Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)'in üç ay gecikmeyle açıkladığı Mart ayı işsizlik rakamları geçtiğimiz haftanın en çok tartışılan konusuydu. Pandemi nedeniyle binlerce işyeri kapanmış ve on binlerce insan işsiz kalmıştı, refah içindeki Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde, dünya devi ABD’de bile işsizlik artmış, ama Türkiye’de azalmıştı! AKP iktidarının bile sahiplenmediği TÜİK’in düşük işsizlik rakamlarını hangi etik olmayan yollardan elde ettiğini, TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamlarının gerçekleri yansıtıp yansıtmadığını, AKP iktidarının bürokrat atamalarında neden liyakat yerine sadakati tercih ettiğini deneyimli bürokrat, Diyarbakır Ticaret Odası eski Genel Sekreteri, Türkiye’nin AB sürecinde uyguladığı projelerin hem yönetim, hem de uygulama aşamalarında yer alan eski İŞKUR Uzmanı İktisatçı Mehmet Aslan’a sordum. 

Sosyal medya hesabınızda yazdığınız yazıda TÜİK’in 10 Mayıs’ta açıkladığı işsizlik rakamları için “mucize” benzetmesi yaptınız ve “Sadakat ile biat bu kadar abartılır mı?” diye sordunuz. Eski bir İŞKUR Uzmanı ve deneyimli bir bürokrat olarak TÜİK’in işsizlik rakamlarını değerlendirir misiniz?

En kısa yoldan söyleyeyim: Siyaseti doğrulayan şey rakamlardır: TÜİK de hiçbir sorgulama yapmadan iktidarı doğruluyor. Siyasetçinin işsizliği, enflasyonu azalttım, geliri artırdım demesinin lafzi olarak bir anlamı yok. Tam da burada araya rakamların girmesi ve söylenilenleri doğrulaması gerekir. Vatandaş rakamların içeriğine çok hakim olmasa da söylenenlerin istatistik karşılığını görmek ister. Daha basit söylemem gerekirse; rakam tam anlamıyla bir ihtiyaçtır. Biraz daha cüret etme cesaretim olsa ünlü iktisatçı Maslow’un tanımladığı “ihtiyaçlar hiyerarşisi”ne rakamları da eklerdim. Rakamlar yeni ekonomik sistemin olmazsa olmazları. Rakam bu kadar belirleyici olunca, bunları yorumlayan, yeniden anlamlandıran, allayıp pullayan aracılar da önem kazandı. Kimdir rakamlara aracılık edenler? Elbette ki yazılı ve görsel basın, ekonomistler, akademisyenler, bürokratlar, politikacılar. Aracıların en büyük işlevi de rakamların yeniden sunumunu sağlamak, onların üzerinde yeni bir gerçeklik inşa etmek, oyun sahasını genişletmektir.

Rakamların yeniden sunulması derken, rakamların manipüle edildiğini mi söylemek istiyorsunuz?

Asıl mesele manipülasyonlar üzerinden yeni gerçeklikler inşa etmek. Manipülasyon, rakamın cenin halinde, hatta daha öncesinde başlar. “Sen daha portakalda vitaminken” denir ya, işte tam da böyle bir başlangıç noktasından söz edilebilir. En son açıklanan yüzde 13,2’lik işsizlik rakamı olağanüstü bir sonuç. Dünyanın kepenk kapattığı bir dönemde güya biz işsizliği düşürmüşüz. Neye göre? Bir önceki yılın aynı ayına göre: Yani Mart 2019’a göre. Mart 2019’da işsizlik yüzde 14,1 iken Mart 2020’de 13,2’ye inmiş. Bu sonuca göre işsizlikte yüzde 0,9’luk bir azalma var. Neredeyse yüzde 1’lik bir düşüş.

‘EĞER İŞSİZLİĞİ AZALTMIŞSANIZ İSTİHDAMI ARTTIRMIŞ OLMANIZ GEREKİRDİ, OYSA İSTİHDAMIN YÜZDE 3,4 AZALDIĞINI GÖRÜYORUZ’

Kafanızı rakamlarla çok fazla karıştırmadan basit bir, iki karşılaştırma yapmak isterim. Eğer işsizliği azaltmışsanız, istihdamı arttırmış olmanız gerekirdi. Oysa aynı döneme baktığımızda istihdamın yüzde 3,4 azaldığını görüyoruz. Sayı olarak bakarsak 1 milyon 662 bin kişi istihdamın dışına çıkmış. Yani işsiz kalmış, Ama istihdamın dışına çıkan bu kişiler ne hikmetse işsiz olarak da sayılmamış. Diğer bir ifadeyle TÜİK’in analizine dahil etmediği, arafta tuttuğu milyonlarca işsiz insan görmezden gelinmiş.

İşsizlik artarken nasıl düşük gösterildiği, bir başka deyimle rakamların nasıl ters yüz edildiği konusunda bir fikriniz var mı?

TÜİK’in açıkladığı rakamların izaha muhtaç olduğu çok açık. Bunu en basit ifadelerle açıklamaya çalışacağım. Birçok kişinin aklına şu gelebilir: İşsizlik rakamı diyelim ki yüzde 20 çıkıyor da, TÜİK bunu 13 gibi bir rakam olarak mı açıklıyor? Buna “kesinlikle hayır” gibi çok net bir yanıt verebilirim. Bu çok basit ve amatörce bir girişim olurdu. Bu noktada, denkleme devlet işleyişinin çok köklü bir davranışı giriyor: Kurnazlık. Bu kavram son yıllarda yükselme dönemini yaşıyor. Devlet tamamen şark-î bir kurnazlıkla yönetiliyor. Demem o ki, rakamları değiştirmek veya azaltmak gibi amatör küme işlere gerek yok. Rakam yerine, rakamın kaynağına müdahale eder, istediğinizi elde edersiniz. Daha genel ifade edersem eğer; rakamları köleleştirirsiniz.

“Rakamları köleleştirmek” çok ilginç ve iddialı bir kavram. Ne anlama geldiğini anlatır mısınız?

Aslında klasik köleliğin günümüz versiyonu gibi. Cem Yılmaz şovuna atıfta bulunarak şöyle bir kurgu yapabiliriz. 

AKP İktidarı: “Ne vereceksin bana” 

TÜİK: “Ne vereyim abime”

‘AKP İKTİDARI UZUN YILLARDAN BERİ ETİK DENİLEN KAVRAM İLE BÜTÜN BAĞLARINI KOPARMIŞ DURUMDA’

Durum, biraz da buradaki mizaha benziyor. Rakamları köleleştirmek istiyorsanız kaynağı kontrol etmelisiniz. Rakamlar köleleşince, sayılar amacınızın hizmetkarı olurlar. Tam da bu noktada hakkını vermek gerekir ki AKP bu işleri çok iyi yapıyor. Peki bu bir meziyet mi, yaratıcı politika mı? Samimiyetle “hayır” derim buna. Evet, bu bir kurnazlıktır. Evet, ince işçiliktir. Ama etik siyasetle bağını koparan her iktidarın çıkacağı yoldur aynı zamanda. Malum; AKP iktidarı uzun yıllardan beri “etik” denilen kavram ile bütün bağlarını koparmış durumda. Etikle bağınızı kopardınız mı gerisi çorap söküğü gibi geliyor.

Arka planın veya kaynağın kontrol edilmesine dikkat çekiyorsunuz. Bunu açabilir misiniz?

Daha akıllıca, daha kurnazca işler yapacaksanız, kaynağı kontrol etmeniz gerekir. İşgücü istatistikleri, enflasyon rakamları gibi gündelik yaşamımızı doğrudan ilgilendiren verilerde kaynağa müdahale etmek mümkün; çünkü burada inisiyatif alanları var. İşgücü üzerinden gidelim. Çoğu kişi, gazeteciler, araştırmacılar, hatta bazı ekonomi yazarları bile işgücü rakamlarının fiili, yani gerçek rakamlardan elde edildiğini sanıyor. Öncelikle şunun bilinmesinde yarar var. İşgücüne ilişkin rakamların tamamı tahminlere dayanıyor. Seçimlere yönelik veya siyasi partilerin oy oranlarını tespit etmeye yönelik tahminler gibi işgücü verileri de anket yöntemiyle tahmin ediliyor.

‘İŞKUR VERİ TABANINDA FİİLİ İŞSİZ SAYISI VAR, AMA KULLANILMIYIR, BUNUN YERİNE ANKET YAPILIYOR’

Mart ayı işsizlik rakamı yüzde 13,2 olarak hesaplanmıştı. Bu rakam Türkiye’deki işsizler sayılarak, ya da İŞKUR veri tabanındaki işsiz sayısı dikkate alınarak elde edilmiyor. İŞKUR veri tabanında aslında fiili işsiz sayısı var, ama bu kullanılmıyor. Bunun yerine TÜİK anket yapıyor. Türkiye’de 32 milyona yakın işgücü var. İşgücü dediğimiz şey; hem fiili olarak çalışanlar, hem de işsizlerin toplamından oluşuyor. TÜİK işsizlik dahil, 32 milyon işgücüne ilişkin istatistiklere, adına Hanehalkı İşgücü Anketi (HİA) denilen ve her ay uygulanan anketlerle ulaşıyor. Anket sayısı 2020 yılında 58 bin 500’e yükseltildi. TÜİK, tespit ettiği 58 bin 500 hanede, yaşları 15 ve daha yukarı olanlarla yüz yüze veya telefonla görüşüyor. En son uyguladıkları ankette yaklaşık 120 bin kişiyle görüşülmüş.

‘DOĞRU ÖRNEKLEMLE HEM İKTİDARI MUTLU EDEN SONUÇLARA ULAŞIR, HEM DE SADAKATİNİZİ İSPAT EDEREK KARİYERİNİZİ GÜVENCE ALTINA ALIRSINIZ’

Anket konusuna ayrı bir parantez açmak lazım. Kaynağa müdahale etmek dediğimiz şey için en uygun yer burası. Yani 58 bin 500 hanenin seçimi. TÜİK’in normal koşullarda haneleri seçme veya daha teknik olarak söylersek “örneklem” seçme konusunda metodolojileri var, ama bu tip dönemlerde bu yöntemleri hakkıyla uygulamanız zorlaşır. Metodolojiler ortadan kalkmaz; çünkü uluslararası yükümlülükleriniz var. Metodolojiye uymak yerine, metodolojiyi kendi bünyenize, beklentilerinize uydurursunuz. Hatırlarsanız 2018 yılı Eylül ayına ilişkin aylık enflasyon yüzde 6,30, yıllık enflasyon yüzde 24,52 olarak açıklanınca ilgili genel müdür yardımcısı görevden alınmış, yerine Berat Albayrak’ın Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’ndan yakın çalışma arkadaşı olan Yinal Yağan atanmıştı. Bu görev değişikliğinin ardından yüzde 6,30 olan aylık artış, mucizevi olarak 2,67’ye inmişti. Son işsizlik rakamı da yine bazı görev değişikliklerinin ardından geldi. Mart 2020 işsizliği açıklanmadan 3 gün önce 11 TÜİK bölge müdürü görevden alınarak, yerlerine yenileri atanmıştı. Neticede kaynağı “doğru” seçer ve doğru yönetirseniz istediğiniz sonuçlara ulaşırsınız. Örneklemi seçmek sizin elinizde çünkü. Doğru örneklemle hem iktidarı mutlu eden sonuçlara ulaşır, hem de sadakatinizi ispat ederek kariyerinizi güvence altına alırsınız.

İşsizlik için her ay açıklanan rakamların 58 bin 500 haneye yapılan anketlerle tespit edildiğini söylüyorsunuz. Bu sayı yeterli ve sağlıklı mı?

‘TÜİK BURADA İKTİDAR LEHİNE SONUÇLAR ÇIKARAN YANDAŞ ANKET ŞİRKETLERİ GİBİ DAVRANIYOR’

Hayır değil. Bakın bu hanelerdeki 120 bin kişiyle görüşülüyor. 32 milyon çalışanla kıyasladığımızda yüzde 0,4’e (veya binde 4) denk geliyor. Bu, bin kişinin istihdamını, işsizliğini sadece 4 kişiyle görüşerek tespit etmeye çalışıyorsunuz demektir. Elinizde İŞKUR rakamları var. Bunu niye kullanmıyorsunuz? Gerçek rakamlar varken, anketler üzerinden tahmin yapmanıza gerek var mı? Sorun bu tercih meselesinde. TÜİK burada iktidar lehine sonuçlar çıkaran yandaş anket şirketleri gibi davranıyor. Sadece işgücünün demografik ölçümü yapacaksanız bu anketler yeterli olur, ama işsizlik ve istihdamı gibi temel göstergeleri anketle tahmin ediyorsanız, bu yaptığınıza siyasi iktidara gollük pas atmak denir.

AKP iktidarının TÜİK'in açıkladığı son işsizlik rakamlarına sahip çıkmamasını, bunu bir başarı gibi kullanmamasını nasıl okumak gerekir?

‘RAKAMLARIN GERÇEKLİĞİ KONUSUNDA TEREDDÜT OLMASA, BAŞTA CUMHURBAŞKANI OLMAK ÜZERE, EKONOMİ YÖNETİMİNİN BU BAŞARIYI SAHİPLENMESİ GEREKİRDİ’

Ben de takip ettim. Mesela ABD’de salgının etkisiyle işsizlik 4 kat artarak yüzde 4,4’ten, 14,7’ye çıktı. Avrupa ülkelerinin tamamında bariz işsizlik artışı yaşandı. Belki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak salgını fırsata çevirdiği için bizde işsizlik azaldı! Şaka bir yana, TÜİK öyle bir şey yaptı ki, AKP’nin bunu savunmaya yüzü tutmadı. Rakamların gerçekliği konusunda tereddüt olmasa, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, ekonomi yönetiminin bu başarıyı açıkça sahiplenip, savunması gerekirdi. Ama öyle olmadı. Deyim yerindeyse, bu başarı cami avlusuna terk edildi. Sahipsiz kalan bu sözde “başarı” TÜİK’in komik duruma düşmesine ve uğradığı güven erozyonunun hızlanmasına neden oldu.

TÜİK, rakamları ters yüz göstermek için etik olmayan başka hangi yöntemlere başvuruyor?

‘TÜİK GERÇEK İŞSİZLİK RAKAMLARINDAN KAÇMAK İÇİN ANKETLERİN MANİPÜLATİF SONUÇLARINA SIĞINIYOR’

TÜİK doğal olarak kendisini savunuyor, gerekçeler üretiyor. Diyor ki; ben Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi kuruluşların önerdiği yöntemleri uyguluyorum. TÜİK’in bu yanıtı hem doğruyu, hem de yanlışları içeriyor. Daha önce bahsettiğim şark kurnazlığının başladığı noktalardan biri de burası. TÜİK, uyguladığı anketlerle işgücünün demografik, sosyal ve ekonomik taraflarını ölçüyor. Bunu yapması da gerekiyor, ama işsizliği anketle ölçmesi gerekmiyor. Ne ABD, ne de AB ülkeleri işsizlik oranını anket tahminleriyle değil, iş kurumlarındaki fiili rakamlarla hesaplıyorlar. TÜİK tam da bu noktada gerçek işsizlik rakamlarından kaçmak için anketlerin manipülatif sonuçlarına sığınıyor.

TÜİK’in işsizliği anketlerle hesapladığını söylediniz. Bu anketler Türkiye’nin her tarafında eşit olarak mı yapılıyor?

‘İŞSİZLİĞİN EN YOĞUN OLDUĞU DİYARBAKIR, ŞANLIURFA, VAN, MARDİN, BATMAN, BİTLİS, SİİRT, MUŞ GİBİ İLLERDE İŞGÜCÜ ÇALIŞMASI YAPILMAMIŞ’

Çok yerinde bir soru. Öncelikle şunu söyleyeyim; anketler 7 coğrafi bölgedeki 9 ilde uygulanıyordu. Belki buna yeni büyükşehirler eklenmiş olabilir. Yani belirlenen büyükşehirlerde anket uygulanıyor ve hiç uygulanmayan iller için tahmin yapılıyor. Anket Güneydoğu’da Gaziantep, Doğu’da Erzurum’u baz alıyor. Yeni büyükşehirler yasasında eklendi mi bilmiyorum, ama işsizliğin en yoğun olduğu Diyarbakır, Şanlıurfa, Van, Mardin, Batman, Bitlis, Siirt, Muş gibi iller için istatistik kurumunun ilk kurulduğu 1926 yılından bu yana hiçbir işgücü çalışması yapılmamıştır. Bu illerde ne işsizlik ölçülmüş ne de istihdam ve işgücüne yönelik kapsamlı bir çalışma yapılmıştır. Bir anlamda bu iller, istatistik harici bırakılmıştır. Özellikle Güneydoğu Anadolu için değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin en gelişmiş sanayi illerinden biri olan Gaziantep’in işgücü verilerine dayanarak diğer iller için tahmin yapılması hem haksızlık, hem de gerçek durumu manipüle etmektir.

İşsizlik verilerinde yapıldığı gibi, enflasyon rakamlarında da benzer manipülasyonlar yapılıyor mu?

En fazla suistimal edilen, siyasetin en çok müdahale ettiği iki alan işsizlik ve enflasyon rakamlarıdır. Enflasyon konusuna girmeden önce şu soruların yanıtlarını bilmek gerekiyor: Enflasyon sepeti nasıl güncellenir? Sepette yer alan ürün guruplarının ağırlığı nasıl tespit edilir? Örneklem, yani yerleşimler ve işyerleri nasıl seçilir?

‘BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRMİŞ, VADELİ İŞLEMLER PİYASASINDA SPEKÜLATİF İŞLEMLER YAPAN BİR MERKEZ BANKASI GERÇEĞİ VAR ORTA YERDE’

Enflasyon sepetinin güncellenmesi matematiksel ve anlaşılır bir yöntemle yapıldığı için burada bir sorun görünmüyor. Yöntem şöyle: Bin liranın en az bir lirasını bir ürüne harcıyorsanız, o ürün veya hizmet enflasyon sepetine dahil edilir. Sepette yer alan ürün guruplarının ağırlığı için işsizlikte olduğu gibi anket uygulanır. Buna Hanehalkı Bütçe Anketi (HBA) denir. Denkleme anketlerin girmesi, anketi uygulayan tarafın önceliklerine göre yönlendirme yapılmasını mümkün kılıyor. Öncelikle kendi amacınıza göre anket yapılan haneleri belirleme şansınız var. Normal koşullarda TÜİK’in bununla ilgili güçlü bir teknik alt yapısı var. Kendi işleyişine bırakılırsa son derece objektif sonuçlar üretebilir. Ama içinde bulunduğumuz dönemdeki gibi otoriter yönetimler kurumları tamamen baskı altına alıp siyasileştirdiğinde, verilerin iktidarın isteğine uygun olarak üretilmesi kaçınılmaz olur. Bu sadece TÜİK için değil, Merkez Bankası (MB) ve Hazine gibi devletin seçkin kurumları için de aynıdır. TÜİK’i konuşuyoruz, ama diğer tarafta bağımsızlığını yitirmiş, vadeli işlemler piyasasında spekülatif işlemler yapan, hem çalıp, hem oynayan bir Merkez Bankası gerçeği duruyor orta yerde. Hazine derseniz, uluslararası kredilerine aracılık ettiği ve kefalet verdiği şirketlerin borçlarını yüklemiş durumda. Bu borçların ödenip ödenmeyeceği ise tam bir muamma.

Burada yine deneyimlerinize başvurma gereği doğuyor. Geçmiş siyasal iktidarlarla da çalıştınız. Önceki iktidarlar döneminde benzer hoyratça uygulamalara tanık oldunuz mu?

‘AKP’NİN SON 10 YILINA BAKTIĞIMDA, FETRET DEVRİ İLE LALE DEVRİ'NİN BİRLİKTE YÜRÜDÜĞÜ ARABESK BİR YÖNETİM TARZINDAN BAŞKA BİR ŞEY GÖREMİYORUM’

Çok açık bir ifadeyle hiçbir dönemde bu boyutta suistimallere tanık olmadığımı söyleyebilirim. Türkiye’nin demokrasi ve hukuk sistemi her zaman sorunlu olmuştur. Ancak askeri darbe dönemleri dahil olmak üzere demokrasi ve hukuktan bu kadar uzaklaşma olmamıştır. Size Turgut Özal döneminden örnek verebilirim. O dönemde özellikle inşaat konusunda ciddi atılımlar, büyük altyapı projeleri yapılıyordu. İktidara yakın güçlü inşaat şirketlerine Hazine kefaletiyle dış finansman sağlanması için bizzat Turgut Özal’ın girişimleri oldu. Ama Hazine bürokratları bırakın bu talepleri değerlendirmeyi, Özal’ı ciddiye bile almadılar. Çünkü Hazine’nin verdiği kefalet, siyasi partiler adına değil, Türkiye adına verilir ve geri ödenmeyen borçlar devlet adına üstlenilmiş olunur. Cidden oldukça dirayetli, etik prensiplere ve hukuka bağlı, ülkesini düşünen bir bürokrasi geleneği vardı. Ve bu gelenek ülkenin en önemli güvencesiydi. Hazine’yi kefalet konusunda ikna edemeyen Özal, devlette işlerin kısa sürede yapılamadığı gerekçesiyle bürokrasiye savaş açmıştı. Bir de şimdiki işleyişe bakalım; savaş açacağınız bir bürokrasi cephesi bile yok. Biat ve sadakatle kendilerine verilen emirleri bekleyen, kapıkulu olmuş yöneticiler döneminden söz edebiliriz artık. AKP’nin özellikle son 10 yılına baktığımda, Fetret Devri ile Lale Devri'nin birlikte yürüdüğü arabesk bir yönetim tarzından başka bir şey göremiyorum.

Yine ekonomiye dönecek olursak, geçen sene BİM ve A101 gibi marketlerin enflasyon hesabındaki ağırlıklarının artırıldığı yazılmıştı. Sizin bu konuda tespitleriniz var mı?

Evet, bu mesele çok tartışıldı. TÜİK kendini savunmak zorunda kaldı ve bazı açıklamalar yaptı. Bu gelişmeleri olabildiğince yakından takip etmeye çalıştım. Benim çıkardığım sonuç; eleştirilerin tamamen haklı olduğu yönünde. Evet BİM ve A101 abartılı bir şekilde enflasyon hesabına dahil edilmiş. Zaten TÜİK’in savunma niyetiyle yaptığı açıklamada bunu doğruladığını görüyorsunuz. TÜİK bir yandan iş yeri seçme metodolojisinde bir değişiklik yapmadım derken, diğer yandan 2019 yılından itibaren Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) verilerine göre ciro payı kullanılarak iş yeri seçildiğini söylüyor. Parakende sektöründe en fazla ciro yapan şirketlere bakarsak BİM’in ilk, MİGROS’un ikinci ve A101’in üçüncü sırada olduğu görülür.

Enflasyon hesaplanmasında cirosu yüksek olan işyerlerinin seçilmesi ne anlama geliyor?

‘TÜİK’İN EN UCUZ MALI ARAMAK GİBİ BİR AMACI VE YÖNTEMİ OLMAMALI’

Eğer niyetiniz enflasyonu hesaplamaksa, ciddi bir sakıncası var. Enflasyon hesaplanırken yaklaşık 28 bin işyerinden 550 binden fazla fiyat alınıyor. 418 ayrı ürünün fiyatı takip ediliyor veya edilmesi gerekiyor. En fazla ciro yapan işletmelerin ağırlığını artırdığınızda işin rengi değişir. Enflasyon hesaplamada amaç Türkiye genelinde takip edilen 418 ürünün fiyatındaki değişikliği takip etmektir. TÜİK’in en ucuz malı aramak gibi bir amacı ve yöntemi olmamalı. İşin içine ciro girdi mi, en fazla talep edilen ürünlerin ağırlığı artar. Tüketicinin talebini belirleyen temel şey fiyattır. Fiyat düştü mü talep artar. TÜİK hesabını ciroya dayandırırsa, en ucuz mal fiyatının peşine düşmüş olur. Dolayısıyla da ortaya çıkan sonuç gerçek enflasyonun altında bir enflasyon oranı olur.

Sadece bu değil, daha ince işçilik gerektiren şeyler de son zamanlarda öne çıkmaya başladı. Biraz teknik bir konu olduğu için, olabildiğince açık anlatmaya çalışacağım. 418 ürünün fiyatları, ay içinde bazen 2 kez, bazen haftada bir, bazen de ayda bir toplanır/ölçülür. Mesela domatesin fiyatı haftalık takip edilir. Her hafta domates için birçok işyerinden fiyat alınır. Aldığınız fiyatların aritmetik ortalamasında farklı, geometrik ortalamasında farklı fiyatlar elde edersiniz. Basitçe örneklersem; domatesin kilosu için 4 lira, 5 lira ve 6 lira gibi 3 farklı fiyat almış olalım. Aritmetik ortalamasını alırsak, yani toplayıp 3’e bölersek 4+5+6=15, 15’i de 3’e böldüğümüzde 5 lira domatesin ortalama fiyatı olur. Geometrik ortalama alırsak, bu üç rakamı birbiriyle çarpıp, üçüncü dereceden kökünü alırsak 4*5*6=120, 120’nin de üçüncü dereceden kökü 4,9 lira olur. Yani geometrik ortalama aldığınızda daha düşük fiyatlara ulaşırsınız. Normalde karma bir hesap yapılması gerekirken, daha düşük fiyatlar elde edilmek istendiği için TÜİK son yıllarda hesaplamayı tamamen geometrik ortalama üzerinden yapmaya başladı. Teknik bir konu ama TÜİK’in bu şekilde ince işçilik yaptığı hareket alanları olduğuna dikkat çekmek istedim.

Yazılarınızda siyaseti ekonomi üzerinden analiz etmeyi tercih ediyorsunuz. Bu yöntemi neden seçtiğinizi öğrenebilir miyiz?

Aslında çoğu zaman esas mesele ekonomidir. AKP için bakarsak; tamamen iktidarı devretme yeteneğini yitirmiş bir parti görüyoruz. Oysa demokraside esas olan iktidarın devrine yol açan mekanizmaların varlığıdır. Peki, yasaları olabildiğince kendi lehine değiştirerek seçime giden ve iktidarı kaybetmekten korkan bir partinin nedenleri ne olabilir? Kesinlikle birinci neden ekonomi, şu veya bu yollarla elde edilmiş kazanımları kaybetme korkusu ve tabii ki hukuksal kirlenme. Ekonomi söz konusu olduğunda ister istemez günlük tartışmaların dışına çıkıp, daha geniş bir perspektiften bakma gereği duyuyorsunuz.

Daha geniş perspektiften bakınca, ekonominin geleceği konusunda nasıl bir öngörüde bulunabilirsiniz?

‘AKP, TÜRKİYE’NİN YILLARCA TASARRUF ETTİĞİ KAYNAKLARINI, BİRİKİMLERİNİ MÜFLİS BİR MİRASYEDİ GİBİ HIZLA TÜKETİYOR’

Benim gördüğüm; AKP’nin 18 yıllık iktidarının ekonomik olarak Türkiye’nin en az 30 yıllık geleceğini harcadığıdır. AKP, Türkiye’nin yıllarca tasarruf ettiği kaynaklarını,birikimlerini müflis bir mirasyedi gibi hızla tüketiyor. Mesele sadece kaynakların tüketilmesiyle sınırlı değil, mirası neredeyse tüketen bu müflis evlat ileriye dönük yüklü bir borç altına da girmiş durumda. Diğer bir ifadeyle Türkiye’nin geleceğini kendi borçlarına teminat yapmış. 10 yıl, 15 yıl sonra belki AKP olmayacak, ama Türkiye bu dönemin maliyeti olarak milyarlarca dolarlık borcun yükümlüsü ve muhatabı olacaktır.

Türkiye’nin gelecekteki yükümlülükleri ve borçları konusunu açabilir miyiz? Örnek teşkil edebilecek neler söyleyebilirsiniz?

Bununla ilgili çok fazla örnek verilebilir. Mesela Reza Zarrab olayında açıkça ihlal edilmiş bir uluslararası ambargo var. İkili ilişkiler ile bu maliyetler şimdilik erteleniyor; ancak mutlaka mali yükümlülükleri olacak. Bu olayla ilgili dağıtılan rüşvetler, para transferleri, ihlal edilen yasalar vs. ilgili cezalar bir partiye veya o partinin mensuplarına, yöneticilerine veya siyasetçilere gelmeyecek. Hukukta burada farklı işler ve yükümlülük tamamen ilgili devlete ait olur. Diyelim ki 20 milyar dolarlık bir ceza öngörülecekse, böyle bir ceza için ülkenin mali varlıkları dondurulur veya bloke konulur. Yani ceza ülkenin geleceğinden tahsil edilir. Somutlaştırmak için başka bir örnek daha vermek isterim: YUKOS davasını biliyor musunuz?

YUKOS, Rusya’nın muhatap olduğu bir dava değil miydi?

Evet, Rusya’yı derinden sarsan ve ekonomik yönden olumsuz etkileyen bir davaydı. Putin iktidara geldiğinde ilk icraatlarından biri Rusya’nın en zengin petrol ve doğal gaz şirketi YUKOS’a savaş açmak oldu. Şirket bir anda vergi müfettişleri tarafından ablukaya alındı, 27 milyar dolar vergi borcu ödemeye mahkum edildi ve sahibi tutuklandı. YUKOS şirketine el konuldu ve hisselerinin çoğunluğu devlete ait olan ROSNEFT’e devredildi. Bu olay 2003’te yaşandı. Şirket hissedarları Rusya aleyhinde uluslararası tahkim mahkemesinde dava açtılar ve davayı kazandılar. Tahkim, Rusya’yı 50 milyar dolar ödemeye mahkum etti ve bu parayı tahsil etmek için Hollanda ile Belçika’daki Rus varlıklarını bloke etti.

‘TÜRKİYE, SADECE KOZA MADEN VE KOZA ALTIN ADINA AÇILMIŞ DAVALARDAN MİLYARLARCA DOLARLIK CEZALARA ÇARPTIRILABİLİR’ 

Biz buna benzer el koymaları 15 Temmuz sonrası süreçte gördük. Şu anda uluslararası tahkim mahkemesinde Türkiye aleyhine açılmış davalar var. Bakın YUKOS davası 15 yıldır devam ediyor. Rusya en son tahkim kararını temyiz için Lahey mahkemesine götürmüştü. Belki yarın Putin Rusya’nın başında olmayacak, ama bu 50 milyar dolar faizleriyle beraber Rus devletinden tahsil edilecek. Türkiye çok talihsiz bir 15 Temmuz darbe girişimi süreci yaşadı, ancak bu darbenin bazıları için çok fazla fırsatlara yol açtığı herkesin malumu. Darbeye dahil olanların yargılanması, suçlu bulunması başka bir şey, mülkiyet hakkının ihlal edilmesi ve bir tür savaş ganimeti gibi el konulması başka bir şey. Sadece Koza Maden ve Koza Altın adına açılmış davalardan Türkiye aleyhine milyarlarca dolarlık cezaya hükmedilmesi söz konusudur. Yarın AKP olmayabilir, ama bu mali cezalar Türkiye’nin geleceğinden tahsil edilecektir.

Sizin anlatımınızdan AKP’nin ekonomi üzerindeki kontrolünü tamamen yitirdiği sonucu çıkıyor. Doğru mu okuyorum?

AKP ekonomiyi değil, medyayı kontrol ediyor. Medyada “neylerse güzel eyler” havasını muhafaza etmek için yarışan ve “bağımsız” vasfını çoktan yitiren gazetecilerin güzellemeleriyle ayakta durmaya çalışıyor. Ekonomi sürdürülebilir olmaktan iyice uzaklaştı. Hazine ve Maliye’deki elit bürokrasi geleneği, Dışişleri’nin seçkin diplomatları, hariciye geleneği tamamen tükendi. Bu kurumların tamamına taşralı bir anlayış hakim olmuş durumda. Hukuksal kirlenmenin iktidara mahkum ettiği bu yapı, kamuda “liyakat” yerine “sadakat” tercihiyle ömrünü uzatmaya çalışıyor. 

Geçmişte işbaşına gelen siyasi partiler de kendilerine yakın olan isimleri kritik yerlere getirmeye gayret ederlerdi, ama AKP iktidarı döneminde bu iş iyice çığırından çıktı. Lise diploması sahte çıkan milli güreşçi Hamza Yerlikaya’nın Vakıfbank yönetimine getirilmesi gibi. Bir de aynı kişileri birkaç yerde görevlendirerek birden çok maaş alması uygulaması var. Bu uygulama ister istemez “Acaba AKP’de bu görevi yapacak liyakata sahip kadrolar yok mu?” sorusunu akla getiriyor. Bu konudaki gözlemlerinizi öğrenebilir miyiz?

‘NE OLURSA OLSUN İKTİDARI BIRAKMAMAK GİBİ BİR REFLEKS GELİŞTİRMİŞSENİZ, BU FENA HALDE KİRLENDİĞİNİZİN İŞARETİDİR’

Aslında bütün bu uygulamaların temel nedeni hukuki olarak kirlenme ve hesap verme kaygısı. Zaman zaman bu kaygıyı AKP’ye yakınlığıyla bilinen gazeteciler de açıkça ifade ediyorlar. Son yıllarda yaşadıklarımızdan şu sonuca vardım; demokrasinin en önemli özelliği iktidarların devredilmesine olanak sağlamasıdır. Ne olursa olsun iktidarı bırakmamak ve ona sıkı sıkıya tutunmak gibi bir refleks geliştirmişseniz, bu fena halde kirlendiğinizin işaretidir. Hatırlarsınız, Uganda anayasasıyla ilgili bir fıkra vardı: Uganda lideri İdi Amin sözde iki maddeden oluşan anayasa yapmış. Birinci madde; İdi Amin her zaman haklıdır. İkinci madde: İdi Amin’in haksız olduğu yerlerde birinci madde uygulanır.

Bizim işlerimiz de biraz bu hesaba döndü. Sahte diplomaların ortalıkta uçuştuğu, liyakatsız yöneticilerin önemli makamlara getirildiği, “sadakat” sahibi bürokratların üç, dört maaşla ödüllendirildiği bir döneme tanıklık ediyoruz. AKP çevrelerinde liyakat sahibi kadrolar yok mu diye soruyorsunuz. Şüphesiz ki var; ancak liyakat sahibi seçkin bürokrata kıyasla, sadakat sahibi sıradan bürokratın biatından daha fazla emin olabilirsiniz. AKP ve onun çevresinde sadakat ve biatla kenetlenen kesimler, bir anlamda direnişin son kalesi psikolojisine sahipler. Kefen giymek gibi sembolik davranışlar, yüksek dozda ifade edilen milliyetçi, mukaddesatçı söylemler, AKP kalesinin sadık taraftarlarla savunulması gibi kırılgan bir psikolojinin tezahürü gibi geliyor bana.