Yıl 1882. İbsen, daha önce yazıp sahneye konan Ghosts (Hayaletler) adlı piyesine gelen yoğun tepkilere yanıt olarak yeni bir oyun yazar: Bir Halk Düşmanı. Hayaletler’de 19. yüzyılın ahlak anlayışını eleştiren İbsen, fuhuş, frengi gibi konuları tartışmaya açınca, ‘’Skandal’’, ‘’Rezil adam’’, ‘’Utanmaz, terbiyesiz’’ gibi nidalarla protesto edilmişti. Yazar bu kez, çıplak hakikati olduğu gibi açıklayan tıp doktoru kahramanının başına gelenleri, onun nasıl ‘’Bir Halk Düşmanı’’ haline getirildiğini sergiliyor.

İşin içinde gazetecilik de olduğu için ilgimi çekti haliyle.

Önce oyunun öyküsünü özetleyeyim:

Norveç’in güneyinde küçük bir kasabadaki kaplıcanın doktoru, termal suların mikroplu olduğunu laboratuvar raporuyla kanıtlar. Doktor bu durumu kasaba gazetesinde yayınlamak niyetindedir. Ne var ki ilçenin Belediye başkanı ve kaplıca sahibi ile kaplıcaya gelen turistlere hizmet eden esnaf, bu yayına şiddetle karşı çıkar. Söz konusu olumsuz durumun faş edilmesinin kaplıcanın kapatılması, turistlerin kaçıp bir daha hiç gelmemesi, dolayısıyla da kasaba ekonomisinin çökmesi anlamına geleceğini iddia eder. Doktor, gazeteye yazı yazmaktan vazgeçip konuyu bir toplantıda kasaba eşrafına sözlü olarak ilan etmek ister. Toplantı doktorun linç edilmesiyle biter. Evi taşlanır, kaplıcadaki işinden atılır, kızı da belediyedeki görevinden olur, hatta kasaba halkı doktor ve ailesine ev kiralamama kararı alır. Doktor artık ‘’Bir Halk Düşmanı’’dır.

İbsen, yaklaşık 150 yıl önce olağanüstü bir öngörü ile bugün hala yaşadığımız sorunlara değiniyor: Sağlığın önceliği, sağlıkla yerleşik düzen arasındaki mutsuz ilişkiler; çevre duyarlılığı, çevre ile ekonomik çıkarlar arasındaki kirli çelişkiler; mesleki sorumluluklar, doktor ile gazetecinin mesleki sorumlulukları ile mahalle baskısının yarattığı engeller; ahlaki ikilemler, esas olarak çoğunluğun itirazına hatta şiddetle karşı koymasına rağmen hakikati açıklamak!

İbsen’in oyunu bugüne kadar Amerika’dan Avrupa’ya, Avustralya’dan Arap dünyasına kadar her yerde oynandı. Çin’de de oyun başladı, iki gösterim sonra yasaklandı. Televizyon dizisi ve sinema filmi de yapıldı. Çok farklı adaptasyonları sergilendi. Türkiye’de önce AST sonra Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi.

Oyun Fransa’da ilk kez 1894’de Paris’te sergilendikten sonra dönemin iki büyük aydını Clemenceau ve Jaurès arasında büyük bir tartışma yarattı. Jean-Noel Jeanneney’in ‘’Basının Önemli Dönemeçleri- İlk gazetelerden Charlie Hebdo’ya’’ başlıklı kitabında bu konuya ilişkin önemli tespit ve tahliller var.

Gazeteci, doktor, akademisyen ya da aydın, yurttaşı/okuru mevcut önyargılarıyla baş başa bırakıp, yani onları değişmez veri kabul edip, kitlenin suyuna mı gidecek? Kamuoyu önderi olan kişi ve kurumlar, mesleği, görevi yurttaşı bilgilendirmek olan meslek erbabı, söz konusu önyargılara karşı çıkıp, hakikati savunursa nasıl bir bedel ödemek zorunda kalır? Gazeteci, popüler olmak için, sadece okurun hoşuna giden şeyler mi yazacak? Gazeteci, sadece okurun istediğini/beklediğini mi yazacak, yoksa bunları hesaba katmadan sadece gerçekleri mi dile getirmek konumunda?

Aslında bu sorunların yanıtı bence belli. Gazeteci, okurun istediğini/beklediğini vermekle yetinemez. Ona daha iyisini, daha fazlasını vermekle mükellef. Ve tabi ki doğru ise çoğu zaman, okurun istek ve beklentilerinin tersini de vermeli. Çünkü okur bunu hak ediyor.

Gazeteci, doktor, ya da akademisyen ya da aydın ya da yazar, okur/yurttaş kitlesinin zihniyetine teslim olmamalı. O zihniyet olumsuz ise yani tutucu, dogmatik, milliyetçi, savaşperver ise o zihniyeti yıkacak bilgi, fikir ve kanaatler açıklanmalı. İbsen’in doktoru ve gazetecisi, kasabanın ekonomisi çökmesin diye kaplıcanın mikroplu suyuna göz yumarsa, kaplıcaya gelenler hastalanacak ve sonuçta kasabanın ekonomisi yine batacak.

Tabi bunları yazması kolay da uygulaması o kadar basit değil. Çünkü kahraman (Aslında kahraman filan değil, fakat meslekdaşlarının çoğu işlerini doğru dürüst yapmadıkları için o, kahraman sayılıyor) gazeteci, hitap ettiği kitlenin özelliklerini, çoğunluğun hissiyatını, eğitim/kültür/algılama düzeyini hesaba katmadan yazarsa, arkasına döndüğünde hiç kimseyi görmeyebilir. Hakikati bütün unsurları ile çırılçıplak anlatmak, dinleyen/anlayan yoksa ne işe yarar? Gazeteci amacına ulaşamayacaksa yani hakikati aktaramayacaksa, mesleki, toplumsal ve siyasi amacına ulaşamayacak demektir. Hakikatle karşılaşmak istemeyen bir kitle varsa karşınızda boşa kürek çekmeyin. Gazetecilik, kamu için, kitle için, yurttaş için, insanlar için yapılıyor. Kimse dinlemiyorsa, kimse okumuyor, kimse seyretmiyorsa, kimse size inanmıyor ve güvenmiyorsa, hakikati haykırmanın bir anlamı, bir işlevi var mı?

İşte burada gazeteciliğin mesleki incelikleri giriyor devreye. Gazeteci, hakikati, somut bir olgu/olay üzerinden, tüm unsurlarıyla, taraftarları ve muhalifleriyle birlikte, doğru, doğrulanmış bilgilerle, inanılır, güvenilir, dengeli bir şekilde, herhangi bir çıkar gütmeksizin kaleme alıp anlatabiliyorsa, görevini yapıyor demektir. Gazeteciyi, siyasetçiden, reklamcıdan, halkla ilişkilerciden, propagandacı ve ajitatörden ayırt eden temel nitelikleri doğru bir şekilde hayata geçirmek ilk başta yeterli. Akıl, tecrübe, yetenek, sabır ve tabi ki çok çalışmak, ikna etme gücünün önemli unsurları.

Hakikati yazmaktan, söylemekten, göstermekten vazgeçmeyeceğiz. İlk başta eleştirilsek, kınansak hatta linç edilsek bile. Çünkü önünde sonunda hakikat, yalanı alt edecek. Kitle ya da çoğunluk ne diyorsa onu tekrar etmek gazetecinin, aydının ölümü demek. Çünkü o zaman hem gazeteci ya da aydının sıradan yurttaştan farkı kalmıyor. Hem de çoğunluk, bir süre sonra, eskiden savunduğu fikirlerden cayarsa gazeteciyle aydın da ofsayda düşer. Bir de tabi, gazeteci olsun, aydın ya da başka bir kişi olsun, her birinin bağımsız, özgür bir kişiliği yok mu? Yoksa kişiliği, çoğunluk mu belirliyor? Hiç kara koyun yok mu sürüde?

Michel Foucault, Türkçe’de ‘’Doğruyu Söylemek’’ (Ayrıntı), İngilizce’de ‘’Fearless Speech’’ (Korkmadan Konuşmak- 1983), Fransızca’da ‘’Discours et Vérité Précédé de Parrêsia’’ (Parrhesia’dan Sonra Söylem ve Hakikat) başlığı ile yayınlanan kitabında işte tam da bu konuya değiniyor. Mesele yeni değil. Antik Yunan’da da filozoflar bu ‘’Parrhesia’’ meselesini tartışmış.

Sonuç olarak, hakikati kalabalıklar saptamıyor, oluşturmuyor, yaratmıyor. Kaba kalabalık, esas olarak iktidarın yönlendirmesiyle, belli bir süre ve belli bir kesim üzerinde etkili olmak kaydıyla, kendi işine gelen hakikati ön plana çıkarıp, hakiki gerçeği gizlemeye, tahrif etmeye çalışıyor. Nereye kadar?

  • DÜZELTME -  Sağolsun İngiltere’den bir okur, Pazartesi günü yayınlanan yazıda yer alan ‘’BBC de artık reklam yayınlıyor’’ cümlesinin yanlış olduğunu, BBC’nin İngiltere içinde yayın yapan kanallarında halen reklam yayınlanmadığını yazdı. Bense BBC World TV kanalında gördüğüm reklamlara dayanarak böyle bir cümle kurmuştum. BBC World’ün statüsü farklı.