Ne kadar çok ölüyor insanlarımız. Ne kadar çok mezarlıklara koşturuyoruz. Durmaksızın gözlerimize değiyor ellerimiz ve gözyaşlarımızı kuruluyoruz sürekli. Ellerimiz mendil olmuş gözlerimize. Tabutlara değiyor sıklıkla. Toprağı okşuyoruz epeydir. Toprağı seviyoruz kaç zamandır. Bir acıyı unutmadan yenisi tazeleniyor. Birinin kanı kurumadan yenisi ile baş başa kalıyoruz. Barış dedikçe, bu güzel sözde direttikçe kırılıyoruz.

“Trenler hızla geçti
oysa bekliyordum
bu istasyondan tren geçti
günlerini boşa geçirerek
yolcuların… ve ben
istasyondan uzaklaşmadım.”**

İstasyondan uzaklaşmadan konuşuyor etrafımızdakiler, oraya değerek, kalplerine dokunarak. Barışa kurban ederek evlatlarını. Baba anlatıyor istasyondan uzaklaşmadan. On yedi yaşındaki kızı Dicle Deli’ye nasıl sarıldığını ve sonrasını. “Kızımla aramız biraz limoniydi. Yanıma geldi. ‘Baba seni seviyorum’ dedi. Ben de kızıma ‘seni seviyorum’ dedim ve onu bağrıma bastım. Bir daha da basmak nasip olmadı.”

“Uzaklar keman gibi ağlar
beni taşıyan
hüzünlü bulutlar da
kırılır.”

İstasyondan uzaklaşmadan kıyameti anlatıyoruz. Gökyüzüne sınır çizmeden, elleri bırakmadan. Parçalanmayan tek yer olan kalplere dokunarak. Abla, kardeşi Ata Önder Atabey’i uyarıyor. "Gideceksin biliyorum. Biliyorum ama bir şey olur diye de çok endişeleniyorum" diyor. "Hacı Lokman Birlik" demiş o da, "onun cansız bedenine yapılan çok kanıma dokundu, gideceğim. Gidip orada 'barış' diyeceğim." Bu kadar insani ve vicdanına sığınarak Ankara’ya gidiyor.

“Şimdi saatin anlamı nedir?
Anılan o gün ne
dün ve yarın arasında kesilen
göç eden Çingene kavminde?”

İstasyondan uzaklaşmadan rüya görüyoruz. Kan ter içinde ve sıçrayarak. Kalbin içine sarılarak. Arkadaşı Oya Açan, Serdar Ben için Bianet’te bir yazı yazdı. “Seyrek sakallı, beyaz tenli yüzünde dikkati hemen mavi gözleri çekerdi. Çakmak çakmak bakardı o gözler... Romanlardan fırlamış bir Rus devrimcisi izlenimi yaratırdı ilk bakışta insanda. Benim aklıma ‘Ve Çeliğe Su Verildi’ romanının kahramanı Pavel Korçagin gelmişti mesela…” Üstüne söz söylemeden, söz koymadan yine Oya Açan’ın yazdıklarıyla devam etmeli. “Öfkesini de sevgisini de o kadar dolaysız ve yalın yansıtırdı ki, ayrıca konuşmasına gerek kalmazdı çoğu kez. Dersimli olduğunu bilirdim. Kumral ya da sarışın, renkli gözlere sahip başka Dersimli arkadaşlarım olmuştu. Ama “Maviş”te uzun süre çözemediğim bir farklılık vardı. Bu farkın nedenini 24 Nisan vesilesiyle Alınteri sitesi için kaleme aldığı bir yazıda yakaladım: Meğer anası Ermeniymiş, baba tarafı ise Kürt.” Tam bir Türkiye yansıması. Barışa hasret halklar o mavi gözlerin ışığıyla Ankara’ya akmışlardı.

“Tren hızla geçti
benden geçti ve ben
demiryolu gibi, dağılmadan
esenleşirim insanların geleceğiyle:
hoş geldiniz, bu kaldırımlara
kahvehanelere,
bürolara,
güllere,
telefon kulübelerine,
meydanlara
ve sandiviçlere,
ve müzik çalanlara,
ve durağa
gelen ve bekleyen son şaire”

İstasyondan uzaklaşmadan paylaşıyoruz yasımızı. Kalbimize taşıyarak ve kalplerle birleştirerek. Hayatları istasyon ve tren olan yoldaşlarımızın anılarıyla ve barış umuduyla. Tüketmeden ve çoğalarak. Sıcaklığımızı kaybetmeden, yıldızlara koşarak. Buradan diyoruz sürekli ve buradan başlıyoruz koşmaya. Buradan başlıyoruz barış demeye.

“Tren hızla geçti
benden geçti ve ben
beklediğim istasyonda uzaklaşmadım”

*Bu yazı beş yıl önce yazıldı. Artı Gerçek okurlarıyla bir kez daha paylaşıyorum.

**Dizeler, Filistinli şair Mahmud Derviş’in, Metin Fındıkçı tarafından Türkçeye çevrilen Tren Geçti şiirinden alınmıştır.