Geçen hafta Guardian gazetesinde Amy Westervelt imzalı çok ilginç bir o kadar da kritik bir yazı yayınlandı.

Aşağıda detaylarını aktarmaya çalışacağım yazıda Westervelt, çok önemli bir noktaya dikkat çekerek, bugün yaşadığımız iklim krizinin en büyük müsebbiplerinden olan fosil yakıt endüstrisinin önde gelen aktörlerinin iklim inkarcılığında nasıl taktik değişikliğine gittiğini aktarıyor.

Başta petrol olmak üzere fosil yakıt şirketleri, iklimi inkâr etmeyi 10 yıldan fazla bir zaman önce durdurdu. İklim değişikliğinin bir aldatmaca olduğunu iddia eden komplo teorileri ara sıra ortaya çıksa da, görünüşe göre artık etkili bir strateji değil.

Bunun yerine, fosil yakıt endüstrisi, kamu hizmetleri sağlayan kuruluşlarla çeşitli ticaret grupları, politikacılar ve düşünce kuruluşları, sorunu kabul eden, ancak ciddiyetini ve çözümlerin aciliyetini küçümseyen mesajlara yöneldi. Bunun yerine şirketler, endüstrinin iklim değişikliğine yönelik ilerlemesini abartıyor.

Westerwelt, fosil yakıt endüstrisinin iklim inkarcılığından nasıl “geciktirme söylemi”ne geçiş yaptığını ele aldığı yazısında Global Sustainability dergisinde çıkan bir çalışmaya atıf yaparak, bu şirketlerin son dönemlerdeki dört temel taktiğini aktardı. Ekonomist William Lamb, başka bazı araştırmacılarla birlikte iklim konusunda mümkün olduğunca uzun süre hareketsiz kalmayı tercih edenlerin en yaygın tavırlarını listeledi:

  • Sorumluluğu dolaylı yerlere yönlendirme: Karbon emisyonlarından tüketiciler de sorumludur.
  • Dönüştürücü olmayan çözümleri zorlama: Yıkıcı bir değişim gerekli değildir
  • Çözümlerin olumsuz yanlarını vurgulama: Değişim yıkıcı olacaktır
  • Teslimiyet: İklim değişikliğini azaltmak mümkün değildir

Lamb, çalışma arkadaşları ile sosyal medyada defalarca gördükleri fosil yakıt mesajlarını toplayarak derlemeye başlamış. Başka alanlarda çalışan akademisyenlerin de katkılarıyla kısa sürede temel kalıplar ortaya çıkmış.

Lamb, çalışmayı yaparken, inkârı denklemin dışında tuttuklarını söyleyerek, “Yapmaya çalıştığımız şey, gecikmeyi gerçekten farklı bir durum olarak göstermekti. Bize göre, gecikme hak ettiği ilgiyi görmedi” diyor.

Lamb ve ekibine göre, fosil yakıt şirketleri “sosyal adalet” kavramı kartını oynayarak, fosil yakıt endüstrisi şirketlerinin kapatılmasından en fazla yoksul ve marjinalize edilmiş toplulukların olumsuz etkileneceğini ya da endüstrinin bu topluluklarla uyum içinde hareket ettiğini iddia ediyor.

Araştırmacılar, buna “greenwashing”ten türetilen bir tanımlama ile “wokewashing” diyor. Türkçeleştirecek olursak, buna “uyanık yıkama” gibi bir karşılık verebiliriz.

Greenwashing’in varoluş sebebinin altında nasıl tüketici taleplerinin yeni bir pazar olarak görülmesi ve çıkar amaçlı kullanılması yatıyorsa wokewashing de aslında onun farklı bir zırha bürünmüş hali…

Wokewashing, bir şirket, kurum veya bireyin marjinalleştirilmiş bir amaç için savunuculuk yaptığı imajı yaratırken aslında savunmasız topluluklara zarar vermeye devam eden bir şey söylemeye ya da yapmaya devam etme hali olarak tanımlanıyor.

Yazıda, geçen yıl Chevron’un PR firması CRC Advisors’tan gazetecilere gönderilen e-mail'in buna çok bir örnek olduğu belirtilmiş. Bülten, yeşil grupların “azınlık topluluklarına zarar verecek politikaları desteklerken” Black Lives Matter ile nasıl “dayanışma iddiasında bulunduklarına” bakmaya çağırdı. Chevron, daha sonra bu e-mail ile herhangi bir ilgisi olmadığını kaydetti.

Fosil yakıt endüstrisinin ortaklaştığı bir diğer argüman ise, fosil yakıtlardan uzaklaşmanın yoksul topluluklar için kaçınılmaz olarak kötü olacağını savunması… Argüman, bu toplulukların fosil yakıt enerjisine, beraberinde getirdiği tüm sorunlara ilişkin endişelerinden daha fazla değer verdikleri ve yoksullara uygun fiyatlı enerji sağlamanın başka hiçbir yolunun olmadığı varsayımına dayanıyor.

Ancak, iş hiç de öyle göründüğü gibi değil. Chevron, Black Lives Matter hareketi ile dayanıştığını iddia ediyor ancak şirketin merkezinin bulunduğu siyah çoğunluğun yaşadığı şehri kirletmekten de sorumlu. Üstelik Chevron’un Richmond California’da polis teşkilatına yüklü miktarda destek sağladığı da biliniyor.

Bu konudan şu yazıda bahsetmiştik.

Lamb, özellikle sosyal adaletin şu anda favori argüman olarak öne çıktığını belirtirken, bireylerin kendi karbon ayak izlerini azaltmak için ne yapmaları gerektiğine odaklanmaktan teknolojinin bizi kurtaracağı fikrini teşvik etmeye kadar pek çok argümanın dolaşıma sokulduğunu söylüyor. 

Diğer yandan, Carbon Tracker tarafından açıklanan bir çalışmada petrol ve doğal gaz sektörüne yatırıma devam etmenin riskleri analiz edildi.

Petrol ve doğal gaz şirketlerinin iklim değişikliğini önlemeye yönelik hedeflere uymaması durumunda 1 trilyon dolar kaybetme riski olduğu hesaplandı.

ExxonMobil'in Guyana'daki 5,5 milyar dolarlık Payara ve 1,8 milyar dolarlık Pacora petrol sahaları, Petrobras'ın Brezilya'daki 4 milyar dolarlık Itapu sahası, Woodside şirketinin Senegal'daki 3,9 milyar dolarlık Sangomar sahası ile Petrobras, Shell ve Total'in Brezilya'daki 2,7 milyar dolarlık Mero 3 sahaları bu projeler arasında yer aldı.

Rapora göre, Paris Anlaşması kapsamında küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlandırmak için dünyanın borsaya kote en büyük 40 şirketinin 20'sinin 2030 itibarıyla üretimlerini en az yüzde 50, birçok büyük kaya petrolü üreticisi şirketin ise üretimini yüzde 80 düşürmesi gerekiyor.

Çözümün bir parçası olmayı dolaylı yollarla reddetmekle kalmadıkları gibi aslında işin ucunda zararın yine kendilerine döneceğinin farkında değiller. Bireylerin ve topluluklarına artık çok farklı algı, kavrayış ve beklentileri var.

Hepimizin bu şirketlere karşı “uyanık” olmamızın tam vakti.