Uykuya daldığımız bir gecenin sabahında ‘darbe’ bağırtılarıyla uyandık yine. Televizyon ekranları, gazeteciler ve uzmanlarla doldu bir anda. Anlamadığım şey, herkes şerefli bir ordudan söz ederken, aynı zamanda da ‘darbe’den söz ediyor. Şeref ve darbe neye göre yan yana gelir onu da bilenler bilmeyenlere anlatsın. Orduyu farklı kılan şeref ise tarihinde darbeler olan bir orduyu hangi kelimeler açıklayabilir! Neyse mevzum bu değil zaten. Konuşanı çok. Bu günlerde asıl konuşulmayan şeyleri konuşmak lazım. Şiire dair iki cümle, eskilerden bir iki hatıra konuşmak okuyucuya iyi gelir belki. Derdimiz her zaman güzelden yana iki söz söylemek kadar büyük.

Eski gazetelerden aldığım notları zaman zaman paylaşmak istiyorum bu köşede. Böylece edebiyatta, özellikle şiirde eski ile yeni arasında neler olduğuna dair hafıza tazelemiş oluruz. 1 Kânunsani (Ocak) 1934 tarihli Akşam gazetesinde Hikmet Feridun imzalı bir yazı var. “Bir edebiyat dedikodusu” başlığı altında Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’e eleştirmenlerin bakışını anlatıyor. O zaman da ‘münekkitler’ sürekli ‘tenkit’ edilirlermiş. Çünkü objektiflikleri hep tartışılırmış. O dönem biraz farklı elbet. Edebiyat ortamı daha belirgin ve görünür. Kalabalık da değil. Dönemin gazete ve mecmuaları izleniyor. Hikmet Feridun şöyle yazıyor. “Bizde münekkit Zümrüdü anka kuşu gibi bir mevcudiyettir. Bazıları var olduğunu, bazıları yok olduğunu iddia ederler. Yalnız bir taktım kalemlerin tenkit yapmak için çabaladıklarını görüyoruz. Fakat efendim ne büyük bit samimiyetsizlikle hareket ediyorlar! Ne büyük bir samimiyetsizlikle. Bizdeki edebiyat tenkitleri samimiyetsizliğin şaheserleridir. Alelade politika ve propaganda yazıları bunların yanında samimiyet timsali gibi kalır.” dedikten sonra samimiyetsizliğe neden olan olayı anlatır.

Olayın gelişimi Ahmet Haşim ve Yahya Kemal kıyaslamasıdır doğal olarak. Çünkü ikisi de dönemin önemli şairleridir. Şiirde belirleyici olan ve şiire farklılıklar getiren şairlerdir. Dedikoduyu aktarmaya devam ediyorum. “Ahmet Haşim sağdı. Ahmet Haşim’i tanıyanlar onun müthiş bir dili olduğunu bilirler. Bu müthiş kılıcın karşısında bizim münekkit beyler secdeye kapanmışlardı. 0 vakitler Ahmet Haşim - Yahya Kemal; Galatasaray - Fenerbahçe gibi idi. Yahya Kemal memleketten uzaklaşmıştı. Hemen ilave edelim ki Yahya Kemal’in konuşuşu da güzel sanatlar meyanındadır. Artık Yahya Kemal’in dili münekkitler için tehlike olamıyacak bir şeydi. Münekkitler Ahmet Haşim’in etrafını sardı. Ahmet Haşim’e hoş görünmek için Yahya Kemal’e hücum ettiler. Bu suretle Haşim’in dilinden kurtuldular. Ahmet Haşim öldü. Yahya Kemal memlekete döndü. Vaziyet tamamile aksi olmuştu. Şimdi Ahmet Haşim susmuştu. Buna mukabil müthiş bir dil İstanbul’a gelmişti. Yahya Kemal gelir gelmez hemen münekkitler politikayı değiştirdiler. Geçen gün Ahmet Haşim’in şiirleri isminde bir yazı çıktı. Baktım. Hayret ettim. Ömrünü Ahmet Haşim’in meddahlığı ile geçiren münekkit, Yahya Kemal’i Ahmet Haşim’e hoş görünmek için batıran münekkit dümeni tamamile ters istikamete çevirmişti. Bu sefer Ahmet Haşim’e çatıyordu. Hani şu münekkitler yok mu? Borsa cetveli gibi, rasathane raporları gibi yazılar yazıyorlar. Biraz samimiyet münekkit beyler!”

Bu yazıdan birkaç gün sonra, yani 4 Ocak’ta Nurullah Ataç’ın bir mektubu yayımlanır konuyla ilgili. Çünkü Nurullah Ataç bahsedilen eleştirmenin bazıları tarafından kendisi olarak anlaşıldığını ve bunun üzerine açıklama yapma zorunluluğu hissetmiştir. O da bu mevzuya dair şöyle der: “Ahmet Haşim’in şahsına da eserine de büyük bir hürmetim vardır, onun aleyhinde söz söylemedim, yazmadım. Eserini ve bedii itikatlarını münakaşa ettim; hiç bir sanatkârın eseri karşısında kendi fikirlerimi unutacak kadar çocuk değilim. Göl Saatleri’nde ve Piyale’de Türkçenin zannederim daimi iftihar edebileceği manzumeler vardır ve Ahmet Haşim zamanımızın hiç şüphesiz en iyi Türk şairlerindendir. Onun hakkında gerek sağlığında, gerek ölümünden sonra söylediklerimi, yazdıklarımın hiç birini inkar etmiyorum. Fakat son birkaç sene içinde, bedii kanatlarım değişti ve onunkilerden kısmen ayrıldım; bunu kendisi de bilirdi.”

Dönemin eleştiri anlayışı, dedikodusu, açıklamalar... Ahmet Haşim’in ve Yahya Kemal’in edebiyattaki ağırlığı için aydınlatıcı bu dedikodu. Hikmet Feridun köşesinde hem sanat haberleri veriyor hem de iğnesini hazır tutuyor. Gazete için sokak söyleşileri yapıp, insana da dokunuyor. Yapma çiçekler yapıp satan bir kadınla yaptığı söyleşinin manşeti çok ilginçtir. “İnsanlar çok değişti. Artık kimsenin çiçeğe merakı kalmadı.” Hemen altında, “Bu zamanda çiçeği kim koklar? Çiçekçinin hatırını kim sorar evlat?”

Açık Söz gazetesinde de Mehmet Akif için yazılan bir yazı var. Yazıyı yazan Münir Müeyyet Bekman. Onbir yıl sonra ülkesine dönen Mehmet Akif’e ayar veriyor Bekman. Ayarı verirken de Mehmet Akif’in cumhuriyette olan bitene sessizliğini eleştiriyor. Eleştirinin özü Cumhuriyette dünya kadar olay olurken onun buralara ait kalem oynatmaması. “Genç isyanında inkilâp için canını verenlerin kanı henüz kurumadı. Ağrı Dağı hakikaten içimizin bir ağrısı oldu. Menemen hadisesi hâlâ sızlayan bir yara halindedir kalbimizde. Soruyorum, bu milli şair niçin sustu, niçin san’atinin kudretini bütün bu hadiselere gösteremedi?” Ne derin bir mevzu meğer. O dönemin eleştirisi değişmeden bugünlere kadar gelmiş. Kahramanlık şiiri, inkilâp şiiri yazdığın zaman büyük şairsin. Bir de Kürtlere vurmak. O dönem biraz da derelerle irtibatlıdır. Derelerin isimleri sayılsa, ilgili derelerin olduğu yerlerde yaşayanların burnuna sadece kan kokusu gelir hala.

Bu yazının öyle büyük bir amacı yok. Düne dair bir iki anekdotun unutulmaması için, biraz da arşiv olsun diye yazıldı. Ülkedeki mevzuların dışında kalalım istedim biraz. Zaten benim eklediğim bir şey de yok. Bir dönemin edebiyatı, onların sözleriyle okunsun ve küçük bir tat bıraksın muradıyla yazılmıştır.