103 emekli general ve “Deniz Aslanları”nın bildirisini, AKP MHP blokunun yeni bir “Allah’ın lütfu” fırsatına çevirmek için coşkuyla köpürtmesini izlerken son derece tehlikeli başka gerçekler önümüzde ‘resmi’ geçit yapıyor.

Bildirinin niyetinden, devlet içindeki gerilimden, NATO - Avrasya kutuplaşmasından, sermaye içindeki çelişkilerden bağımsız olarak görünen o ki, AKP devletinin siyasetin göbeğinde konumlanmamış tek bir kurumu kalmamış. İçişleri Bakanlığı’na bağlı jandarmadan polis teşkilatına, TSK’den sahil güvenliğe her biri “Biz buradayız”, “Hodri meydan” dedi.

Öte yandan olup bitenlerden bir sonuca varmak mümkün olamasa da gidişatı çözümleyebilmek için emekli generallerin bildirisini tek başına değerlendirmek yeterli olmaz.

Erdoğan’ın toplumun, özellikle de İstanbul halkının çok yüksek oranda karşı çıkmasına rağmen dayattığı “Kanal İstanbul” meselesi ile başladı tartışma. Bu ısrarın altından çıka çıka “Montrö” çıktı. Üstelik Meclis’e darbe yapılarak İstanbul Sözleşmesi’nin tek imzayla feshedildiğinin açıklanmasının ardından. 

Meclis Başkanı Mustafa Şentop’un “Cumhurbaşkanı Montrö dahil bütün uluslar arası anlaşmalardan çekilme yetkisi vardır” açıklaması üzerine yandaşlar da kalemlerine sarılıp bildik test yöntemi olarak konuyu toplumun önüne attı.

Şentop’un bu cesareti bulduğu makam tabii ki cumhurbaşkanlığıydı. 2019’da Erdoğan Kanal İstanbul tartışmalarına ilişkin "Montrö'nün ne kazandırdığını ve ne kaybettirdiğini anlatacağız" demiş, ancak koşullar henüz olgunlaşmadığından Saray Sözcüsü Kalın hemen düzeltme yayınlamıştı.

İstanbul Sözleşmesi’nden yasalar zorlanarak çıkılmasının bir nedeni de Erdoğan’ın kendi kendine yazdığı bu yetkiyi nereye kadar kullanabileceğini sınamasıydı.

Ortada ilginç bir tablo var.

Dünya basınında Türkiye’nin iflasından bahsedilecek hale gelmiş bir ekonomik tıkanma, ekonomik çöküşün mecbur ettiği Avrupa ve ABD ile ilişkileri düzeltme ihtiyacı ile Avrasyacıların Türkiye’yi Doğu Bloku’na dahil etme siyaseti arasında yükselen gerilim saklanamaz hale geldi.

İktidar ortakları arasındaki çatışma sermaye kesiminde de görünür oldu. MÜSİAD Asya ekonomilerini işaret ederek “kırmızı çizgimiz faizdir” derken TÜSİAD “ Şeffaflık, hesap verilebilirlik, kurumsal özerklik, istişare, çoğulculuk, mutabakat, laiklik” vurgusu yaparak iktidara sert eleştiriler yöneltti.

Bu zincire bir halka daha ekleyelim: MHP ortağını baskı altına alarak HDP hakkında kapatma davası açtırdı. Hem de “çözüm sürecini” kapsayan gerekçelerle.

Anayasa Mahkemesi bu davayı açarsa, HDP’li siyasetçilerin yanlarındaki sanık sandalyesine Erdoğan’dan başlayarak çok sayıda AKP’liyi oturtacağı gün gibi açık.

AKP’lileri yargılayacak makam olmasa da, sürecin bütün ayrıntıları ortaya dökülecek, kamuoyu Erdoğan ve diğerlerinin emir ve taleplerini öğrenecek. Dolayısıyla iktidarın yaslandığı milliyetçi kesim nezdinde kuşkusuz çok önemli itibar kaybına uğrayacak.

Kendi tabanı kalmamış Devlet Bahçeli’nin, hızla erise de halen kitle desteği olan ortağını, dolayısıyla bol keseden kullandığı gücünü borçlu olduğu partiyi riske atmasının nedenleri de tartışmaya eklenmeli.

NATO-Avrasya kutuplaşmasının Bahçeli cephesinden gelen en vahim hamlesi ise Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını istemesi oldu.

Bahçeli’nin, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olma sayısı ile ilgili muğlaklığı ortadan kaldırmak ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını garantiye almak istediği tezi muhalefet partilerince kabul görse de, üyelerinin tamamının iktidarca belirlendiği bir mahkemeden söz edildiği unutulmamalı.

Ukrayna başta olmak üzere Rusya ile ABD arasında, ABD ile Çin arasında; kimi uzmanların bir tür “soğuk savaş dönemi” diye nitelediği dünya konjonktürü iktidarı tarafını seçmeye zorluyor.

Trump döneminde olduğu gibi Rusya ile ABD’yi birlikte idare edemeyeceği koşullar, iktidar içindeki tarafları da tutum belirlemeye zorluyor.

Bu çatışma demokratik kamuoyunu yakından ilgilendiriyor, ilgilendirmeli.

Her iki tarafın da diğerini darbecilikle suçlayıp ortaklaşa Kürtlere, solculara ve demokratlara darbeyi alkışladığı gerçeği ortada dururken, her iki taraf da darbe yapabilme gücünü tekeline almak üzere çatışırken demokrasi, hukuk ve eşitlik diyenler muhalefet partilerini Meclis’ten çekilmeye çağırmalı.

Her gün “Meclise darbe yapıldı”, “bu bir sivil darbedir” diye açıklama yapan muhalefet partileri arasında eğer iktidar içi çatışmadan yarar bekleyen varsa diyecek bir şey yok. Ama seçmene vaatleri gerçekse şimdi göstermenin tam zamanı. İYİP ve CHP’nin yapması gereken, bu çatışmanın değil halkların tarafında yer alarak, Meclis’i boşaltmak ve iktidarı erken seçime zorlamak olmalı. HDP’den söz etmiyorum çünkü tek başına böyle bir karar alması siyaseten intihar olur.

Muhalefetin alacağı böyle bir karar iktidarın meşruiyetini tümden kaybetmesini sağlarken, halktaki güven ve umut arayışını muhalefete yönlendirir.

Hatta sonucu masa başında belirlenmiş bir seçim yerine kontrolü sağlanmış bir seçim yapmanın da yolu açılır.