KHK’yle ihraç edilen akademisyen Fatma Zehra Fidan: Cüzzamlıymışız gibi tecrit edildik



Artı Gerçek

Hayata tutunmak için iş arayan, bulamadığı için kredi ile aldığı evini satmak zorunda kalan Fidan’ın tespitlerine göre pazarcılık yapan profesör, simitçilik yapan akademisyenler var.


Mehmet KORKMAZ


ARTI GERÇEK - Bundan tam 4 yıl önce “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bir bildiri yayımlandı. Altında yurt dışından destek veren ünlü akademisyen, bilim insanı, sanatçı ve yazarlar hariç 1128 akademisyenin imzası vardı. Bildiride devletin vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde sokağa çıkma yasakları adı altında açlığa mahkum ettiği, yerleşim yerlerine ağır silahlarla saldırarak yaşam, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslar arası sözleşmeler ile koruma altına alınmış tüm hak ve özgürlükleri ihlal ettiği belirtiliyordu. 

Devletin başta Kürt halkı olmak üzere, tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı sürgün politikasından vazgeçmesi, sokağa çıkma yasaklarının sona erdirilmesi, gerçekleşen insan hakları ihlalleri sorumlularının cezalandırılması, zarar gören vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararlarının tanzim edilmesi, ulusal ve uluslararası gözlemcilerin bölgede gözlem ve raporlama yapmalarına izin verilmesi taleplerinin yer aldığı bildiride, kalıcı bir barış için müzakere koşullarının hazırlanması isteniyor, siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik yaptırımlarına karşı çıkılacağı vurgulanıyordu.                                                

Devletin başındaki Cumhurbaşkanı Erdoğan bildiriye çok sert tepki gösterdi ve imzacı akademisyenleri terör örgütüne destek vermekle suçladı. Erdoğan’ın tepkisi bir nevi işaret fişeği işlevi gördü ve Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığı, bildirinin altında imzası olan akademisyenler hakkında soruşturma başlattı. 

Barış Bildirisi’nin altında imzası olan akademisyenlere gösterilen tepki, demokrasi ve ifade özgürlüğünden yana olan diğer aydınları da harekete geçirdi ve bu kez farklı üniversitelerde görev yapan profesör, doçent ve yardımcı doçentlerden oluşan 611 akademisyen, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan bir bildiri kaleme alarak meslektaşlarına destek verdiler. Sonraki günlerde Barış Bildirisi’nde imzası olanlar ve onlara destek veren akademisyenler görev yaptıkları üniversitelerin yönetimleri tarafından ihraç edildiler. Bu yetmezmiş gibi bulundukları illerin cumhuriyet savcılıkları tarafından gözaltına alındılar, çıkarıldıkları mahkemelerce tutuklanıp hapse gönderildiler. 

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doçenti Fatma Zehra Fidan, Barış Bildirisi’ne değil, ama onlara destek veren Özgürlük Bildirisi’ne imza atan akademisyenler arasında yer alıyordu. Bildiri yayımlandıktan sonra üniversite senatosu tarafından sorgulandı. O’na altına imza attığı bildiri ve yıllar önce çalıştığı dershane ile maaşının yatırıldığı Bank Asya hakkında sorular sordular, ardından da akademiden ihraç ettiler.                   

Fatma Zehra Fidan, Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü eşinden ayrıldıktan sonra 4 çocuk annesi olarak okuyup bitirmişti. Hayatı zorluklarla geçmiş bir kadın olarak akademide hep “kadınları” çalıştı. Mesleğini ve öğrencilerini çok seviyordu. Bu yüzden kendini geliştirmek için durmadan çalışıyordu. Ancak günün birinde geçmişte çalıştığı bir dershaneden, maaşının yatırıldığı bankadan dolayı sorgulanacağını, suçlanacağını ve kürsüsünden uzaklaştırılacağını aklına bile getirmemişti. Şimdilerde hayatını kazanmak için bulduğu her işte çalışan KHK’lı Sosyoloji Doçenti Fatma Zehra Fidan’la akademiden ihraç edildikten sonraki yaşama tutunma mücadelesini konuştuk.

‘EĞER BİR ÜLKEDE AKADEMİSYENLER KONUŞAMIYORSA, HİÇ KİMSENİN KONUŞMASI MÜMKÜN OLMAYACAKTIR’

-“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlere destek verdiğiniz için suçlanacağınızı, akademiden ihraç edileceğinizi öngörmüş müydünüz?

Türkiye genelindeki 611 Profesör, doçent ve yardımcı doçent, ifade özgürlüğünün vazgeçilmez bir yurttaşlık hakkı olduğuna dair bir bildiri yayınladılar. 611 kişinin içinde ben de vardım. Konu üniversitedeki sorgulama sırasında gündeme getirildiğinde özgürlük bildirisindeki savlarımızın arkasında olduğumu ifade ettim. Demokratik bir toplumun olmazsa olmaz özelliği ifade özgürlüğüdür; eğer bir ülkede akademisyenler konuşamıyorsa hiç kimsenin konuşması mümkün olmayacaktır, demiştim. Üniversitedeki sorgumda bu konu da vardı. O dönemde, adının önünde “profesör” yazan bilim insanlarının “ifade özgürlüğünü savunmaya” dayanan bu metne neden imza attığımı sormalarını çok yadırgamıştım. Şimdilerde ise kötülüğün bu denli sıradanlaşması karşısında yadırgama duygumu hepten kaybettiğimi görüyor, nedense ona da hayret edemiyorum.

‘ÇOCUKLARIMI GEÇİNDİREBİLMEK İÇİN DEVLETİN ONAY VERDİĞİ BİR KURUMDA NEDEN ÖĞRETMENLİK YAPTIĞIMI MI SORUYOR SUNUZ?’

-Sizi tam olarak neyle suçladılar? O süreci anlatır mısınız?

Değindiğim gibi, o sıralarda “cemaat” şimdilerde FETO olarak isimlendirilen yapıya ait bir dershanede öğretmenlik yapmış, maaşımı Bank Asya’dan almıştım. Siz sorunca, ne kadar irrasyonel bir süreçten geçtiğimle bir kere daha yüzleşiyorum; inanılamayacak bir durumdu, korkunç bir kabus gibiydi her an uyanmayı umduğum, ne ki bu kabus hala devam etmekte. Beni sorgulayan heyete, “Çocuklarımı geçindirebilmek için devletin onay verdiği bir kurumda neden öğretmenlik yaptığımı mı soruyorsunuz? Halbuki ben iktidar elitlerinin, o sıralarda devlette etkin aktörlerin çocuklarını okutmuştum” dedim. Bu sözüm süreci yeterince özetlemektedir, daha ne diyebilirdim ki? 22 Temmuz 2016’da açığa alındım. Ülke çok zorlu bir süreçten geçiyordu, bu yüzden maruz kaldığım bu aşağılamayı çok da kendime atfetmemiş, yapılan yanlışlıktan en kısa zamanda dönüleceğini düşünmüştüm. Sonuçta bir toplum olarak korkunç bir kalkışmayla karşı karşıyaydık, neyin ne olduğunu anlamak mümkün görünmüyordu. İlerleyen günlerde yanıldığımı anladım.

‘FETO’NUN EĞİTİM KURUMUNDA ÖĞRETMENLİK YAPTIĞIM YILLARDA İKTİDAR ELİTLERİYLE ÇALIŞTIĞIM KURUM BÜTÜNLÜK İÇİNDEYDİ’

-“İktidar elitleri, o sıralarda devlette etkin aktörler” derken kimleri kast ettiğinizi sorabilir miyim?

Şunu söylemek istiyorum: FETO’nun eğitim kurumunda öğretmenlik yaptığım yıllarda iktidar elitleriyle çalıştığım kurum tam bir bütünlük içindeydi; bu iki yapı birbirini eleştirmek şöyle dursun birbirinin en önemli koruyucusu idiler. Bu bağlamda milletvekillerinden bakanlara, daha alt katmanlardaki bürokratlara kadar öğrenci velilerimiz vardı. Dolayısıyla içimden yükselen şu soruya kim, hangi cevabı verebilir, nitekim cevap verebilen biri de çıkmadı beni suçlayan makamlardan: Devletim bu eğitim kurumlarını açarken, devletimin erkanı buralara çocuklarını gönderirken masum da, 38 yaşında meslek sahibi olmuş, çocuklarının geçim sorumluluğunu üstlenmiş, başvurduğu başka hiç bir yerde iş bulamamış ben mi suçluydum? Buradaki çelişki, üstünde çok konuşmaya değmeyecek kadar açıktır.

‘CÜZZAMLI GİBİ TECRİT EDİLMİŞTİK, KREDİ BORCUMUZ NEDENİYE EVİMİ SATMAK ZORUNDA KALDIM’

-İhraç edildikten sonra neler yaşadınız? Yaşamınızı sürdürebilmek için neler yaptınız?

Yaşadıklarım tam anlamıyla bir şoktu; “devlet” dediğimiz ve sosyolojik bağlamda kıyasıya eleştirdiğimiz yapının benim gibi sıradan bir özneyle ne alıp veremediği olurdu ki? Ben herhangi bir “büyük” davanın insanı değildim; sadece sıra dışı zorluklar içerisinde kendi ideallerine ulaşmak için kıyasıya mücadele eden, bu bağlamda destansı bir hayat yaşayan kadınlardan biriydim. Hayatım boyunca zorluklar beni hiç yıldıramamıştı, ancak bu şekilde yaftalanma beni inanılmaz şekilde yaraladı, bu konuda hissettiklerimi ifade etmem mümkün değil. İlk şoku belli ölçüde atlattıktan sonra sokak sokak iş aradım, hiçbir yerde iş vermiyorlardı, mail yoluyla yaptığım başvurulara cevap bile gelmiyordu, tedavisi kabil olmayan cüzzamlıymışız gibi tecrit edilmiştik. Bu süreçte kredi borcumuz nedeniyle evimi satmak zorunda kaldım, ondan arta kalanla bir süre idare ettik. İhraç edildikten tam iki yıl sonra şimdiki işimde çalışmaya başladım.

‘HAYATIMIN HERHANGİ BİR ANINDA ÜLKEME, DEVLETİME, MİLLETİME ZARAR VERECEK ZERRE KADAR BİR NOKTA VARSA, ÇIKARSINLAR’

-“...Hayatım boyunca zorluklar beni hiç yıldıramamıştı, ancak bu şekilde yaftalanma inanılmaz şekilde yaraladı” derken, FETO’cu olmakla suçlanmanızı mı kast ediyorsunuz?

-Elbette... Ben toplum nazarında karanlık bir insan, vebalı/ cüzzamlı bir Fetöcüyüm! Bir kere daha hodri meydan diyorum: Yazdığım bütün kitaplar, makaleler, yazılar incelensin. Girdiğim bütün sınavlar mercek altına alınsın. Telefonumdaki konuşma ve yazışma kayıtlarım deşifre edilsin. Hayatımın her hangi bir anında ülkeme, devletime, milletime zarar verecek zerre kadar karanlık bir nokta varsa, bunu ortaya çıkarsınlar. Bunu ortaya çıkarabiliyorlarsa beni "zararlı ve tehlikeli" bir akademisyen olarak mesleğimden koparsınlar. Bu çağrımı daha önce de yapmıştım, buna cevap verebilen olmadı.

‘SON 4 YILDA YAŞADIĞIM SÜRECİN EN BÜYÜK GETİRİLERİNDEN BİRİ, HAYATIMDAKİ “FAZLALIKLARIN” ELENMESİDİR’

-FETO’cu olmadığınızı bildikleri halde, akademiden ihraç edildikten sonra size karşı mesafeli duran dostlarınız, meslektaşlarınız, yakınlarınız oldu mu?

Bu, her yönüyle can acıtan bir konudur. Son dört yıldır yaşadığımız sürecin en büyük getirilerinden biri, hayatımdaki "fazlalıkların" elenmesidir. Akademide beni hayal kırıklığına uğratan olmadı diyebilirim; arkadaşlarım beni tanıyor ve bana inanıyordu, ancak benimle iletişim kurmak her yönden tehlikeliydi. "Seni çok seviyor ve çok özlüyoruz, bunu bil, yeter." dediler ve bunu bilmek gerçekten yetti. Sonuçta yaşanan o kadar irrasyonel bir süreçti ki, hiç kimse hiç bir şey için suçlanamaz, bu mümkün değil. Arkadaşlarımın bu tavrı oldukça samimi ve sevgi doluydu; daha ne yapsalardı? Ancak dostluklarından ve arkadaşlıklarından bir an bile şüphe etmediğim kişiler vardı hayatımda. Dost deyince ne anlıyorsanız öylelerdi duygu dünyamda. Öylesine sağlam ve sarsılmaz bir yerleri vardı içimde, üstelik bu kişilerin devlet memuru olmak gibi bir riskleri/ korkuları da yoktu. Onlar hayatımdan çıktı, demeyeceğim, aslında hayatımda olmadıklarını öğrendim. Bu, acı olduğu kadar ruhu besleyen, beni tanımlayamayacağım açılardan besleyen bir öğrenme; öyle önemli ki benim için, bu kazanımlarımı düşündüğümde, yaşadığım tek anı dünyanın bütün hazinelerine değişmem, değişemem.

‘BARIŞ AKADEMİSYENLERİ KENDİ İÇİNDE CİDDİ ANLAMDA ÖRGÜTLENEREK BÜYÜK YOL KAT ETTİLER’

-Akademilerinden ihraç edilen akademisyenler olarak bir dayanışma içine girdiniz mi?

Barış imzacısı arkadaşlarımızla ve hocalarımla belli ölçüde etkileşimimiz vardı, ihraç edildiğim ilk günlerde bana yazan, bana inandığını söyleyen tek isim Ege Üniversitesi’nden hocam Prof. Dr. Neşe Özgen’dir mesela. İmzacı arkadaşların ihracı benden sonraydı; bildiğim bütün imzacı akademisyenlere yazdım, aradım, yanlarında olduğumu hissettirmeye çalıştım. Bu süreçte duygusal destek her şeyden önde gelir, bu anlamda bizleri birbirimizden daha iyi anlayan başka kimse yoktu. Barış akademisyenleri kendi içinde ciddi anlamda örgütlenerek ilk günden itibaren büyük yol kat ettiler, ancak aynı şeyi FETO yaftasıyla suçlanan arkadaşlar için söylemek mümkün olmadı. Sürecin başında, FETO nedeniyle ihraç edilen kişilerle ilgili nitel bir araştırma yapmak istedim, ne kadar acıdır ki konuşacak bir kişi bile bulamadım. Korkunç bir karanlık, korku, dehşet… Ses, söz, hiçbir şey yoktu… Daha sonra konuyla ilgili çalışma yapan birkaç arkadaşımız oldu, sanırım ilk şoku atlatmak en az iki yıl aldı.

Son dönemde en azından İzmir bazında barış akademisyenleriyle ortak bir çalışma içine girildiği söylenebilir. İzmir KHK Platformu’nun açılışında beni çok duygulandıran bir dayanışma sergilendi. Barış imzacısı hocamız Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu’nun oturumu yönetirken, bugüne kadar susan, konuş(a)mayan bir kitleye pozitif ayrımcılık yaparak sözün çoğunu onlara/ bize vermesi insanlık ve demokrasi adına onur vericiydi. İzmir KHK Platformu bu anlamda Türkiye toplumunun özlediği atomik bir yapı özelliğini taşıyor, bu nedenle içimdeki umut büyümeye başladı.

‘EVLERE TEMİZLİĞE GİDEN HAKİME, SİMİTÇİLİK YAPAN AKADEMİSYEN, PAZARCILIK YAPAN PROFESÖR VAR’

-İşlerinden, kürsülerinden edilen akademisyenlerin yaşama tutunmak için pazarcılık, simitçilik gibi işlerde çalıştıkları, evlere temizliğe gittikleri yolunda haberler çıktı. Sizin duyduğunuz benzer yaşanmışlıklar var mı? 

Bu konuda o kadar çok hikaye var ki… Bunlar kitaplara sığmayacak sanıyorum. İlk örneği kendimden vereyim, sosyoloji doçentiyim, çalıştığım iş yerinde kargo paketi açıyorum/ kargo paketi hazırlıyorum, yeri geldiğinde yerleri süpürüyor, bulaşık yıkıyorum. Onurumla yaşayabilmek için hiçbir işten gocunmuyorum, gocunmam. Bunların yanında editörlük, tez danışmanlığı, aile danışmanlığı gibi işler de yapıyorum ancak bunlar geçimimizi sağlayabilecek düzeyde bir gelir getirmiyor. Benzer şekilde evlere temizliğe giden hakime, öğretmen duydum, kordonda simitçilik yapan akademisyen, pazarcılık yapan profesör, inşaat işinde çalışan polis, öğretmen… Şahsen tanımadığım kişilere dair emin ağızlardan duyduğum çok fazla hayat hikayesi var. İzmir KHK Platformu'nda tanımaktan onur duyduğum bir arkadaşımız var, Prof. Dr. Haluk Savaş... Hayat hikayesi, bu süreçte yaşadıkları çok etkileyici, toplantıda kendi ağzından dinlediğim için isim vermekte beis görmüyorum. Cezaevinde kanser olup hayatta kalma, yaşama, şimdilerde de ise hak arama mücadelesi veren çok kıymetli insanlardan bir insan...

‘BİLDİĞİMİZ KADARIYLA KHK BAĞLAMINDA MEYDANA GELEN 70 KADAR İNTİHAR VAR’

-Bir de sağlığını yitirenler, hatta intihar edenler olduğu yazıldı. Bunlardan bildikleriniz varsa bizimle paylaşır mısınız?

Çok önemli bir noktaya değindiniz, bildiğimiz kadarıyla KHK bağlamında meydana gelen 70 kadar intihar vakası var. İhraç edilmeden önce intihar eden kişi yakınlarının duygu ve düşüncelerinin nasıl olduğuyla ilgili bir çalışmaya başlamış, konuyla ilgili beş kişiyle derinlemesine görüşme yapmıştım. Bu çalışmaya KHK sürecindeki intihar vakalarını dahil etmek istedim, hala istiyorum ancak henüz görüşmeyi kabul eden kimse olmadı. Bu çok anlaşılabilir bir durum zaten, böylesine ağır bir travmanın ardından insanlar konuşmak istemiyor doğal olarak.

Sağlığını yitiren, kalıcı hasar bırakan hastalıklar geçiren çok sayıda insan var. Bunların tespiti için çok kapsamlı nicel ve nitel araştırma yapılması gerekiyor. Bir oran veya sayı veremiyorum ancak, KHK travmasına bağlı olarak hem bedensel hem de psikolojik sağlığı bozulan büyük bir kitle olduğundan şüphemiz yok. Bu vakaların pek çoğu özellikle sosyal medyada yer alıyor, insanlar artık bunları konuşmaktan dile getirmekten gocunmaz oldu. Cezaevinde hastalanan, tedavi/ ameliyat imkanı bulamayan, tedavi için yurt dışına gitmesine izin verilmeyen çok sayıda insan olduğuna dair paylaşımlar okuyoruz sosyal medyada.

‘KABUL EDİLMİŞ BAZI BİLDİRİLERİMİ SEMPOZYUMLARDA SUNMAMA İZİN VERMEDİLER, BUNU YAŞAYAN ÇOK KİŞİ VAR’

-Akademiden ihraç edildikten sonra araştırma ağırlıklı çalışmalarınızı sonlandırdınız mı, yoksa devam mı ettiniz?

Burası da ayrı bir konu insanın içini acıtan... Ben işimin hastasıydım, hala öyleyim. Akademi benim için bildiğimiz Antik Yunan felsefesinde kendini bulan bir arayışın uzantısıdır. Sorular her zaman cevaplardan daha önemlidir. Her sorunun ardından ulaştığınız cevap/lar, bünyesinde yeni ve çetrefilli sorular taşır, getirir, önünüze koyar. Bu anlamda yol ve yolculuk hiç bitmez. Bu yolculuk sırasında ben zamanı unutur(d)um, zamanı… Bu felsefi süreç elbette akademiyle sınırlı değildir, insan yaşadığı müddetçe bunun içindedir. Ancak mesleki anlamda hayatımdan çaldıkları şey, tam da böyle bir değer. Daha nasıl anlatılır bilemiyorum.

‘KENDİ ÜLKEMDE YAYINLANMAYAN KİTABIM, CAMPRİDGE SCHOLAR PUBLİSHİNG TARAFINDAN YAYINLANDI’

Böyle olunca akademik çalışmalarımı bırakmam düşünülemez. Burada yine can acıtan başka bir konuyu dile getirmem lazım; sürecin özellikle başlarındayken kabul edilmiş bazı bildirilerimi sempozyumlarda sunmama izin vermediler, bunu imzacı arkadaşlardan da yaşayan çok kişi oldu. Bu tam anlamıyla bir utançtı, ancak bizim duymamız gereken bir utanç değil tabi. Ne olursa olsun, ihraç edildikten sonra yayına devam ettim, İsmailağa Cemaati kadınları üzerinde bir araştırma yapmıştım, bu çalışmayı tamamladım. Cemaatin kadınlarıyla ilgili alan araştırmasına dayalı ilk çalışmadır bu; kendi ülkemde yayınlanmayan kitabım “Çarşaflı Dindarlık/ Piety in a Niqap” Cambridge Scholar Publishing tarafından yayınlandı. Yine yayınlanmış makalelerim / Woman’s Experiences ve Perception of Motherhood isimleriyle Noor Publishing tarafından kitaplaştırıldı. Uluslararası kitap bölümleri ve uluslararası dergilerde de makalelerim yayınlandı.

Ben aynı zamanda romancıyım, edebiyatla olan ilişkim de böyledir; aşkla dolu... Bu süreçte bir gençlik romanı yazdım, sürece ayna tutan başka bir roman üzerinde çalışıyorum. Şimdilerde romanlarımı yayınlama isteği duymuyorum, uygun bir zamanda ortaya çıkmak için demleniyorlar.

Bu arada öğrencilerim… Onları o kadar özledim ki, bu da anlatılamaz.

Siz sormuşken bir konuya daha değinmek geldi içimden. Çocukluğumdan beri tiyatroyu çok severdim, ilköğretim ve lise hayatım boyunca okulumda çalışılan bütün temsillerde rol almıştım. Bu süreçte aklıma bir anlamda delice bir şey geldi, yardımcı oyuncu olabilirim diye, gidip bir ajansa kaydoldum. Bu alanda para kazanılabildiğini sanıyordum. (Gülüyor) hem sevdiğim bir işi daha yapar hem para kazanırdım… Bir TV filminde ve dizisinde rol aldım demeyeyim, göründüm… (Gülüyor) Tabi sandığım gibi para falan kazanamadım.

SETTE SIRAMI BEKLERKEN AZİZ NESİN’İN “DELİLER BOŞANDI” HİKAYESİ GELİYOR AKLIMA, HERKES PSİKİYATRİK TEDAVİDEN KAÇMIŞ GİBİYDİ’

-İlk oyunculuk deneyiminizde trajikomik bir olay yaşadınız mı?

O kadar sıra dışı bir deneyimdi ki, nasıl anlatsam bilmiyorum. Bize, sanırım kendimizi iyi hissetmemiz için, "figüran" değil "yardımcı oyuncu" diyorlar ya... Sette bizi dükkan bozması bir yere doldurdular. Hava buz gibi, İstanbul'da Kasım ayı, düşünün... Bizi tıktıkları dükkan bozması yerde ilaç için bir ısıtıcı yok. Çay, kahve, su bile yok. Benden başka herkesin deneyimli olduğu belli, bu durumu normal bir şeymiş gibi karşılıyor, mütevekkil bir halde setin başlamasını bekliyorlar. Bu arada konuşmalara kulak kesiliyorum, o kadar kendi dünyamın dışında ki, ağlamak istiyorum ağlayamıyorum, gülmek istiyorum gülemiyorum. Aziz Nesin'in “Deliler Boşandı” hikayesi aklıma geliyor, herkes psikiyatrik bir tedaviden kaçmış gibi geliyor bana. Bu arada çok ağır makyajlı bir kadın var, kendisini bizden ayırmış, kuytu bir köşede assolist havalarında oturuyor, bizimle muhatap olmuyor. İçimden "acaba gerçekten oyuncu mu, etkin bir rolü mü var?" diye düşünmeden edemiyorum. Ama kadındaki havayı görmelisiniz, zannedersiniz ki Türkan Şoray!.. Sonra sette bizden farkını gördüğümde kahkaha ile gülesim geldi, meğer benim şaşkınlık ve korku duyacağım sahnede o da "imdaaatt!" diye bağıracakmış, kadın heyecandan bağırmayı da unutmuş... Yani bir kelime arkadaşla aramızda aşılmaz bir mesafe yaratmaya yetmişti. Düşündükçe hala gülesim gelir: İmdaaatttt!

-Öğrencilerinizle iletişiminiz sürüyor mu? Yaşadıklarınızla ilgili ne düşündüklerini öğrenebildiniz mi?

Öğrencilerimle hayatımın hiç bir döneminde iletişimim kesilmedi, onlar genç insanlar, çok masum ve daha cesurlar. İçlerinde derin bir acı taşıdıklarını hissediyor ancak orayı deşmiyorum. Gençlerimize umut dolu bir dünya hazırlayamadığımız için ne kadar üzüldüğümü anlatamam.

‘İSMAİLAĞA CEMAATİ KADINLARI, DİNDARLIĞI ALGILAMA VE YAŞANTILAMA BAKIMINDAN DİKKATİMİ ÇEKEN BİR GRUPTU’

-İsmailağa Cemaati Kadınları ile ilgili çalışmanız hakkında bilgi verir misiniz, yoksa bunu bir başka söyleşinin konusu olarak mı saklayalım?

İsmailağa Cemaati Kadınları, dindarlığı algılama ve yaşantılama bakımından çok dikkatimi çeken bir gruptu. Cemaatin medresesinde beş gün kaldım. Manisa'daki sohbet toplantılarına altı hafta boyunca, haftada iki kere katıldım. Farklı ortamlarda kadınlarla görüştüm, katılımlı gözlem yaptım. Sonuçta Türkiye toplumunun dindarlık yelpazesinde çok önemli bir renk olduklarını gördüm. Her araştırmamda olduğu gibi, heyecanla çalıştığım, bu söyleşide ifade edemeyeceğim kadar kapsamlı bir konuydu.

‘SEMPOZYUM VAKTİ GELDİĞİNDE SORDUM, “SİZ DE İZİN VERMEYECEKSENİZ BOŞUNA YOL PARASI VERMEYEYİM” DEDİM, “BİZ ÖDTÜ’YÜZ DEDİLER’

-Bildirilerinizi sunmanıza izin vermeyen sempozyum düzenleyicilerini açıklamak ister misiniz?

Bence bir sakıncası yok: Elazığ'da Fırat Üniversitesi bünyesinde 2016 yılında düzenlenen sempozyumda bildiri sunmama KHK lı olduğum gerekçesiyle izin verilmedi. Sempozyuma kabul edilen iki bildirim vardı, uçak biletim alınmıştı, ancak bildirilerimi sunamadım. Bunu deneyimledikten sonra ODTÜ'deki sempozyum vakti geldiğinde yetkililere durumu yazdım, "siz de izin vermeyecekseniz boşuna yol parası vermeyeyim" dedim. Onlar kendi farklarını orta koydu, "bizi başkalarıyla karıştırmayın, Biz ODTÜ' yüz, dediler...

‘MEKTUBUMA SADECE CHP MERSİN MİLLETVEKİLİ FİKRİ SAĞLAR’DAN ÜZÜNTÜLERİNİ BELİRTEN BİR MAİL GELDİ’

-Bu zor dönemde toplumdan, STK’lardan, muhalefet partilerinden destek gördünüz mü?

Benim yaftalandığım konu toplum bazında o kadar korkunç bir anlam taşıyor ki, 15 Temmuz 2016’dan günümüze, adı FETÖ karanlığına bulaşmış biri(leri)nin her hangi bir yerden destek, anlayış görmesi imkansız oldu. Ancak yaşanan mağduriyetlerin kapsamı son dönemlerde yavaş yavaş görülmeye, anlaşılmaya başlandı. Özünde, ne Anadolu’nun ücra bir köyünde öğretmenlik yapan birinin, ne bir akademisyenin ne de sıradan hayat süren diğer mağdurların bahse konu hain darbeyle ilgisinin olamayacağı zaten belliydi. Sürecin başındayken, kişisel tarihimi anlatan bir mektup yazıp sayın Cumhurbaşkanı, dönemin Başbakanı, kendi rektörüm de dahil olmak üzere parti başkanlarına, adını ve makamlarını unuttuğum pek çok devlet yetkilisine, gazetecilere gönderdim. Bu mektubuma sadece CHP Mersin milletvekili Fikri Sağlar Bey’den üzüntülerini bildiren bir mail geldi. Bir de, çok kıymetli, sayın Emin Çölaşan Bey’in tavrı benim için unutulmazdı; kendileri beni bizzat aradı, aramızda duygusal bir konuşma geçti. Birileri, üstelik bir gazete köşesinde mekan tutmuş birileri tarafından aranmanın beni hangi duygulara sevk ettiğini anlatamayacağım.

‘ASIL DESTEĞİ HDP MİLLETVEKİLİ ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU’NDAN GÖRDÜM, KARGODAKİ İŞİMİ ONUN SAYESİNDE BULDUM’

Asıl önemli desteği ise, sadece KHK’lılar adına değil, dünyadaki bütün mağdurlar ve madunlar için –bence- gönüllülük ilkesiyle çalışan, mücadele veren HDP Milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu Bey’den gördüm. Kendisine mektup göndermemiştim, bir öğrencim vesilesiyle tanıştık, bundan sonra kendilerine halimi arz ettiğimde twitter hesabından konuyu duyurdu, sanırım o günlerde trend topik oldu hocamızın paylaşımı. Şimdiki işimi bu sayede bulmuştum. Başta toplumsal zihin karmaşık olsa da, şimdilerde konunun yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda bazı yakınlaşmalar hissettik. Mesela İBB Başkanı Sayın Tunç Soyer Bey, üstelik seçimden sonra, KHK mağduru bazı kişileri belediyede istihdam edebileceğini bile söyledi.

‘İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI SAYIN TUNÇ SOYER, KİTAP YAYINLAMA SÜRECİNDE YARDIMCI OLMA SÖZÜ VERDİ’

-İzmir KHK’lılar Platformu olarak İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’i ziyaret etmişsiniz. Neler konuştuğunuzu sorabilir miyim?

İzmir KHK’lılar Platformu olarak İzmir’deki parti merkezlerine de ziyaretler yapılıyor. Sayın başkan bizi İzmir KHK Platformu adına kabul etti; dolayısıyla ziyaretin kapsamı bütün mağdurları içeriyordu. İzmir KHK Platformu imzacı akademisyenlerden KESK mağdurlarından, FETO’ya kadar geniş bir yelpazede çalışma yapıyor. Bu nedenle gelecek Türkiye’nin özlenen karması diyebileceğimiz atomik bir yapısı var.

Sayın başkan üç kişilik görüşme heyetimizi nezaket ve incelikli bir tavırla ağırladı, hepimizi teker teker dinledi. Türkiye toplumundaki mevcut hukuksuzlukların giderilmesinde çalışmalarımıza katkı sağlamaları, mağduriyetlerimizi mümkün olduğunca gidermeleri konusunda halimizi arz ettik. Sayın başkan akademisyenlerin ve yazarların yaşadığı “kitap yayınlama” sürecinde bizlere yardımcı olma sözü verdi; yeri gelmişken ilgili arkadaşlara duyurmuş olalım.

-Yargıda verdiğiniz mücadele hakkında bilgi verir misiniz?

İhraç edildikten üç sene sonra Manisa Emniyet Müdürlüğü ifademi aldı. Bu sorgulamanın sonucu ne olur, nereye varır, henüz bilmiyorum. Ankara İdare Mahkemesi’ne başvuralı bu Haziran’da iki yıl dolacak, oradan henüz sonuç alamadım.

‘BÜTÜN RENKLERİN CAPCANLI YAŞAYABİLDİĞİ, SESLERİN KISILMADIĞI, SÖZLERİN KESİLMEDİĞİ BİR DÜNYA HAYAL EDİYORUM’

-Kendiniz ve ülkemiz için nasıl bir gelecek hayaliniz var, desem?

Ah, desem olur mu acaba? Kocaman bir ahhh… Madem sordunuz, söyleyeceğim: Ülkemin üstünde masmavi bir gökyüzü hayal ediyorum, masmavi… Gökkuşağının hiç sönmediği, bütün renklerin capcanlı yaşayabildiği, seslerin kısılmadığı, sözlerin kesilmediği, insanların birbirinin kurdu olmadığı bir ülke ve dünya hayal ediyorum. Ünlü psikolog Pat Mesiti, “Hayalleri olanlar asla uyumaz!” diyordu… Evet, hayal kurabiliyorsak onlar için mücadele etmek zorundayız, yılmadan, yorulmadan ve ölmeden…

Kendim için ise büyük hayallerim yok. Eski sıradan hayatıma dönmek istiyorum. Gerçi hayatım hep sıra dışı zorluklarla dolu oldu, ne ki, bu zorluklar hep anlaşılabilir türdendi. Artık anlaşılabilir, sıradan bir hayat istiyorum, kendi işimde, kendi masamda…

-Son olarak devleti/ülkeyi yönetenlere bir mesajınız olacak mı?

Beni muhatap alan birileri varsa söyleyeyim. Var mı?

YAZARIN TÜM YAZILARI