Dr. Zengin: Türkiye dışarıdan içi kaynayan kazan görüntüsü veriyor



Artı Gerçek

Almanya ve İsviçre’de psikiyatri ve Psikoterapi dalında çalışmalar yapan Bingöllü Dr. Fikret Zengin’e göre; Türkiye, dışarıdan içi kaynayan kazan görüntüsü veriyor.


Fikret Zengin, Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Tuzluca köyü Mikail mezrasında doğan orta halli bir ailenin çocuğuydu. Bin bir güçlükle tamamladığı ilk, orta ve lise öğreniminden sonra girdiği ÖSS’de Bingöl birincisi olarak Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. Zengin’in üniversitede okuduğu yıllar, sağ-sol çatışmasının alabildiğine tırmandığı 1970’li yıllardı ve o da bu çatışmadan nasibini aldı. 1977 yılında kendisini ormana kaçıran ve feci şekilde döven ülkücü öğrenciler, onu orada “öldü” diye bırakıp kaçtılar. Zengin, hak aramak için nereye başvurduysa karşısına kendisini dövenlerin arkadaşları çıktı. Sonunda “pes” etti ve soluğu Almanya’da aldı. Karlıovalı Fikret Zengin, Almanya’nın Solingen şehrinde 20 yıl popüler bir psikiyatri ve psikoterapi mütehassısı olarak çalıştı. Özel muayenehanesi, ününü duyup şifa arayan hastalarla dolup taşıyordu. Dr. Zengin, özel muayenehanesindeki çalışmalarının yanı sıra koçluk ve danışmanlık, Almanya’nın en büyük sosyal güvenlik kurumunda doktorluk, mahkemelerde ise bilirkişilik yapıyordu. İtibarı vardı ve iyi para kazanıyordu, ama o memleketi Bingöl’ün dağlarını özlüyordu. Özlemi dayanılmaz hale gelince dağlarıyla ünlü İsviçre’ye taşındı. Oradaki Alp Dağlarını Bingöl dağlarına benzetiyordu. Buradan aldığı taşları Bingöl dağlarına, Bingöl dağlarındaki taşları ize Alp Dağlarına taşıdı, böylece iki dağı kendince “kardeş dağlar” ilan etti. Almanya’da gördüğü ilgi ve hasta yoğunluğunu İsviçre’de de bulan psikiyatri ve psikoterapi mütehassısı Dr. Fikret Zengin’le Bingöl’ün Karlıova ilçesi Tuzluca köyü Mikail mezrasında başlayıp Almanya ve İsviçre’ye uzanan başarı öyküsünü, Türkiye’nin dışarıdan nasıl göründüğünü, siyasetçilerin ruh halini, Kürt meselesini ve yaşamakta olduğumuz koronavirüs salgınında alınması gereken tedbirleri konuştuk.

-Nasıl bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdiğinizi anlatır mısınız?

Öğrenimime, köy evinden bozma okulda başladım. Köyümüzden birisi göç etmiş, evi boş kalmıştı. Köylüler o evin yıllık kirasını ceplerinden karşıladılar, devlet de öğretmen tayin etti, böylece köy evi ilkokul oldu. Okulun ısınma sorunu da öğrencilerin evlerinden getirdikleri tezeklerle giderildi. 1966 yılında bölgede deprem meydana gelince, devlet Solhan’da Yatılı Bölge Okulu inşa etti ve bizi de oraya yerleştirdi. Ortaokul ve lise öğrenimimi değişik illerde tamamlayabildim. Üniversite sınavında Bingöl birincisi oldum ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kayıt yaptırdım. 1970’li yıllardı ve üniversitelerde sağ-sol çatışması yaşanıyordu. Erzurum’da çok zorluklar çektim.

‘ÜLKÜCÜ ÖĞRENCİLER ORMANA KAÇIRIP İŞKENCE YAPTILAR, GİYSİLERİMİ, PARAMI ALDILAR, ‘ÖLDÜ’ SANIP KAÇTILAR’

-Ne tür zorluklar? Üniversitedeki sağ-sol çatışmasından nasıl etkilendiniz?

Ülkücü öğrenciler 6 Mayıs 1977 günü beni kaçırdılar, ormana götürüp işkence yaptılar, giysilerimi, paramı, saatimi aldılar, çantama el koydular, “öldü” sanıp kaçtılar. Kan revan içinde kaldığım otele döndüm. Erzurum’da bir aile dostumuz vardı, onu aradım, yardım istedim. Beni hastaneye kaldırdı. Karşısına çıkarıldığım doktor, ne doğru dürüst muayene etti ne de rapor verdi. Polise gittim. Her tarafım kan içinde olduğu halde “bir genç gelmiş, dövüldüğünü iddia ediyor, ama kimler tarafından dövüldüğünü bilmiyor” diye bir tutanak tuttu. Oysa beni dövenlerin isimlerinden, kaldıkları yurda kadar bütün bilgileri vermiştim. Buna rağmen gerekli işlemler yapılmadı. Polisler ülkücü arkadaşlarını koruyorlardı. Bunun üzerine okula ara verdim. Sonbaharda gidince aynı öğrenciler bana tekrar saldırdılar, ayaklarımın altına kurşun sıktılar.

'OKULU 2. SINIFTA TERK EDİP İZMİR 9 EYLÜL ÜNİVERSİTESİ’NE NAKİL YAPTIRDIM. İKİ YILIM YANDI, SIFIRDAN BAŞLADIM'

-Ülkücü öğrencilerin sizinle alıp veremedikleri neydi?

Kendi halinde, derslerinden başka bir şeyle ilgilenmeyen çalışkan bir öğrenciydim, ama MHP’li de değildim. Kırsal alandan gelen bir aile çocuğu olduğum için amacım bir an önce hayata atılmaktı. Kendilerine tabi olmayınca bana hayat şansı tanımadılar. Okulu 2. sınıfta terk edip İzmir 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesine nakil yaptırdım. 9 Eylül Üniversitesi o yıl açılıyordu. 2 yılım yandı, sıfırdan başladım. Mezun olduktan sonra Elazığ il merkezinde ve Maden ilçesinde çalıştım. Askerliğimi yaptıktan sonra 1988’de Almanya’ya gittim. Almanya’da beynin çalışması ve fonksiyonları üzerine bir araştırma yaptım. Gece de Halk sağlığı alanında mastır yaptım. 1998’de psikiyatri ve psikoterapi alanında ihtisas yaptım. Daha sonra muayenehane açtım. Almanya emekli sandığında doktor, mahkemelerde ise bilirkişi olarak görev yaptım. Koçluk, danışmanlık ve aynı zamanda yazarlık yaptım. Geleceğin Umudu Göç; Göçün nedenleri, göçün sosyolojik, psikolojik ve tıbbı etkileri ve sonuçları ile Kulak Çınlamasının Psikolojik yönü ve EMDR ile tedavisi adlı iki eser ortaya çıkardım.

Ayrıca psikoterapi dalında seksüel rahatsızlığı olan, psikolojik travma geçiren insanlar üzerinde çalışmalarım var. Bu konuda bir kitap hazırladım, ancak henüz bastırmadım. İsviçre’de yayın yapan Haber Poium’da da çeşitli konularda yazılar yazıyorum. Başkaları gibi ihtisas yaptıktan sonra durmadım, çeşitli alanlarda eğitim alıp, kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Bütün bunları topluma yararlı olmak için yapıyorum.

'BENİ İSVİÇRE’YE DAĞLARA OLAN ÖZLEMİM ÇEKTİ. BİNGÖL VE ALP DAĞLARINI KARDEŞ İLAN ETTİM'

-İsviçre macerası nasıl başladı?

2017 yılında İsviçre’ye taşındım. Zürich’de muayenehanem var, özel Psikiyatri ve Psikoterapi dalında çalışmalar yapıyorum, yoğun bir hasta trafiğine sahibim. Beni İsviçre’ye Bingöl’deki dağlara olan özlemim çekti. Özlemimi Alp Dağlarıyla gidereceğimi düşündüm. 26 Eylül 2019 tarihinde Bingöl dağlarının tepesi olan Koğa’ya (zirve) gittim. Alp dağlarından getirdiğim taşları, Bingöl dağlarına bıraktım. Bingöl dağlarından getirdiğim taşları Alp dağlarına bıraktım. Bingöl dağlarını Alp dağlarıyla kardeş ilan ettim.

 

 

-Türkiye’den, Bingöl’den tamamen koptunuz mu, yoksa ilişkileriniz sürüyor mu?

Türkiye’den, memleketim Bingöl’den hiç kopmadım. Yılda birkaç kez Türkiye’ye gidiyor, köyümde yaptırdığım evde kalıyorum. Bazen İsviçre’deki ve Almanya’daki meslektaşlarımı da oraya taşıyorum. Hep birlikte Türkiye’de birkaç gün geçirip dönüyoruz. Böylece ülkemin, ilimin tanıtımına da katkıda bulunmuş oluyorum. Ayrıca Bingöllü gençlerin eğitimine katkısı olsun diye Karlıova Anadolu Lisesi’nde konferans ve tiyatro yapılması için bir salon yaptırdım. İnsanların o salonda özgürce tartışmasını, bilgi alışverişinde bulunmasını ve tiyatro izlemesini amaçladım. Bunun yanı sıra, Bingöllü ekonomik zorluk içindeki altı öğrenciye burs veriyorum. Doğduğum köye de çeşme yaptırdım. Ayrıca Karlıova’yı ekonomik yönden kalkındırmak amacıyla “Dr. Zengin Organik Gıda” adını verdiğim bir firma kurdum. Bu firma üzerinden yöredeki hayvancılığı geliştirmeyi ve köylülerin ürettikleri tarımsal ürünleri yurt içi ve yurt dışı pazarlarda gerçek değerleri üzerinden pazarlamayı planlıyorum. İsviçre’den Karlıova’ya getireceğim bir uzman eliyle kaşar peyniri üretmeyi ve dağda bir restoran açmayı planlıyorum.

‘ERZURUM OLAYI GEREKÇE GÖSTERİLEREK İHTİSAS YAPMA HAKKIM ELİMDEN ALINDI. ŞANSIMI ALMANYA’DA DENEMEK İSTEDİM’

-Hekimler Türkiye’de de iyi paralar kazanıyor. Neden Türkiye yerine Avrupa’da çalışmayı tercih ettiniz?

1985’te ihtisas yapmak için Sağlık Bakanlığına başvurdum, ancak bakanlık, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Ülkücü öğrencilerle yaşadığım olayı gerekçe göstererek ihtisas yapma hakkımı elimden aldı. Oysa o olayda dayak yiyen, dolayısıyla mağdur olan bendim. Demek ki Erzurum’daki ülkücü öğrenciler, bakanlıktaki arkadaşlarıyla dayanışma içine girmişler, beni mağdurken suçlu konumuna düşürmüşlerdi. Bunun üzerine yargıya başvurdum. Yargının karar vermesi uzayınca şansımı Almanya’da denemek istedim. Mahkeme benim lehime sonuçlandı, ama ben o sırada Almanya’daydım ve hayatımdan memnundum, Türkiye’ye dönmedim.

‘TÜRKİYE DIŞARIDAN BİR KARGAŞA, İÇİ KAYNAYAN KAZAN, İSTİKRARI OLMAYAN BİR ÜLKE GÖRÜNTÜSÜ VERİYOR’

-Türkiye dışardan nasıl görünüyor?

Türkiye bir kargaşa, içi kaynayan kazan, istikrarı olmayan bir ülke görüntüsü veriyor. 28 yaşında bir oğlum var. Türk TV kanallarını izlerken “bu ülkede yaşanmaz, çünkü her gün kavga var” diyor. Kavgasız, gürültüsüz bir haber bültenine denk gelmedim. Haberleri anlatan sunucular bile çok agresif bir görüntü sergiliyorlar. Türkiye’deki gelişmeleri yakından izliyorum. Biz buradayız, ama Türkiye’yle olan bağımızı kesip atamayız. Oradaki olumlu gelişmeler bizi pozitif, olumsuz gelişmeler ise negatif yönde etkiliyor.

-Türkiye’deki Türk-Kürt kutuplaşması Avrupa’ya da yansıyor mu?

Türkiye’de ve Avrupa’da Türklerle Kürtler arasında bir gerginlik ve güven bunalımı var. Bu gerginliğin süratle giderilmesi lazım. Kutuplaşma fazlasıyla yansıyor. Avrupa’da kimlikler üzerinde bir baskı olmadığı için insanlar kendilerini daha rahat ifade edebiliyor. Almanya’daki muayenehanemde bir gerginlik yaşanmıştı. Hastalardan üçü aralarında Kürtçe konuşuyorlardı. Bundan rahatsızlık duyan bir Türk hastam gelip sitem etti: “Niye Kürtçe konuşmalarına izin veriyorsun?” diye. Ben de “Herkes istediği dili konuşabilir” deyince çok şaşırmıştı.

‘AK PARTİ İKTİDARI 'AÇILIM' DEDİ, AMA ORADA KALDI. KÜRTLER DEVLETE OLAN GÜVENLERİNİ KAYBETTİLER’

-Gerginliğin giderilmesi için ne yapılması gerekir?

İlk önce Kürt Sorunu’nun çözülmesi lazım. AK Parti hükümeti “Açılım” dedi, ama orada kaldı. Kürtler devlete olan güvenlerini kaybettiler. Ne olacak diye uzaktan birbirlerine bakıyorlar. Kimse de ne olacağını bilmiyor. İnsanlar empati duygusunu kaybettiler. Oysa herkes empati yapmalı. Bu, aynı çatı altında küs yaşamaya benziyor. Bir aile düşünün. Aynı evde oturuyorlar, ama aralarında gerginlik var. Birbirleriyle konuşmuyorlar veya çok az konuşuyorlar. Bu nasıl uyumlu bir aile olabilir ki? Bu gerginlik Türkiye’de kimseye bir yarar getirmez. Aksine ayrışma ve zarar getirir, duygusal olarak gittikçe birbirinden uzaklaşma getirir.

-Güneydoğu’da yaşanan düşük yoğunluklu savaştan etkilenen savaş mağduru hastalar da size başvuruyorlar mı?

Bana başvuran, tedavi ettiğim hastalar arasında Türkler de Kürtler de var. Travmalar çok çeşitlidir. 70’li, 80’li yıllardaki tutuklanmalar ve işkenceler, cezaevlerindeki kötü koşulların mağdurları... Ayrıca Kürtlerde 90’lı yıllar ve sonrasındaki köy boşaltılmaları ve sonuçları, aile ve örgüt içinde şiddet ve benzeri travmalarla gelenler var.

‘SORUN ÇOK BOYUTLUDUR, EKONOMİK, KİMLİK VE ASAYİŞ BOYUTLARI VAR’

-Sizce Kürt sorunu nasıl çözülür?

Sorun çok boyutludur ve sadece ekonomik kalkınmayla çözülemez. Sosyal, ekonomik, kimlik ve asayiş yönü var. Gelmiş, geçmiş iktidarlar çözümü, sorunu sürüncemede bırakmakta bulmuşlar. Bu düşüncenin arkasında; ‘uzun vadede ertelemek vardır. Çözmek için önce problemi kabul etmek lazım. Kişi eğer problemi kabul etmiyorsa, ona çözüm de bulamaz. Ayrıca problemi analiz edeceksin. Bu problem nerden kaynaklanıyor, nerden gelmiş, nedir, ne değildir? Bunu yapmak ve alternatif çözümler üretmek gerekir. Alternatiflerden hangisi şartlarımıza uyuyor, hangisi kolay uygulanabilir? Bakarsın, sonra da planlı, programlı bir şekilde uygularsın. Ama ben entelektüel bir kişi olarak bu konuşmaları duyduğum zaman “yine bizi kandırıyor, insan yerine koymuyorlar” diye düşünüyorum. Türkiye’de çok kişi psikolojik travmaya uğramış. Öncelikle bu travmaların sarılması gerekir.

‘ÖZEL HAREKÂT POLİSİ HASTAM GECE UYKUSUNDAN FIRLAYIP EŞİNİ BOĞMAYA KALKIŞMIŞ, ELİNDEN ZOR ALMIŞLAR’

-Hastalarınız arasında çatışmalardan doğrudan etkilenen bölge halkından ve güvenlik güçlerinden kimse var mı?

Çok var. Evleri boşaltılmış ve yakılmış, kardeşleri öldürülmüş bölge halkından hastalar var. Özel Harekât Timlerinde görev yapmış beş de polis hastam var. Psikolojik durumları çok ağırdır. Bir tanesi gece uykusunda eşini boğmaya kalkışmış. Elinden zor almışlar. Bir de ruhsal durumu çok bozuk olan gardiyan bir hastam var.

‘ERDOĞAN YÜKSEK SESLE BAĞIRIP ÇAĞIRIYOR, DÜŞÜNCESİNİ KABUL ETTİRME ARZUSU VAR. KILIÇDAROĞLU LİDER OLAMADI’

-Psikiyatri ve psikoterapi dalında uzman olan bir hekim olarak Türkiye’deki siyasi parti liderleriyle ilgili bir analiz yapar mısınız?

Erdoğan yüksek sesle konuşuyor, bağırıyor, çağırıyor. Diğer insanları küçük düşürüyor. Bu tavrın arkasında, kendi düşüncesini karşısındakine kabul ettirme arzusu var. Bunu yumuşak bir ifadeyle de yapabilir. Bence ruh sağlığı açısından iyi de olur. Kılıçdaroğlu parti genel başkanı oldu, ama lider olamadı. Karşısındakine güven veremiyor. Lider olması için söylediğini yapabilmeli, karşısındakini ikna edebilmeli ve sorunları doğru okuyabilmeli. Kılıçlaroğlu’nun bu özellikleri yok. Ayrıca uzun süre memur olan bir kişinin lider olması bir hayli zor. Buradaki fonksiyonu Alevi seçmenlerin CHP’den kopmasını engellemektir. Şimdiye kadar başarılı bir görüntü sergileyemedi ve bundan sonra da sergilemesi zor görünüyor. CHP Türkiye’deki sorunların, örneğin Kürt sorununun çözümü konusunda samimi değil. Diğer partilerin de samimi olduklarına inanmıyorum. Sorunu çözmekten çok, sorunu ertelemek için çalışıyorlar.

-Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu “Bay Kemal” diyerek muhatap alması ne anlama geliyor?

Burada bir aşağılama ve alay etme vardır. Saygı yok. Bir atasözü vardır. “Ormanda nasıl çağırsan, sana öyle geri gelir” diye. Sonunda böyle hitap eden kişi, kendisine duyulan saygı ve değeri kaybeder. Böyle hitap veya davranma şekli politik ve özel yaşamda olmasa daha iyi olur. Çünkü iyi bir hitap şekli değildir. Bu kişiler birbirine saygılı olursa, kendi vatandaşlarına da birer iyi örnek olurlar.

‘BAY KEMAL’DE OLDUĞU GİBİ, RECEP BEY DEYİMİ DE RAHATSIZ EDİCİ. HER İKİ DEYİMDE DE AŞAĞILAMA VAR’

-Kılıçdaroğlu’nun da Erdoğan’a “Recep bey” dediği oluyor?

“Recep bey” deyimi beni rahatsız etti. Karşındaki insana verdiğin değer, aslında kendine verdiğin değerdir. Kendisi kabul etmese de aslında o deyimin arkasında aşağılama vardır. Nasıl ki Erdoğan’ın konuşurken bağırıp çağırması doğru değilse, bu şekilde hitap etmek de doğru değildir. Kılıçdaroğlu’nu “Kılıçdaroğlu” yapan onun üslubudur. Bugüne kadar geçerli olan bir üslup varsa, insanlar da o üslubu makul görmüşse, ondan niye vazgeçiyorsun? Ben o üslubu değiştirmesinin mantığını doğru bulmadım.

-Kılıçdaroğlu’nun Kürt ve Alevi olan kendi kimliğinden rahatsızlık duyduğu, bir arayış içinde olduğu iddiaları var. Toplumu “Türkmen” olduğuna ikna etmek yolunda bir çabası var. Sizce bu doğru bir davranış mı?

Bir köşe yazarı da “Kılıçdaroğlu devşirmedir” dedi. Basın bazen çok gaddarca eleştiriyor. Temelde özgüven önemlidir. Mesela ben olsam “ben Kürdüm, Aleviyim. Ama benim düşüncem şu ve ben bu sorunu da çözerim” derdim. Bunu yapabilseydi, karşı tarafın kökeniyle ilgili eleştirilerini önleyebilirdi. Bir insanın kendini saklamaması lazım. Neyse odur. Benim babam Kürt’se, Aleviyse ben niye bundan gocunayım? Diğeri Türk’se, Sünni’yse niye bundan çekinsin? Eğer Kürt ve Alevi olması başbakan veya başkan olmasına engelse, burada bir problem var demektir. Unutmayalım ki, Obama siyah ırktan geldiği halde ABD’de devlet başkanı seçildi.

-Avrupa’da devletlerin vatandaşlarına karşı yaklaşımı farklı mıdır?

Almanya eski Devlet Başkanı Horst Köhler, seçildiği gün yaptığı konuşmada; “beni bu seviyeye Alman devleti getirdi. Şimdi devlete ve topluma hizmet sırası bende” demişti. İstifa ederken de, “görevde bulunduğum sürece hep topluma ve devlete hizmet etmek için çabaladım. Artık iyi hizmet veremeyeceğimi anladım ve istifa ediyorum” dedi. Türkiye’de bu anlayışın tersi var. Vatandaş devlete hizmet etmek zorundadır. Devlet vatandaşına tepeden bakıyor. Tepeden bakınca da bağımlılık olur. Oysa zorunlu bağımlılık olmaz.

‘TÜRKİYE’DE İNSANLAR ÇOK KOLAY ZENGİN OLABİLİYOR, ZENGİNLERLE FAKİRLER ARASINDA UÇURUM VAR’

-Türkiye’yle ilgili başka hangi çarpıklıklar dikkatinizi çekiyor?

Dikkat ediyorum; Türkiye’de insanlar çok kolay zengin olabiliyor. Zenginlerle fakirler arasında çok büyük uçurumlar var. Dengesiz gelir dağılımı insanlar arasında huzursuzluğa da yol açıyor. Bürokratlar vatandaşa hizmet etmekle yükümlüdür. Oysa bürokratlarla konuştuğun zaman devletin o ağırlığını hissedebiliyorsun. Almanya’da ilk defa bir kamu kuruluşuna gittiğim zaman ayakta bekledim. Konuştuğum bürokrat, bana yer gösterdi, oturmamı istedi. Bu davranış bana çok tuhaf gelmişti. Ben Alman vatandaşı olduğum için Türkiye konsolosluğu ile pek işim olmuyor. Ama geçenlerde bir iş için gitmek zorunda kaldım. Bir baktım, devletin o tepeden bakma anlayışı aynen devam ediyor. Memurlarla vatandaşlar arasında adeta kalın bir duvar var. Birbirlerine dokunmasınlar, yakınlaşmasınlar diye.

-Yaşadığınız şehirde nasıl bir çalışma ve sosyal yaşantınız var?

Zürich şehrinde yaşıyorum. Hafta içi genellikle 11-12 saat çalışıyorum. Haftada bir gün spor yapıyorum. İki gece İngilizce kursuna gidiyorum. Ara sıra tiyatro ve sinemaya giderim. Kitap okuyorum. Çeşitli konularda yazı yazıyorum. Haftasonu dağlara gidiyorum. Bazen 20 kilometre yürüyorum. 2015 yıllından beri hiç televizyon izlemedim. Bazen de arkadaşlarımla bir araya geliyorum.

‘HER GÜN DUŞ ALINMALI, SICAK SUDAN 1-2 DAKİKA SONRA SOĞUK, SONRA TEKRAR SICAK DUŞA DÖNÜLMELİ’

-Koronavirüs salgınının olduğu şu günlerde bir tabip olarak insanlara ne tür önlemler almalarını önerirsiniz?

Virüs hakkında çok şey yazıldı. Buna girmeyeceğim. Buna karşılık alınması gereken önlemleri sıralayacağım.

Kişiler kendini karantinaya almalı, evden çıkmamalı ve misafir kabul etmemeliler. Hijyen şartlarına sıkı uyulmalı. Eller sıkça ve mümkünse kolonya ile başka dezenfekte maddelerle yıkanmalı. Her gün duş alınmalı. Sıcak sudan sonra bir, iki dakika soğuk, sonra tekrar sıcak duşa dönülmeli. Böylece bağışıklık sistemi uyarılmış olur. Vücudun virüse karşı direnci artar. Kaliteli uyku ve bolca dinlenme şart. Bol sebze ve meyve tüketilmeli. Yeterince protein alınmalı. Örneğin 70 kilogram ağırlığındaki bir birey, 70 kg protein almalı. 100 gram ette 18 gram protein var. Süt, yumurta ve baklagillerde bolca protein var. Bağışıklık sistemini güçlendiren gıdalar tüketilmelidir. Bir tas yoğurt içine bir çorba kaşığı bal, bir çay kaşığı zerdeçal, bir çay kaşığı zencefil ve bir çay kaşığı da karabiber karıştırılmalı ve sabah, akşam yenmelidir. Kefir, sarımsak, turşu ve kırmızı turp da bağışıklık sistemini güçlendirir. C vitamini yüksek olan gıdalar, beta glukonlar, çinko, kara mürver ekstresi almak da yararlı olur. Bir avuç kurutulmuş kuşburnu, bir adet ayva, bir çubuk tarçın, yedi – sekiz adet karanfil ve biraz gül kökü kaynatıp sabah, akşam birer bardak içilmeli. Hareket ve spor da vücudun direncini arttırır. Günde 2,5 – 3 litre su içilmeli, boğaza tuzlu suyla gargara yapılmalı. Sigara içenler ise buna derhal son vermeliler.

 

YAZARIN TÜM YAZILARI