrenecektik.”

Metin, Recai, on yıllar geçse de başka gazeteciler hep aynı ellerin, aynı odakların, aynı katillerin hedefinde oluyorlar.

Bugün değişen tek şey yöntem. Artık doğrudan öldürmeyip, cezaevlerinde azar azar ölüme terk ediliyorlar.

Çin’den sonra cezaevlerindeki gazeteci sayısıyla ikinci sıraya yükselerek utanç listesine hep yenisini ekleyen bir ülkede yaşıyoruz.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RFS), 2019 Basın Özgürlüğü İndeksi'nden alıntılar yaptığı raporunda özellikle politikacıların gazetecilere yönelik nefret söyleminin korku ve tehlike yarattığının altını çizdi. Ve basın özgürlüğü listesinde 180 ülke arasında Türkiye'nin 150 ülkenin gerisinde kaldığını belirtti.

Basın özgürlüğü ile doğrudan bağlantılı; yargı bağımsızlığının yok oluşu, insan hakları ihlalleri, gelir dağılımı eşitsizliği gibi kategorilerde de uluslararası listelerde üst sıralara yükselmeye devam ediyoruz.

AB ülkeleri içinde kişi başına düşen polis ve jandarma sayısı ile rekor kırarken hâlâ yeni güvenlik kadroları için “yaratıcı fikirleri” devreye sokmaya çalışan bir ülkede gazeteciler ilk hedef olsa da tek hedef olmaz.

Bugün suskun kalan siyasiler başta olmak üzere…