"Napoleon, kendi isteklerine uymayan sözleri artık dinlemez olmuştur, sözlerinin körü körüne kabul edilmesinden başka hiçbir tavırdan hoşlanmaz. Savaştan vazgeçilmesini salik verenler, büyüklüğünden kuşku duyan kimselerdir."

Stefan Zweig

Bu haftaki yazım, muhalefetin son 15 gün öncesine göre anketlerde en güçlü Cumhurbaşkanı adayı olarak görülen Sayın Ekrem İmamoğlu üzerine olacak.

Ekrem Bey’in adını ilk kez İstanbul Belediyesi Başkan adayı olduğunda duymuştum. Geçmiş ilçe belediyeciliği döneminde fark ettiğim bir belediye başkanı değildi. Bu da benim siyaseten öz eleştirim olsun. Adaylığını duyunca anlam verememiştim. Fakat ortak dostlardan duyduklarım önünün açık olabileceği yönündeydi. Güçlü bir danışman çevresi ve çalışma gurubu vardı. Özellikle CHP İl Teşkilatı’nın desteği belli oluyordu.

Belediye seçimlerinde HDP Genel Merkezi’nden davet alarak İstanbul merkezli çalışmanın koordinatörlerinden biri olmuştum. Bu sayede İstanbul’un seçim fotoğrafını daha iyi gözlemleme şansım oldu.

Bir gün Ekrem Bey’in ilçe belediye başkanlığı döneminden kendisini iyi tanıyan ve hatta biz Ermeniler ve Hristiyanlar konusunda yardımcı olan ortak arkadaşımız vasıtasıyla bana ulaşıldı. Ekrem Bey’in, özelikle az bırakılan kesimler ve bir de HDP seçmeni açısından görüşlerimi öğrenmek istediğini söyledi. Yüz yüze görüşmeyi uygun görmedim. Ben de dostumuz vasıtasıyla sorularına yanıt vermeye çalıştım. Hatırlayacağınız üzere o dönem HDP, İstanbul İl için Belediye Başkan adayı göstermemişti. Yol haritamız birine kazandırmak değil, AK Parti adayını kaybettirmek üzerineydi.

Ekrem Bey üzerinde önerilerim ne kadar etkili oldu veya kaale aldı bilinmez. Neticede HDP seçmeni, partisinin aldığı karar doğrultusunda Ak Parti adayı Sayın Binali Yıldırım’a kaybettirecek şekilde seçimde oyunu kullandı. Bu sayede aritmetik değişti ve Ekrem İmamoğlu İstanbul Belediye Başkanı oldu.

O günlerde egosundan arınmış ve her kesimi görmeye çalışan siyasetçi profili izlenimi veriyordu. Bazı sosyal demokrat arkadaşlar kendisinin neredeyse Eş Başkan Demirtaş'a yakın bir birikime ve hitap yeteneğine sahip olduğu görüşündeydi. Bir kesim ise tarzının klasik sosyal demokrat çizgiden uzak buluyor ve geleceği kaygı ile yorumluyordu.

Belediye seçimlerini kazanınca Sayın Ekrem İmamoğlu’nun direkt Cumhurbaşkanı adayı olması gerektiği ve hatta CHP’nin başına geçmesi gerektiği sözleri ortalıkta çok dolanıyordu. Belli ki İmamoğlu, bu havaya çoktan girmişti ya da çevresinde bulunanlar sokmuştu.

Aslında daha İstanbul Belediye Başkanlığı’nda görevini yapıp rüştünü ispat edememiş birinin kendini doğal bir Cumhurbaşkanı adayı görmesi, işin en trajik kısmıydı. Genelde birden yüceltmeleri toplum olarak çok seviyoruz.

İstanbul Belediye seçimlerinde büyük oy aldığı söylenen Sayın İmamoğlu’nun, aslında HDP seçmeninin stratejik oyları dışında Millet ittifakının oy potansiyeli dışında ciddi bir oy topladığını düşünmüyorum. Özellikle ikinci yapılan seçimde HDP seçmeni ve demokrasi güçleri etkisini daha da fazla gösterdi. Haksızlığa izin verilemezdi, nitekim verilmedi de.

Gelelim günümüzde son yaşananlara. Baştan söylemek gerekir esas mesele aslında İmamoğlu gibi dursa da oy vermeyen kesimleri etkilemek için Kılıçdaroğlu CHP’sinin parti politikasının dışındaki sağ yapıların taklitçiliğini yapmasıdır. Bu garip strateji hep sol duyuya zarar verdi.

Buna net örnek olarak geçmişte Sayın Kılıçdaroğlu bozkurt işareti yaparak sağ seçmenden destek alacağını sanmasını gösterebiliriz. Kendi seçmen kitlesini başta MHP’ye ve daha sonra İYİ Parti’ye kaptırdığını veya yanaştırdığını söylemem hata olmaz. Başka kesimleri etkilemek için onlar gibi görünmeye çalışmanın hiçbir zaman katkı sunmadığını yıllarca gördük. Ekmeleddin İhsanoğlu Bey’in adaylığı, seçim süreci ve sonucu çok net hafızalarda.

Belki de İmamoğlu’nun tarzıyla alakalı kabul edilemeyecek en ağır hareketi, bizler için tarihe acılara vesile olmuş Topal Osman güzellemeleri ve paylaşımlarıdır. Aslında bu paylaşım çok şey ifade ediyordu. Bunun dışında Sosyal demokrasiye zarar vermiş kişileri selamlaması kabul edilemez.

İmamoğlu kendisini siyasi hayal dünyasına o kadar kaptırdı ki Ankara’da şahsına dair ofis kurdu. Bu gerçekten her şeyin özeti gibiydi.

Parti başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun hiçbir belediye başkanımız cumhurbaşkanı adayı olmayacak söylemine rağmen kendi belediye başkanlığı dışındaki seçim yatırımlarıyla aslında niyetini çok belli etti.

Niyetin açık edilmesi bir yandan CHP’nin örgütsel açıdan zaafını da gösteriyordu. Parti içinde öne çıkan 3 adayın öne çıkma çabaları belki de çok rahat kazanılabilecek seçimi şimdiden risk altına soktu. Aslında gelecek seçimleri kazanarak iktidarın büyük ortağı olma fikriyatına örgütsel olarak hazır olunmadığının net göstergesidir.

Ekrem İmamoğlu’nun, bugüne kadar en yüksek perdeden iktidarın şakşakçılığını yapan bazı mesleği gazeteci görünümlü fakat esasen propaganda takımıyla yaptığı Karadeniz gezisi ciddi anlamda canı yanan insanların tepkisine neden oldu. Hatalar serisi daha sonraki açıklamalarında da devam etti. Bir dahaki geziye Abdullah Selvi’yi de davet edebileceğini söyledikten sonra, Selvi’nin olumsuz açıklamaları İmamoğlu’nun kendi kalesine attığı bir gol oldu.

Danışmanlık ve strateji hataları bunlarla bitmedi. Fenerbahçe Spor Kulübü ziyaretinde Trabzonsporlu bir yazarın nefret söylemleriyle dolu bir kitabı hediye etmesiyle hatalar zincirine bir yenisi eklendi. İzahı mümkün olmayan bir şekilde  Ali Koç ve Fenerbahçe ile çekişmesi kısa sürede olumlu olan popülaritesini yitirmesine vesile oldu çünkü Fenerbahçe özellikle CHP’nin yüksek oy oranına sahip olduğu bir camiadır. Geçmişte yaşanan Mesut Yılmaz örneğini bile hafızasından silecek kadar bir hayal dünyasına girmiş olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu tartışmalı ortamdan nasıl bir kazanç elde edeceğini anlamak gerçekten zor.

Hepimiz görüyoruz, çok keskin CHP’liler bile Ekrem Bey’i en sert tondan eleştirmeye devam ediyor. Eleştiride bulunmanın sol için bir zarar değil, kazanç olduğu gerçeği asla unutulmamalı.

Fakat bana göre pek konuşulmayan iki durum var. Ekrem İmamoğlu belediyecilik döneminde iktidarın eleştirilerine karşı ne kadar dik durabildi?

İktidarın, belediyesinde çalışanlara yaptığı baskılara karşı ne kadar irade gösterdi?

Bu kadar yıl sonra alınan belediyede önceki döneme ait usulsüzlüklerin üzerine yeterince gitmekten çekindi. Diğer yandan da üzerine baskı kurulan belediye çalışanlarına yeterince sahip çıkmadığı gibi bazılarının işine de son verdi.

Çok nettir ki Ekrem İmamoğlu ülkenin derinlerinde etkisi olan Doğu Karadenizli güçlere şirin görünmeye çabalıyor. İktidara bu sulardan geçerek ulaşacağını görüyor. Kabul edelim, iş, siyaset ve spor dünyasında bu güçlerin çok etkisi var. Bu çevrelerle kuracağı bağın ona büyük avantaj vereceğini düşünüyor. Kendisine geçmişte oy veren kitlenin de zaten başka adresinin olmayacağına inanıyor. Bu düşüncelerinin, anketlerle siyaset planlamanın yan etkileri olduğunu eklemek gerek. Bu yan etkiler muazzam bir güç zehirlenmesine vesile oldu.

Hatta siyasetin nezaketten yoksun haline bir sosyal demokrat partinin belediye başkanı olarak O da ayak uydurdu. Düelloların olduğu, bakanların ve vekillerin nefret söyleminin kol gezdiği dönemi zamanında çok eleştirmiştik. Ne yazık ki avam bir dille eleştirilere verdiği cevap çok daha dramatik oldu. Kendine oy vermiş insanların eleştirilerine dahi sert tepki vermesini, ayar vererek “Akıllı olun” kelimelerini kullanmakta hiçbir sakınca görmeyen bu üslubu bir yerlere göz kırpma olarak da okumak mümkün. Ne yazık ki halklar bu dilden artık yoruldu. Ekrem İmamoğlu 15 gün içinde büyük bir güç kaybetti. Bana göre bundan sonra bırakın Cumhurbaşkanı adaylığını, yapılacak İstanbul belediye seçimlerinde aday gösterilmesi partisinde bile tartışılır halde.

Yaşananlara baktığımızda Ak Parti nasılsa kaybedecek görüşüyle şekillenen yol haritasının geleceği daha karanlık hale dönüştürmesi mümkün.

Millet İttifakı, 6’lı masa ya da HDP’nin başını çektiği Demokrasi İttifakı’ndaki yapılar, tüm egolarından arınarak geleceğin aydınlığı için acil olarak yol almalı. Günlük kahramanlar yaratarak gelecek belirlemek, İmamoğlu örneğinde olduğu gibi güç zehirlenmesi yaratır ve patlak verir. Uzun zamanımız yok. Halklar bu coğrafyaya huzur gelmesini bekliyor. Son düdük çalmadan maç kazanılmaz. Gözlediğim şudur ki maç başlamadan maçı kazandık rehavetine teslim olundu.

Yazımı tamamladığım anda maalesef son dakika gelişmesi olarak, İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'nun cezasının onandığı haberi geldi. Bu sürecin geçmişte, dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla başladığı hepimizin malumu. Şahsım adına CHP’li bir siyasetçi olması ötesinde. Sosyal Demokrasiden hiç taviz vermeyen Kaftancıoğlu'nu Sol duyumla, yoldaşlık hukukumla destekliyorum.

 

Yazımın sonunda geçen günlerde yıl dönümü olan Tuzla Kamp Armen direnişini anmak istiyorum. Bilindiği gibi yetim çocukların elleriyle yaptığı, HRANT DİNK ve RAKEL DİNK gibi birçok değerin yaşadığı Tuzla’daki kamp gerçek sahiplerinden alınarak gasp edilmek ve yıkılmak istenmişti. Haberi duyduğumuz gün kamp alanına giderek mücadeleye başlamıştık. Kamp, gerçek sahiplerine tekrar teslim edilene dek dayanışmacı tüm dostlarımızla mücadele verdik. Neticesinde mücadele ve dayanışma kazandı. Yıllar sonra bizlere umut oldu. Bizlere, Kamp Armen dayanışmasına destek veren herkese selam olsun. Dayanışma ve mücadele kazandırır!