Bazı günler ve isimler insanların belleklerinden asla çıkmaz. Sadece belleklerinden değil, kalplerinin en derin yerlerinde, gönül arşivlerinde, vicdanlarının sınırları içinde durur. Unutulmasınlar diye tarihin insanlara verdiği bir sorumluluk, müstesna bir güzelliktir bu isimler ve günler. Sözlük anlamıyla ‘bir varlığı tanıma’ olarak aktarılır isim. Sadece tanıma olarak mı görmeliyiz? Tanımanın ve bilmenin çok çok ötesindedir isimler. Sevebilmenin, geleceğe taşımanın, unutmamanın, konuk etmenin ağırlığı vardır o isimlerde. Yaşamı ifade ederler. Büyük bir düşü, gül olmayı, ümit etmeyi, rüzgârı, denizin sesini, bir çocuğun ilk adımlarını, baharın her tonunu, sevmeyi, ışığı, gözyaşını, binlerce binlerce tanıklığı ve daha neleri neleri…

Yenilmişlerin, mazlumların, haklı olanların isimleridir tarihi yeşillendiren. Hasan olurlar, Hüseyin olurlar. Bazen hem Hasan hem Hüseyin olurlar. “İkili, diyordu bir ses, ikili olsun; ikişer ikişer yan yana getirdik sevdiğimiz adları: Hasan ile Hüseyin’i Üsküdar ile Kadıköy’ü, Nazım ile Hikmet’i…” Böyle der Cemal Süreya su kenarında susuzluktan kırdırılanlar gözyaşı gibi akarken zamana. Hüseyin olur çocuklar, Hasan’la birleşince daha da büyürler. Cemal Süreya’nın bıraktığı yerden konuşur Binali Duman. “hüseyin bitimlidir onmayanım, derman da/ su ölür susuzluk ölür, hal de/ insan kalır hafızaya/ insan kalır hüseyin olmaya.”

Solcu olmanın, devrimci olmanın bedeli büyüktü her dönem. Mahpusluk, sürgün, işkence ve ölümdü solculuğun payına düşen. En güzel çocuklarını yitirdi anneler babalar. En kafalı gençlerini kaybetti ülke. Bir bir yok edildi devrimciler. Yok edilen her genç ile insanların boğazından geçmeyen lokma gibi hüzün bıraktılar sofralara. Göğüslerde biriken acı olmakla kalmayıp, en büyük anıları doldurdular. Düşünceleri, düşleri çocukların ismine dönüştü. Ulaş oldular. Hüseyin, Yusuf, Deniz oldular. Mahir olarak büyüdüler. Cemgilce çoğalıp Cevahire benzediler. İnan gibi güldüler, Sinan gibi yürüdüler. İbrahim’in sırrı olarak dolaştılar mağrurca. 19 Şubat 1972’de kıydılar Ulaş’a. Yaşar Kemal Ulaş’a seslendi önce, sonra da Ulaş hep çiçek gibi açan oldu. “Hele Ulaşa Ulaşa/ Ulaş benziyor güneşe/ Ancak sen ölürsün böyle/ Böyle yiğit biz ölürüz/ Düşmanların aklı şaşa/ Ulaş benziyor güneşe/ Bundan sonra yeryüzünde/ Hep çiçekler Ulaş aça.”

İsimler ve günlerden yola çıktım. Ulaş Bardakçı ve Dünya Anadili Günü bu yazının yazılma nedenidir. Sonra faşizmi düşündüm. Yazının akışı değişti ve isimlere doğru kaydı. Ne çok kıymetli insan faşizm tarafından yok edildiğini ve ne kadar ipsiz sapsızın bu işlerde parmağı olduğunu gördüm. İpsiz sapsızları da bir kenara bıraktım. Darbelerin olduğu ülkelere baktım. Faşizmin, militarizmin kırıp geçirdiği ülkeleri inceledim. Hiç kimse darbecilerin ismini çocuklarına vermediği gibi, onların isimlerini anımsayan da yok. Üzücü olan da bu. Kayıtsızca, koşulsuzca destekledikleri darbecileri çok değil, beş on yıl geçtikten sonra anımsamıyorlar bile. Olan da o güzel insanlara oluyor bu arada. Örneğin Mussolini’nin futbolcu olan torunu bile dedesinin yaptıklarıyla anılmak istemiyor. Bugün kim 12 Mart darbecilerinin isimlerini anımsıyordur. Ya da 12 Eylül darbesinin generallerini. Ya da Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarına el kaldıran meclisteki isimleri. Tarih böyle bir şey. Kimisi tarihin tozlu sayfalarında bile yer almaz, kimisi de şiir gibi doldurur. Tahsin Saraç’ın dizeleri işte. “Asılmış bir al umuttan/ Karagücün korku dalında/ Şu can topraktaki üç fidan ölü./ Ve artık ölmezliğin son boyutundan/ Göverir yeşil bahar yağmurlarında/ Denizgülü, Yusufgülü, Hüseyingülü/ Ölümdür kimileyin kavganın tek ödülü.”

İsimler insanın karakterini belirler. Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Ağırlığı vardır insanın üzerinde. İsimlerine bakarak karşımızdakine anlam yükler ve güveniriz. Nazım ismi bizi şiire yaklaştırır. Güney ismi içimizi ısıtır. Şoreş’i, Berfin’i, Dilan’ı, Yekbun’u, Zelâl’i, Devrim’i, Mizgin’i, Umut’u, Barış’ı, Şafak’ı, Gündüz’ü çok severiz. Selahattin ismi temiz hava gibi dolar ciğerlerimize ve bağışıklığımızı arttırır. Bazı isimler de vardır ki, köşe bucak kaçarız onlardan. İnsanın içine kor ateş düşürür, hırpalar ve bütün enerjisini alır.

Coğrafya kader değildir sadece, isimdir aynı zamanda. Coğrafyamızın ismini çocuklarımıza armağan ederken oranın güzelliğini, renklerini, kültürel dokusun da taşımış oluruz. Dersim güzelliğin, Amed renklerin ismidir. Munzur coşkunluğu, Dicle nazlı ve narin bir süzülüşü anlatır. Meriç duruluğu, Aras hareketi çağrıştırır. Nil, göze ışık olarak yansıyandır. Nurhak bir dağdan fazlasıdır. İçine devrimi ve figanı gizlemiştir.

Metin Demirtaş’ın Nazım için yazdığı dize söylemek istediğimin ana fikri adeta. “Onunla başlattık şiirin/ Halkçı, devrimci çağını/ Bir şey yapamadık anısına/ Bari koyalım doğacak oğullarımıza/ Çoğaltalım onun yiğit adını.” Belki de tam olarak yapmak istediğimiz bu. İyileri iyi kılmak ve isimleriyle çoğaltmak. Çoğalıyoruz.