AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın cuma gününe denk getirdiği Diyarbakır seferinin sonuçlarını merak edenlere en güzel cevabı, başlıkta ilk bölümünü değiştirerek kullandığım halk deyişi veriyor…

Aslını ve tamamını kuşkusuz biliyorsunuz. Söylemeye bile gerek yok!

Üstelik de garip bir tesadüf; Erdoğan’ın AKP’li Kürt seçmenlerden yeniden oy istediği saatlerde, 7 gün önce İstanbul’da, “Namazı neden Kürtçe kıldırdınız?” denilerek gözaltına alınan 26 Kürt din adamından 9’u tutuklandı.

Ertesi gün de HDP’nin kapatılması talebi ile açılan davanın iddianamesi parti yönetimine iletildi…

Bugünlerden geriye doğru baktığımızda ise Diyarbakır’da, bölgede ve ülkenin genelinde Kürtlere ilişkin, HDP’ye yönelik olup bitenlerin, baskıların, devlet şiddetinin ve düşman savaş hukukunun sadece örneklerini bile anlatsam sayfaların yetmeyeceğini biliyorsunuz.

Uygulanan savaş politikaları ve baskılar nedeniyle hem Türkiye’nin genelinde hem de yoğun olarak bölgede, AKP’nin Kürt oylarının hızla eridiği de malum...Yapılan kamuoyu yoklamaları ve bölge halkının değişik olaylar vesilesiyle dışa vuran tepkileri bunu açıkça gösteriyor.

Peki buna rağmen AKP lideri, niçin yaklaşık 3 yıl sonra Diyarbakır’a yeni bir sefer düzenleme ihtiyacı duydu?

ERDOĞAN’IN GEZİSİ BÖLGEDE İLGİ VE HEYECAN YARATMADI

İktidarın amacı ne olursa olsun, bu gezinin duyurulmasından itibaren fazla bir ilgi uyandırmadığını söylemek gerekiyor.

Ülke genelinde, bölgede ve Diyarbakır’da da pek bir heyecan ve beklenti yaratamayacağı baştan belliydi, yaratmadı da…

Objektif olarak baktığımızda ülkenin ve bölgenin içinde bulunduğu şartlarda AKP liderinin Kürtlere söyleyeceği fazla bir şey yoktu.

Olsa olsa, bölgede sürekli kan kaybeden partisinden oy kaçışını bir ölçüde engelleyebilmeye yönelik bir hamle olabilirdi.

Bu geziyi yeni bir çözüm sürecinin başlangıcı olarak değerlendirip Erdoğan’dan önemli açıklamalar bekleyen ‘ulusalcı’ ya da ‘milliyetçi’ bazı çevrelerin beklentileri de boşa çıktı.

Bu dar çevrelerin beklentilerine bakılırsa Erdoğan, Kürtlere yeniden el uzatıp barış çağrısı yapacak ve Kürtler de koşa koşa Erdoğan’ın uzattığı ele sarılacaktı! Bu arada Erdoğan da MHP ile ortaklığını sonlandıracaktı…

Tabii Erdoğan’ın konuşmalarını dinleyenler bu beklentileri karşılayacak en ufak bir serzenişe bile rastlamadılar.

Kürt meselesinin çözümünde savaşçı politikaları tercih etmiş AKP lideri, bildik ayrıştırıcı, kriminalize edici üslubu ile kendi seçmenine yönelerek başka partilere ve özellikle de HDP’ye oy verilmemesi konusunda uyarılarda(!) bulunmakla yetindi.

Bu bildik uyarılarının kendi seçmenleri üzerinde bile etkili olacağı kuşkulu. Çünkü Erdoğan, son yıllardaki uygulamalarıyla bölgedeki inanılırlığını büyük ölçüde yitirmiş durumda.

Buna rağmen, Kürt seçmenlerin önünde, seçilmiş Kürt belediye başkanları yerine atanan kayyumları savunmaktan da geri durmadı.

Yani Erdoğan Amed’e değil Diyarbakır’a, Amedliye değil Diyarbakırlıya mesaj vermeye gitmişti.

Konuşmasının en ilginç bölümü, barış sürecine son vermesinden bu yana ilk defa çözüm sürecine sahip çıkan sözleriydi.

“Biz başlattık ama sonlandıran biz olmadık” dedi.

“ÇÖZÜM SÜRECİNİ BİZ BAŞLATTIK AMA BİZ SONLANDIRMADIK”

Erdoğan, "Biz çözüm sürecini niye başlattık? Anneler ağlamasın dedik. Biz sonlandırmadık, HDP'nin gizli gündemi sonlandırdı. Samimiyetle başlattığımız süreci bunlar istismar etti” iddiasını ileri sürdü...

Oysa bu süreç, -iktidar açısından- sadece ‘analar ağlamasın’ diye başlatılmadı...

AKP’nin silahların sustuğu, hatta PKK’nin ülke içindeki faaliyetlerine son verdiği bir huzur ortamında iktidara yerleşme sürecini tamamlamak amacıyla bu süreci başlattığı da artık biliniyor.

İktidarın süreçten anladığı şeyin, silahların şartsız bırakılması olduğu da ‘barış masası’nın kolayca devrilmesiyle ortaya çıktı.

Bu nedenle iktidarın, barışı ve çözümü samimiyetle istediği iddiası pek de inandırıcı değildi.

Nitekim sürecin, devlet içindeki savaş odakları ile bizzat Erdoğan tarafından bitirildiğini artık ayrıntıları ile biliyoruz.

Hatta sürecin sonlandırılması gerekçelerinden biri olarak gösterilen Ceylanpınar’da iki polisin katledilmesiyle ilgili karanlık cinayetin

bir derin devlet operasyonu olduğu gerçeği de ortaya çıkmış bulunuyor.

Ama, “Süreci biz sonlandırmadık” dese de Erdoğan’ın çözüm sürecine sahip çıkmasının önemli bir yanı var.

Bilindiği gibi, HDP yöneticilerine, milletvekillerine, mensuplarına karşı açılan davaların, başta Kobane davası ve HDP’ye yönelik kapatma davasının ana iddiaları, bu süreçteki faaliyetler ve açıklamalarla ilgili.

Erdoğan’ın bu sürece sahip çıkması, suçlamalara konu olan bütün faaliyetlerin iktidarın bilgisi dahilinde yapıldığının bir kanıtı.

Sanıyorum önümüzdeki günlerde bu meselenin hukuki boyutu da tartışılacaktır.

Netice olarak Erdoğan’ın son Diyarbakır gezisini belki de iki yıl sonra yapılacağı söylenen seçimlere yönelik umutsuz bir çabanın ürünü olarak görmek gerekir.

Olsa olsa kendi seçmen kitlesindeki erozyonu önleme çabası olarak değerlendirilebilir. Ama artık çok geç...

HDP Amed Milletvekili Garo Paylan'ın da dediği gibi, bu geziler ve yapılacak başka geziler olsa olsa HDP'nin oyunu artırır.

İş işten geçtikten sonra, ortalık kan revan içindeyken ve bölgede sürekli bir OHAL uygulanırken barış sürecine sahip çıkarmış gibi görünerek kendi seçmeninin gönlünü almaya çalışmanın da artık bir faydası yok.

Geçti Amed’in pazarı...