Açık sözlü olmamız lazım. Herkesin malumu ki asırlar boyu süregelen Rusya ve Türkiye arasındaki düşmanlık olduğu gibi devam ediyor. Bu düşmanlığın farklı biçimler aldığını söyleyebiliriz. Şu anda bu düşmanlık eski Sovyet cumhuriyetinde yaşayan birçok vatandaşın beyinlerinde ve kalplerinde bile oluşmuş bulunmakta.

Ankara Neo-Osmanlılığın ilkelerini 1990 yılında Sovyetlerin çözülüşünden bu yana dış politikasında uygulamaya koydu. Yeltsin ve onun Dışişleri Bakanı Kozirev, Batı ve ABD’yle ilişkileri güçlendirmeyle uğraşırken ve eski Sovyet topraklarında olan bitenlerle ilgilenmezken Türkiye SSCB’de çalışmalarını çoktan yoğunlaştırmıştı. Moskova’nın zayıf olmasından yararlanarak ve eski Osmanlı imparatorluğunun gücünü hatırlayarak, Türk dünyasındaki etkisini artırma çalışmaları yürütüyordu. Bu çalışmalar en çok Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan cumhuriyetleri ile Rusya’nın Türkçe dilleri konuşulan Volga ve Ural bölgelerinde yoğunlaştırılmıştı.

1990 yılı başlarında dünya haritasında çizilen bu cumhuriyetlerin bağımsızlığını kabul eden ilk devlet Türkiye oldu. O zamanlar Türkiye siyasi çevrelerinde Türki halkların birliği konuşulmaya başlandı. Basında çok sık kullanılan kavramlardan birisi de “dış Türkler” idi. Bu kavrama BDT ve Rusya’da yaşayan Türkçe dilinde konuşan tüm halklar dahil edilmişti. Ayrıca Yakutlar ve Tuvanlar da.

Müslüman halkların yaşadığı bölgelerde, devletlerle koordineli bir çalışma için “Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı” kurulmuştu. Bu kurumun amacı Türkiye’nin; Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’la birlik oluşturması idi. Bir de Volga ve Ural bölgelerinde yaşayan Türk dili konuşan halklarla, yani Tatarlar, Başkurtlar ve Çuvaşlarla insani işbirliği çalışmaları yürütüyorlardı.

Bu halklar için eğitim programları hazırlanmıştı ve bu eğitim programların amacı da Türkiye’nin ne kadar iyi ve gelişmiş bir ülke olduğunu anlatmak idi. Türkiye’nin uydu kanalları eski SSCB topraklarında, Türk dilinin kullanıldığı tüm bölgelerde yayın yapmaktalar. Son 20 yıl içerisinde Azerbaycanlı, Orta Asya cumhuriyetlerinden, Volga ve Ural’dan yaklaşık 30 bin öğrenciye burs verilmiş. Bu bölgelerin hepsinde Türkiye üniversitelerinin bölümleri açılmış. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı döneminde bu çalışmalar daha da yoğunlaştırılmış.

Ankara çok kararlı bir biçimde “kardeş Azerbaycan halkına” destek sunmakta. Buna askeri yardım da dahil. Son dönemde Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan askeri çatışmalarda bu net ortaya çıktı. Hiç kimse buna şaşırmıyor. Bakü ve Ankara arasındaki ilişkiler Haydar Aliyev başkanlığı döneminde oluşturulan “Bir millet iki devlet” tezi temelinde yürüyor. Son dönemde Azerbaycan’da gelişen protesto eylemlerinde en sık kullanılan slogan ise ‘Türklerin düşmanları Ruslar, Farslar ve Ermenilerdir’ biçimindedir. Erdoğan Neo-Osmanlılığı geliştirerek Türk Konseyini oluşturdu ve bu çatı altında Türki dünyasının tüm temsilcilerini bir araya getirdi. Azerbaycan ve tüm Orta Asya devletleri bu Konseyin üyesi oldular.

Erdoğan’ın Türki ülkeleri birleştirme planlarının bununla sınırlı olduğunu söyleyemeyiz. Orta Asya devletleri Rusya’yla olan ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor. Azerbaycan bile Türkiye’yle olan kardeşçe ilişkilerine rağmen Rusya’yla ilişiklerini iyi tutmaya çalışıyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Türki dünyasını birleştirme çalışmalarına devam ediyor. Böylelikle adını tarihe yazmak istiyor. Peki, başkanlıkta kaldığı sürece daha neler yapmak isteyecek?

Tüm girişimlere rağmen Rusya’yla arasındaki güvensiz ilişkiyi korumaya devam ediyor.