Ne zaman gözlere dair iki cümle kurmak istesem Aragon’la konuşur, Elsa’nın gözlerine bakarım. Aragon, Elsa’nın gözlerinin derinliğinde güneşin yansımasını görür ya, ben de güzel bakan her gözde o derinliği görürüm. Çünkü gözler bir insanın içinde biriken her hali anlatır ona bakana. Ümidi, öfkeyi, sıcaklığı, içtenliği, bir suyun berraklığını, gökyüzünün rengini, kalbe inen ışığı, bir bakışın canda vücut bulmuş halini…

Gözler türlü türlüdür. Onların renkleriyle büyülenir insan. O renklerin etrafına yaydığı ışıkla, pırıltıyla kalbine sorular sorar ve karşısındakini yakalar. Güzel bakmak diye bir deyim vardır. Güzel bakan güzel görür. Göze girmek vardır. Gözden düşmek vardır. Gözden uzak olan gönülden de uzak olurmuş. Gözler kalbin aynasıdır sözü boşuna söylenmiş bir söz olmasa gerek. Şarkılarda, şiirlerde kalbe açılan penceredir göz. Kalbin imgesidir. Geçmişin film karesi dediğimiz şey gözün tanıklığıdır. Gözümün önünden gitmiyor sözü ya da anlatımı filmin o sahnesinden başka bir şey değildir.

İnsanın ilk giysileri beyaz mıydı? Doğadaki renkleri tanıdıkça mı değiştirdiler bunları? Önce toprağın rengi, daha sonra otların rengiyle böyle mi tanıştılar? Giysileri bu tanışıklıktan sonra mı renklerini buldu? Bana göre gözün kalple olan derin işbirliğinden sonra renklere anlam verdiler. Aşkın diline düştükten sonra renklerle konuştular ve renklerin anlamlarını gözlere yüklediler. O günden bugüne gözler fena, o günden bugüne gözler başa bela.

Bela derken bunu birçok anlamda düşünmek gerek. Bir aşığın gözüyle ‘bela’ olan göze bakmak, tamamen Aragon’un Elsa’nın gözlerinde bulduğuna bakmaktır. “Bulanık bir okyanustur kuşların gölgesinde/ Sonra birden hava açar ve değişir gözlerin/ Bulutları biçer yaz eteğinde meleklerin/ Maviden de mavidir gök buğdayların üzerinde.” Ya da Molla Aşkî’deki gibi onun gözlerine teslim olmaktır. “Yiter ol çeşm-i mestine müjeyle gamze-i şûhı/ Eğer öldürmeğe beni sinan u hançer isterse/ Eğer sevgili beni öldürmek için mızrak ve hançer isterse, onun sarhoş gözüne kirpiğiyle şuh yan bakışı yeter.”

Bir de halk arasındaki tabiriyle ‘kem’ olan, ‘nazar’ eden, ‘kötülük’ saçan, ‘öfke’ kusan, ‘nur’ taşımayan gözleri söylemek gerek. Bu gözlerin belası ise başka olur. Vicdandan uzak, her şeyi ötekileştirir, düşmanlaştırır, gözlerindeki kin ateşini parmak sallayarak ortalığa dağıtır. Askerlik yapanlar bilirler. ‘Kuşkulu bir şey gördüğünüzde ateş edin’ denir... Ondan sonra da nedense gözler her karartıyı, her hareket edeni kuşkulu görür ve oraya ateş edilir. Gözlere bir kez öfke düştü mü, gerisi pamuk ipliği gibidir ve devam eder.

Oysa gönül gözü denen bir şey var. İnsanı, doğadaki tüm canlıları geçtim. Bir nesneye gönül gözüyle bakıldığında, onun da canının olduğunu görmek mümkün. Taşın bir ruhu, kurumuş ağacın içine gizlenmiş bir sır, evin duvarlarında bir yaşam, kapısında ise merhamet olur. Gönül gözü bedeni terk ettiğinde dünyada ne var ne yok her şey düşmanıdır ve yok edilmesi gerekir. Oysa gönül gözü sevginin demine düşmüşse nefret denen bir dil yeryüzünün gündeminden çıkacaktır. İnsan gözlerine sevgi ateşini taşısın yeter ki.

Göz denince bir de timsahın gözleri ve o gözlerden dökülen gözyaşına değinmek gerekir. Kötü olan, kötülükten beslenen bazı insanlar için ‘timsah gözyaşı döküyor’ kavramı kullanılır. Üzülüyormuş gibi görünse de içten içe sevinç dalgaları yaşar bunlar. Timsahlar dişlerine geçirdiği avlarını yerken gözyaşları da akıtırlar bir yandan. Bunun nedeni onun üzüntüsü ya da vicdan yapması değildir. Burunlarından giren hava, sinüslerinden geçerek gözyaşı bezlerinin boşalmasına neden olur. Üzücü olan şey, şu yeryüzünde timsah gözlü insanların çoğalması. Gözlerine kötülük dolanların sağa sola saldırarak sindirme taktiği ile suç işlemeleri ve ardından timsahlaşmalarını da atlamamak gerek.

Gözleri terbiye etmek, aslında olanı biteni görmeme komutudur. Gözlerini terbiye edersen ne aç kalırsın ne de canın yanar. Etrafında olan bitene bakar ve ne olduğunu da görmezsin. Üniversitelerde olanlar herkesin gözleri önünde oluyor. Zamlar herkesin ceplerine değerek yapılıyor. Suların kuruduğunu sessizce izliyorlar. Betonlara gelişmişlik diye bakıyorlar. Ülkenin en güzel çocuklarına atılan iftirayı görmezden geliyorlar. Sadece bakıyorlar. En acısı, ölüme bakıyorlar. Kadın ölümlerine, hayvan ölümlerine, sokaktaki vahşete... Gözlerinin önünden ne geçiyorsa sadece bakıyorlar. Oysa gözlerin içine inmeleri, gözlerin derinliğinde kaybolmaları, gözlerden kalbe inen güzelliği yakalamaları gerekiyor. Bakmak bir göz yanılgısıdır, gözün ruhu aldatması ve bedeni incitmesidir. Gözlerin derinliğiyle konuşmak ise kalbin içine yol almak, kalbe dokunmaktır. Henüz bunu bilmiyor ve anlamıyorlar.

Herkes herkesi olduğu yerde değil, koyduğu yerde görmek istiyor. Göz aldanması diyebileceğimiz ağır bir hastalık hali bu. Başka bir görüntü açısı bulsa, neler neler değişecek. Vicdan bakışı, el insaf bakışı gibi. Gözlerin duyguları anlatan en renkli şiir olduğunu bilse. Büyük bir çığlık, büyük bir haykırış olduğunu bilse. Gözleri Zülfü Livaneli’ye ait bir şarkıdan dinlese. Çok uzaklardan geçen bir geminin beyaz yelkenine armağan etse…

Not: Bu yazı Fadıl Öztürk’ün Artı Gerçek’te yayımlanan Maskeler yazısından esinlenerek yazıldı.