Günlük hayatımızda pembe yalanlarımız çoktur. Masumdur çoğu. Kimseyi incitmemek adına söylenir. Ortak arkadaşlarımızdan birini ekmişizdir ve ona ayıp ettiğimizden, üzülmesini istemediğimizden bir şeyler uyduruvermişizdir. Ya da kendimizi farklı göstermek için biraz uçmuşuzdur. Hepsi bu. Tamamen kendimizi temize çıkarmak ve karşı tarafı incitmemek adınadır pembe yalanlar. Ya da karşı tarafı yüceltmek, mahcubiyetimizi saklamak içindir tüm bunlar. Çoğunlukla karşı tarafa zarar vermeyen türdendir bunlar.

Bir de yalanların sistemli hale gelmesi vardır ki, korkunç olan budur. Tamamen gerçeğin gizlenmesi üzerine kurulur, karşı tarafın buna inanması sağlanır ve böylece hızla yayılır. Böyle böyle söyleyen için de gerçeğe ve güce dönüşür üretilen yalanlar. Üretilen diyorum, çünkü sistematiktir ve kitle psikolojisi okunarak üretilirler. Sistemli yalanlara kitleler kendilerini öyle kaptırırlar ki giderek ellerinde bir tahakküme dönüşür ve bu yalanlara inanmayanların üstüne çökmeye başlarlar. İşte o zaman da faşizm başlar.

Faşizm ve lümpenleşme, zengin bir sofrada yeri olmayan insanların, o sofradan önlerine atılan kırıntılara dua etmesiyle büyür ve insanların sırtına öyle bir biner ki, insanlar neler olduklarını anlayamayacak kadar körleşip, duydukları seslere inanmamayı seçerler. Kendilerini koruyan yasaların ortadan kalktığını öğrendiklerinde ise yoksulluklarına binen ıstırabın yüküyle inlemekten başka bir şeyleri olmadığını görürler. Faşizm ise bu durumdaki insanlara sabır dileyerek, daha az yemelerini öğütler.

Federico Finchelstein’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Faşist Yalanların Kısa Tarihi’ni* okurken dünyanın yalanlarla kuşatıldığını bir kez daha düşünmeye başladım. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden mislice hızlı bir yalan mekanizması da kitleleri sarsıp, sarhoş etmekte. Pudra şekerinden daha beter bir sarhoşluktur bu. “Bu nedenle demokrasiyi var gücümüzle savunmalıyız çünkü demokratik kurum ve gelenekler birçoklarının sandığı kadar güçlü değil. Demokrasi yalanlarla devrilebilir gerçekten. Mussolini’den Hitlere, yirminci yüzyılın önde gelen faşist liderleri, yalanlarını şahıslarında vücut bulan bir hakikatmişçesine içselleştirdiler. Bu duruş, güç, milli egemenlik ve tarih algılarının merkezinde yer aldı. Mitlerin mantığında gerçeğin ve aldatmacanın iç içe girdiği alternatif bir evren yatar. Faşizmde, mitsel hakikat, gerçeklere dayalı bir hakikatin yerini alır.”

Faşizmde lider en üstün özelliklere sahip olandır. Yücedir, uludur, her şeyi bilen, her şeye çözüm üretendir. Liderin vasıfları o kadar çoktur ki dinsel bir ağırlık bile atfedilir ona. Vatanı en çok o sever, halkı en çok o düşünür, yanlış yapsa bile ülkesi ve halkı için yapmış fikrini taşıyan geniş bir topluluk vardır. Ömürleri hep yoksullukla geçmiş ve belli bir yaşın üstündekilerdir böyle düşünenler. Şükür erbabı, gücün büyüklüğünden etkilenen ve haklarını bilmeyenlerdir. Kendileri düşünmedikçe ve yoksullaştıkça, taşıdıkları kuru kuruya itaat ülkenin düşünen insanlarını ve hak savunucularını baskılar. Bu arada yağmacılar da yağmadıklarını yağmalar ve güç şiddete dönüşür. “Hakikat ve meşruiyet, güçlü, şiddetli ve muktedir olanda saklıydı. Çünkü onlar için hakikat, halk ve ulus hakkında tarih-öncesi mitsel eğilimlerin bir ifadesiydi. Halkı ve ulusu şahsında temsil eden, yaşayan bir mit olan lider, iktidarda olan bu eğilimlere fiilî bir varlık kazandırdı. İktidar, mitin şiddet, yıkım ve istila yoluyla doğrulanmasından türedi.”

Faşist Yalanların Kısa Tarihi, çeşitli ülkelerdeki faşizm savunucularının yalanlarının farklı olduğunu, farklılıklarla beslendiğini de analiz ediyor. Faşistlerin yarattıkları düşman farklıydı ancak sonuç korkulu ve korkunç bir masala çıkıyordu. Almanlar için asıl düşman Yahudilerdi. Peru’da ise Japon göçmenlerdi. Hindistan ve Pakistan’da ise Hindu ve Müslümana dönüşüyordu. “Mussolini ve Arjantinli,Japon, Brezilyalı, Kolimbiyalı, Perulu ve Rumen faşistler düşmanlarını, kendi tanımlarının üzerinden oluşturdular. Yani faşistler ne değilse Yahudiler ve diğer düşmanlar oydu. Buna mukabil, düşmanı tarif ederken aslında kendilerinden bahsediyorlardı.”

Kitaptaki Faşizm Psikanalize Karşı, Demokrasi ve Diktatörlük, Yıkıcı Güçler bölümleri ise oldukça ilginç ve öğretici. Özellikle Mussolini’nin sosyalizmden kopuşunun nedenleri de bir o kadar çarpıcı. Mussolini’nin elindeki hakikat argümanı şiddetti. “Mussolini’nin yaptığı bu yeni siyaset seçimi, faşist liderin kişisel gelişimine bağlı değildi. Bu yeni inancı, Mussolini’ye yandaşları tarafından dikte edilmişti.”

Federico Finchelstein, Adorno’nun faşizm çözümlemelerine de değinir. Burası da oldukça düşündürücü. Özellikle lidere inanan insanlar ile liderin bulunduğu durumun anlaşılması açısından… “Liderler çoğu kez dindar ve inançlı taklidi yaparken, yandaşlar yalanlara kanmaya hevesliydiler. Faşist liderin o muazzam kuvvetli egosuna bir peygambere inanır gibi inanmak istiyorlardı. Lider “temel kimliğini” yandaşlarının bu üstü kapalı inanma arzusuyla doğruluyordu.”

Faşizm yalanla büyür. Bu yalanların yayılma hızı ise şaşırtıcıdır. Gerçek olan yoktur artık. Abartılan ve süslenen yalan vardır. Söylenti ve kurmaca vardır. Faşist Yalanların Kısa Tarihi küçük bir kitap. Ancak yalanların nasıl hızla yayıldığını, nasıl büyüdüğünü, nasıl yeni bir yasaya dönüştüğünü oldukça ayrıntılı anlatıyor. Hatta küçük bir Faşizm tarihi olarak da okunabilir.

Not: Artı Gerçek’in bir yazarı olarak DİSK Basın İş ile Artı TV/ Artı Gerçek’in açıklamalarını sosyal mecralarda okudum. Gönlüm çalışanların taleplerinin karşılanmasından ve yapılan görüşmelerin dilinin bizlere yakıştığı gibi olmasından. Yiğit Bener’e katıldığımı ifade ediyorum. Benzemek istemediklerimizin dilinden farklı bir dil kullanarak bu sorunu çalışanlar lehine düzeltmek gerektiğini düşünüyorum.


*Federico Finchelstein, Faşist Yalanların Kısa Tarihi, Çev: Zeynep Şarlak, İletişim Yayınları