HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 12 Mayıs günü eşi Başak Demirtaş aracılığıyla aralarında gazeteci, yazar ve sanatçıların olduğu çok sayıda kişiye bir mektup gönderdi.

Bir “Aydınlar Heyeti” kurulmasını öneren Demirtaş söz konusu mektubunda “aydınların” toplumsal ve siyasal muhalefeti ortak bir hayal etrafında buluşturmaya, birlikte mücadele ve beraber inşa ortamı yaratmaya çağırıyor. 

Peki Kasım 2016’dan beri hapiste tutulan Demirtaş’ın mektubunun gerçekten bir muhatabı, böylesi bir entelijansiya var mı? Demirtaş neden “aydınlara” böyle bir çağrı yapma gereği duydu? KHK’lı akademisyen, felsefe profesörü Nilgün Toker’le Demirtaş’ın mektubunu ve Türkiye’deki “düşünce krizini” konuştuk…

Selahattin Demirtaş geçtiğimiz hafta bazı isimlere mektup göndererek çıkış yolu bulmak üzere aydınların bir araya gelip inisiyatif almalarını istedi. Demirtaş bir Aydınlar Heyeti” kurulmasını da önerdi. Sizce Türkiyede böylesi bir çağrıya karşılık verebilecek bir münevverler grubu, yahut entelijansiya var mı?

Selahattin Demirtaş’tan mektup almadım ama mektubu gönderdiği isimlerin önemli bir kısmının bizim gibi Barış Akademisyeni olduğunu duydum. Bu Suça Ortak Olmayacağız metnine imza attığımız dönemde de aydın sorumluluğu çok tartışılmıştı. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de bir aydın tipi var elbette. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli gibi, hapishanelerdeki açlık grevlerinde, belli kriz anlarında müdahil olan, inisiyatif alan aydınlar hep oldu. Dolayısıyla belirleyici soru bir entelijansiya olup olmadığı değil, onu dinleyen, entelijansiyanın varlığını önemli kılan bir toplum olup olmadığıdır. Yoksa kamusal sorumluluk yüklenmeye hazır kültürel sermaye özneleri olduğu çok açık. Demirtaş’ın mektup yolladığı isimlerin de bu anlamda sorumluluk almaya hazır olduklarından ve bunu yapmaya çalışacaklarından kuşkum yok. Bu insanlar aldıkları sorumluluğun bedelini de ödemeye hazır olabilirler. Ama dediğim gibi, esas mesele toplumun buradan çıkacak sese kulak verip vermeyeceği.

Kulak vermez mi?

Bundan çok emin değilim. 

Fakat tıpkı Türkiye toplumu gibi entelijansiya içinde de, AKPnin çeşitli hamleleri sonucunda çok ciddi bir bölünme, parçalanma yaşanmadı mı?

Zaten entelijansiya içinde homojenlik bekleyemezsiniz. Bu insanlara aydın, münevver veya entelijansiya dememizin nedeni, bir farkta durabiliyor olmaları. Toplumdan beklediğiniz ortaklığı bu kesim içinde arayamaz, arasanız da bulamazsınız. Bulamamalısınız da. Ama belli durumlarda, krizlerde kolektif davranıp davranmamaları temel bir meseledir. 

KONUŞMA, İLETİŞİM KURMA, TARTIŞMA KONUSUNDA AĞIR BİR KRİZ YAŞANIYOR

Türkiyede belli krizlerde kolektif hareket eden bir entelijansiya var mı?

Hakkını yemeyelim, ortak hareket edilen zamanlar oldu. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni böyle bir olaydı mesela. Ortaklaşılabilecek konular kadar, o konuya müdahale etmede, yani eylemde de ortaklaşmak, bunun için bir müzakere sahası yaratmak gerekiyor. Dünyada, ama özellikle de Türkiye’de müzakere sahası, konuşma, iletişim kurma, tartışma konusunda çok ağır bir kriz yaşanıyor. 

Neden?

Hem siyasal hem sivil alan ve üniversiteler esasen kapalı olduğu için yaşanıyor bu kriz. Üniversite aslında kendine özgü ilkeleri olması gereken bir kamusal alandır. Fakat Türkiye’de siyasal alan, sivil alan, üniversiteler kapalı. Ortaklaşmak ancak karşılaşmakla ve tartışmakla mümkün olduğuna göre, bu kapalılık halinin ortaklaşma krizine dönüşmesi işten bile değil. Dolayısıyla iş tek taraflı beyanlara kalıyor. Bir kişi, bir aktör bir beyanda bulunuyor ve tartışma sahası olmadığı için insanlar o beyanın lehine veya aleyhine tutum almaya başlıyor. Böylece kutuplaşma, anlaşamama kaçınılmaz hale geliyor. Hem toplumsal hem de entelektüel bir ortaklaşmayı mümkün kılacak bir ortamdan yoksunuz. 

ARTIK MAZLUMLA ZALİM ARASINDA HAREKET EDİLEBİLECEK BİR ALAN YOK

Güçlüyle güçsüz, zalimle mazlum, haklıyla haksız, dolayısıyla devletle toplum arasında orta yolu bulmaya çalışan aydın tipolojisi sanki mazide kaldı, değil mi?

Hayır, bu insanlar tek tek de olsa hâlâ varlar. Fakat şu anda devletle iktidarın özdeşleştiği faşizan nitelikli yönetim biçimi, kendisi dışındaki herhangi bir muktedirlik alanına hayat tanımıyor. Son on yılın bütün olayları bunu gösteriyor. “Belediye seçimlerini kazanabilirsiniz ama muktedir olamazsınız” diyor iktidar. Kendi tahakküm kapasitesini en ufak şekilde zorlayacak hiçbir muktedirlik alanı bırakmıyor AKP. Oysa devletle toplum, mazlumla zalim arasındaki dolayımda konuşacak olanların da bir yapabilirlik kapasitesine ihtiyacı var. Dolayısıyla mesele aydınların varlığı değil, hareket edebilecekleri bir alanın olup olmadığı. Bana göre artık mazlumla zalim arasında bir dolayım, hareket edilebilecek, tartışılabilecek bir alan yok. 

O halde Demirtaş’ı böylesi bir çağrı yapmaya iten saik şey nedir?

Siyasi aktörler tam da iktidarın toplumla arasında herhangi bir dolayım bırakmadığı anda kendini gösterir. Demirtaş böyle bir aktör. Tüm tahakküme rağmen yapabilirliği, yapılabilirliği göstermesi açısından Demirtaş bir hat çiziyor. Kendisi hapiste olduğu halde etkili bir siyasi aktör, hatta bir lider olmayı sürdürürken, herkesin yapabilirlik için çabalaması gerektiğini düşünüyor ve bu konuda son derece haklı. Çünkü Demirtaş, “siz yapabilir olduğunuzu ilan etmediğiniz sürece, yapılamaz” diyor aslında. “Bedel ödediniz ve ödeyeceksiniz ama yapmaktan vazgeçemezsiniz” mesajı verirken haklı olarak kendinden yola çıkıyor. Zaten yapabilir olduğumuzu göstermekten başka bir çıkar yolumuz olmadığına ben de inanıyorum. 

DEMİRTAŞ ENTELİJANSİYAYI SORUMLULUĞA DAVET EDİYOR

Ne, nasıl yapılabilir?

Neyi nasıl yapabileceğimize dair şu anda yeterli fikre sahip değiliz. Demirtaş’ın hitap ettiği aydınlar, şu ana kadar yaptıkları her şeyin etkisiz olduğunu görmekten veya buna inanmaktan yorulup geri çekilmiş de olabilir. Her birinin farklı nedenleri de olabilir. Demirtaş mektubunda “nedenlerinizi anlıyorum ama çekilmeyin” diyor ve siyasetin dönüştürücü etkisi işlevsel kılınmazsa toplum daha da koyu bir karanlığa sürüklenir uyarısı yaparak entelijansiyayı sorumluluğa, bir araya gelip eylemde ortaklaşmaya davet ediyor. Gerçekten de aydınlar, gazeteciler, siyasal aktörler dahil, kamusal sorumluluğu olan herkesin oturup gelmekte olan üzerine düşünmesi ve buna dair konuşmanın zeminlerini hazırlaması gerekiyor. Belki şehir şehir dolaşıp oraların kamusal aktörleriyle tartışmak, topluma hitap etme kapasitesini artıracak yollar bulmak lazım. Demirtaş’ın uyarası haklı ama Türkiye entelijansiyası bu sorumluluğu yerine getirecek güçte mi; bunu ancak harekete geçtiği zaman anlayabileceğiz. 

Demirtaş’ın bu uyarısını neden diğer siyasi aktörler de yapmıyor?

Sadece aydınlar değil tüm yurttaşlar olarak bu sorumluluğu yerine getirmezsek başımıza bundan daha ağır işlerin geleceğini Kılıçdaroğlu da söylüyor. O yüzden Canan Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanlığı’nın devam ettiğini vurguluyor, bunun arkasında duruyor. O yüzden bir eylemliliğe geçmeye çalışıyor Kılıçdaroğlu. O yüzden SADAT’ın kapısına dayanıyor. “Böyle devam ederse başımıza neler geleceğini görüyoruz” mesajını Kılıçdaroğlu da veriyorsa, bunu zaten çoktan görmüş olması beklenen entelijansiyanın da sürece dahil olması gerekiyor.

Peki bunun koşulları, ortamı var mı?

Aslında yok ama bu ortamı yaratmak da kamusal sorumluluğun bir parçası zaten. Açıkçası yazıp çizmenin, salon toplantıları yapmanın artık bir anlam ifade etmediğini düşünüyorum. Gerçekten bir politik, siyasal müzakerenin, eleştirel gücün yükseltildiği başka bir ortaklaşmaya gitmek gerekiyor. 

AKADEMİK ÖZGÜRLÜK ANCAK HAYATA GEÇİRİLDİĞİNDE, TEORİ PRATİKLE BULUŞTUĞUNDA VAR OLUR

2000li yılların başına kadar özellikle sol entelijansiya çok sayıda teorik dergi yayınlıyor, egemenlik ilişkilerine dair çok önemli fikri tartışmalar yürütüyordu. Bu tartışmaların da giderek kısırlaştığı ve derinlikli fikri tartışmaların yerini sosyal medya sahasına bıraktığı düşüncesine katılıyor musunuz?

Doğru ama bu da iki yönlü bir mesele. İşin bir kısmında teorik tartışmaların azalması ama diğer kısmında da bu tartışmaların işlevsiz hale gelmesi meselesi var. Teorik tartışmaların azalmasının arkasında AKP’nin baskı yoluyla akademiyi, üniversiteyi soktuğu kriz de yatıyor. Bununla birlikte akademik özgürlük normatif bir kuraldan ibaret değil. Bu özgürlük ancak hayata geçirildiğinde, teori pratikle buluştuğunda var olur. Akademik özgürlüğü icra ettiğinizde ancak, akademik özgürlükten bahsedebilirsiniz. Siz akademik özgürlüğünüzü icra edersiniz ve ancak müdahale gördüğünüzde özerkliğin olup olmadığını konuşuruz. Ama maalesef Boğaziçi’ndekine benzer birkaç istisna dışında böyle bir icra girişimi de yok. Akademide baskılardan, üniversitelerin piyasalaşmasından vs, kaynaklı çok ciddi bir erozyon var. Öte yandan öyle bir zaman ki, kimsenin elinde bütün olup-biteni kavramaya yetecek kavramlar, modeller yok. Karl Marx’ın Das Kapital’i, yahut Rousseau’nun İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nı yazdığı zamanlar gibi düşünelim.  

DAS KAPİTALDE MARX KAVRAMLARLA KONUŞMAZ

Nasıl yani?

Teori, düşünme, akıl veya değerlendirme kapasitesinin olan-biteni açıklamaktan önce anlaması, betimlemesi gerekiyor. Das Kapital aslında büyük bir hikayedir. Öyle büyük büyük kavramlar yoktur. Marx olan-biteni betimler ama bunu yaparken tüm örüntüyü ve zulmün yapısını da gösterir. Das Kapital’de Marx kavramlarla konuşmaz. Öyle bir şey yok! Keza Rousseau da İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nda bayağı yoksulları anlatır, anlatır, anlatır. Dolayısıyla Türkiye entelijansiyasının da betimleme kapasitesini geri çağırması gerekiyor. Çünkü önümüzde ne olduğunu görmemiz gerekiyor.

Görmekten kastınız ne?

Fiziki bir görmeden veya gazeteci tanıklığından değil, bir entelektüel görmeden ve bunu anlatmaktan bahsediyorum. Aslında sosyal teoriye ihtiyacımız var. Herkes cebinden hazır kavramları, Foucault’yu filan çıkarıp ülkenin mevcut haline uyarlıyor ama bence cepten çıkan hiçbir kuram şu an olan-biteni açıklayacak durumda değil. O yüzden olup biteni görme kapasitemizi geliştirmeliyiz. Gazetecilerin veya medyanın görme biçimiyle bu işin üstesinden gelinemez. 

ŞİMDİYE KADAR HER KAPIYI AÇAN NEO-LİBERALİZM KAVRAMI BİLE ÇALIŞAMAYACAK HALDE

Peki böylesi bir betimleme kapasitesine sahip bir bilim, akademi camiası var mı gerçekten?

Bundan çok emin değilim, hakikaten bu kapasiteyi yitirmiş olabiliriz. Dahası, eleştirelliği tamamen iğdiş edilmiş üniversitelerden böylesi bir entelektüel görme kapasitesi nasıl çıkar, onu da bilmiyorum. Bu kapasiteye sahip tek tek kişiler var ama bir bütünlük söz konusu değil. Diğer yandan sosyal, siyasal, ekonomik yapı da o kadar darmadağın vaziyette ki; şimdiye kadar her kapıyı açan neo-liberalizm kavramı bile çalışamayacak halde. Çünkü neo-liberal ittifak da çatladı, parçalandı. Şimdi Ukrayna-Rusya hadisesine ne diyeceksiniz mesela? Emperyalizm, neo-liberalizm kavramsallaştırmaları bile artık pek çok şeyi açıklamaya yetmiyor. Yeni olanı hazır kavramlarla açıklamaya çalışmaktan çıkıp, yeni olanı anlamaya, görmeye çalışan bir kapasiteyi yükseltmeliyiz. Bunun örnekleri Batı’da da, Türkiye’de de var ama çok güçlü değil. 

Mevcudu anlatacak, özetleyecek kavramlarımızın olup olmaması niye bu kadar önemli?

Çünkü olan biteni açıklayacak kavramlarımız olmadığında ya susar veya bilindik kavramları kör bir şekilde aktarır dururuz; Kant’ın dediği gibi görüsüz kavram boştur. Her durumda değiştirici, dönüştürücü bir eylemlilik alanını açamaz, bu alana kılavuz fikirler sunamayız. 

Belki de Demirtaş’ın aydınlardan beklediği tam da mevcudu anlatmaya yarayacak kavramsallaştırmalara zemin hazırlamaları, değil mi?

Herhalde Demirtaş entelektüellerden birer siyasi aktör olmalarını değil, olup biteni anlayıp topluma anlatmalarını bekliyor. Ben de diyorum ki, entelektüellerin olup biteni anlamak için başvurduğu kavramlar artık çalışmıyor; yeni kavramlar da yok. Böylesi dönemlerde, Marx’ın da, Pierre Bourdieu’nun da söylediği üzere, bakarız, anlarız. Bence Demirtaş “tam da bunu yapın” diyor ve bunun kendisi bile ortada bir teori krizi olduğunu gösteriyor. Dahası Demirtaş aslında bu “anlama/açıklama” krizini aşma çağrısı da yapıyor ve bu konuda son derece haklı. 

SİYASET MUHATABINI YARATMA VE DÖNÜŞTÜRME İŞİDİR

Tanık olduğumuz krizin neo-liberalizmin krizi olduğu, dolayısıyla ortada yeni bir durumun değil, eskinin devamını yaşadığımızı, o halde yeni kavramlara ihtiyaç olmadığı görüşüne yanıtınız nedir?

Elbette benim yeni dediğime birtakım insanlar yeni değil, kapitalist sistem işleyişinin devamı diyor. Ama tam da bu tartışmaları yapmak çok kıymetli. Öte yandan ben de başkaları gibi bu yeni olanın ne olduğunu anlatmak için çok çalıştım, yazdım. Fakat sanırım Demirtaş’ın esas harekete geçirmek istediği nokta şu: Yeniyi anlama çabasını, siyaseten fikir yürütmesi gerekenlerle beraber yapın. Çünkü siyasal alanın fikirsizliğinin de ortadan kaldırılması gerekiyor. Fikirsizlikten kastım neyi, nereden, nasıl değiştireceğimize dair bir netliğin olmaması. Değiştirme iradesine kılavuzluk edecek fikirleri beraber bulmak gerekiyor ki, entelektüel sorumluluktan bunu anlıyor olmalı Demirtaş. 

Fakat söyleşinin başında, toplumun buradan çıkacak sese kulak verip vermeyeceğinden emin olmadığınızı söylediniz…

Güçlü fikir çıkaran entelektüel muhatap bulamayabilir ama toplumla bağı entelektüellerden çok daha güçlü olan siyasal aktörler bu güçlü fikirlerin taşıyıcısı olduğunda, işler değişebilir. Çünkü siyaset zaten aynı zamanda muhatabını yaratma ve dönüştürme işidir. Toplumu dönüştürmeden kurumları da dönüştüremezsiniz. O yüzden de yeni kelimeler üretmek gerekiyor. Çünkü düşünmek kelimelerle olur. İnsanların zihninden kelimeleri çektiğinizde, ki şu an öyle yapılıyor, o kelimenin işaret ettiği düşünceyi de kaybedersiniz. 

Örneğin?

Adalet. İnsanların biraradılığının üzerine dayandığı, inşa edildiği bir kelimedir adalet. Şu an herkes yoksulluktan veya göçmenlerden konuşuyor ama kimse bu meseleleri adalet kavramıyla tartışmıyor. Adalet kelimesi buharlaşmış gibi. O yüzden de meseleleri bu kelime üzerinden düşünmüyoruz. 

SİYASAL FİKİR, ADALETİN NE OLDUĞU TARTIŞMASIYLA ORTAYA ÇIKACAK

Neden bu meseleleri adalet kavramı üzerinden tartışmalıyız?

Yoksulluğun işaret ettiği şey adaletsizliktir. Savaş nedeniyle insanların kendi ülkelerini terk edip başka bir ülkede statüsüz biçimde, ağır sömürü ve istismar altında yasamaları hakeza. Derrida yıllar önce adalet kavramı için “Marx’ın Hayaleti” demişti. Şu anda adalet kavramı hayalet olmaktan da çıktı, buharlaştı. Dünyada ve ülkede var olan tüm eziyetler adalet krizi kavramı altında tartışılması gerektiğini düşünüyorum. 

Adalet nedir?

İşte tartışma bu sorudan başlar. Adaletin ne olduğunu, onun nasıl tesis edileceğini tartışmaya başladığımız anda Demirtaş’ın aradığı siyasal fikir bulunabilir. Zaten siyasal fikir, adaletin ne olduğu tartışmasıyla ortaya çıkacak. Buradan Marx’a bir selam vererek söyleyeyim; adaletin ne olduğunu belirlemek, adaletsizliği görmekle başlar. Önce adaletsizliği görürsün, sonra onu nasıl giderebileceğini tartışmaya başlar ve siyasal fikirleri bunun üzerinden üretirsin. Ondan sonrası, yani adaletin tesisi artık bir mücadele hattıdır ve siyaset de budur. Marx’a göre adaletsizliği görmüyorsanız orada siyasal olmayan bir şey vardır. Adaletsizliğin ne olduğunu kavradığımızda bir adalet arayışına girer, siyasal alanın dönüştürücü gücünü çağırmaya başlarız. Yani adalet arayışı, adaletsizliğin ne olduğu kavranılmadan başlamaz. Kendi adıma Demirtaş’ın çağrısından da bunu anlıyorum. “Adaletsizliği görün, anlatın ve adaletin nasıl sağlanacağını tartışmaya başlayın” diyor. 

Yarın: İmamoğlunun muktedir olduğunu gösterme tarzı