Bugün köşemde, inançlar tarihi üzerinde yoğunlaşan araştırmacı yazar Taner Aday’ın “Öldürmek insana özgüdür” başlıklı denemesine yer veriyorum:

Tüm diktatörlerin mutlaka coşkulu taraftarları olur; çünkü iktidardan yana olmanın verdiği güç, onlara karar verme duygusu tattırmaktadır.

Eski Ahit insanlığın tarihini Kaabil'in Habil'i öldürmesi ile başlatır. İncil ile Kuran da bu inancı savunurlar. (Genesis/Başlangıç, Yaradılış 4, 1-9; Maide 27-31) Buna göre, tüm insanlık bir kardeş katilinden türemiş olmaktadır. Bu teoriye göre, dahası da var. Kaabil ile Habil, birbirlerinin ikizleri ile evlendiklerinden, işin içine insest ilişki de girmektedir. Bu durumda, insanlığın cinsel, sosyal-kültürel yaşamı, daha başından bu yana töhmet altındadır demektir. Yani bilinçaltımız korkunç bir cinayetin suçluluk duygusu ile ondan kurtulamamanın psikolojik yükünün ağırlığını taşımaktadır.

Kaabil, kardeşini öldürdükten sonra pişmanlık duyar; ama içinden, Allah'ın neden kendi kurbanını değil de, Habil'in kurbanını kabul ettiği sorusunun cevabını arar. Bu, aynı zamanda içten içe bir "hak" arayışıdır da. Önemli olan hediye değil midir? Onun değeri sadece hediye oluşunda değil de, ne olduğunda mı saklıdır? Allah'ın nazarında et, sebze ile meyvadan daha mı değerlidir? Sorular, sorular, sorular...

Tüm insanlık tarihinin sürekli öldürmenin tarihi olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu insanlık tarihinde, aşk, sevgi, dostluk, kardeşlik... sadece dönemsel, tarih açısından anlık olaylar, gelişmeler olarak mı görülmelidir?

Psikologlar, cinayetin şiddetli arzudan gelen kıskançlıktan kaynaklandığını öne sürerler. Tevrat 10 emirde bu nedenle," Başkasının eşini, malını, toprağını, evini, eşyasını, zenginliğini, sağlığını, güzelliğini ve başarısını, kölesini, hizmetçisini hatta eşşeğini arzulama" bağlar cimayeti. Bu cinayetten sakınma öğüdü, ne yazık ki bu güne kadar işlenen cinayetlerle de kanıtlandığına göre yeterli olmamaktadır! İnsanlık artık öyle bir aşamaya gelmiştir ki, icadettiği aletlerle toplu katliamlar gerçekleştirebilmekte, bir birinin soyunu tüketmeye çalışmakta (Soykırım), tüm bunlar nedeniyle hiç te ruhi bunalımlar geçirmemektedir. Tam tersine, bu kitle katliamlarını haklı çıkaracak, ulusal, dini, politik nedenler, gerekçeler bulabilmektedir.

Totaliter sistemlerde cinayetler sistemin hastalığı mı?

Bir insanın diğerini öldürmesi, öldüren tarafından bile o ana kadar hoş karşılanmaz, doğru bulunmaz. Tasarlanarak işlenen bir cinayet, genellikle insanlık dışı bulunur. Böyle bir şeyi yapan, ruhsal durumu bozuk bir hasta, deli ya da aşırı/ fanatik bir taraftar (Irkçı, kökten dinci, terörist ...) kabul edilir.

Katil ortaya çıktıktan sonra, çevredekilerin hayretleri büyüktür. Kimse bu insanın cinayet işleyebilecek biri olduğuna inanamaz. Bu konu, en fazla Nazi Almanyası üzerine yazılanlarda dile getirilmiştir. Hannah Arendt, bu dönemde binlerce insan öldürenlerin, ruh hastası, çılgın; hatta ırkçı bile olmadıklarını söyler. Karşı tezleri öne sürenler ise, örneğin: "binlerce hasta, zihin, beden özürlü hastayı öldüren doktor, hemşire, hasta bakıcı, savaştan sonra normal yurttaşlar olarak, toplumsal yaşamlarını sürdürebildilerse, bu normal değildir" demektedir.

Psikolojik açıdan, saldırganlık eğilimi olmayan, toplum kurallarına uyan sıradan yurttaş, bugünün algılarına göre normal değildir. Alman Nazilerinden bir çoğu, daha sonra, "Ama biz sadece emirleri yerine getirdik" diyerek savunma yapmışlardır. Oysa şahitler, bu "normal" insanların, o zamanlar bu "öldürme işini" nasıl bir zevkle, gösteriş yaparak, yeni bir sistem için karar verme yetkisini kullanmanın hazzı ile yaptıklarını anlatmaktadırlar. Tüm katiller, böyle zamanların "tadını“, adeta barış zamanı başlarına gelme olasılığı olan, yargılanmanın karanlık günlerini düşünerek çıkarmaya çalışmışlardır.

Hannah Arendt, insanlar, alet icadeden canlılar olarak, uzak menzilli silahları icadettikten sonra (Tüfek icad oldu mertlik bozuldu! Köroğlu), öldürürken duyduğu çekinceleri duymaz olmuştur. Öldürmek artık zihinsel bir konudur diyor. (İktidar ve Şiddet, FSy.63) Sünnet olacak çocuğa general elbisesi giydirmek, onun biliç altına askerliğin bir kahramanlık, ölme ile öldürmenin normal olduğunu işlemek eylemi değil midir? Öldürmenin ideolojisi bizzat anne-baba tarafından savunulmaktadır. Ta ki kendi çocuklari ölümle karşilaşana kadar! Kısaca, insan dışılığın en açık göstergesi, öfkelenmek, hırçınlaşmak, şiddete başvurmak değil, tepkisizleşmektir!

Tüm diktatörlerin mutlaka coşkulu taraftarları olur; çünkü iktidardan yana olmanın verdiği güç, onlara karar verme duygusu tattırmaktadır. Yaşam ile ölüm kararı vermek!

İşte bu nokta, kendi kafasındaki "ideal toplum" hayalini gerçekleştirmek için, iktidarın gücünü kullanmak ayrıcalığının dayanılmaz çekiciliginin insan beynini, aklını teslim aldığı noktadır. Bu uğurda yola çıkanlar, "Rendelenen yerde talaş olur" mantığı ile ele aldıkları toplumsal ilişkilerde, bazı "unsurları" temizlemekte sakınca görmezler. Bugünkü AKP iktidarı ile onun en başındaki kişi, bu zihniyetin en açık örneğidir. Bu "Yalancı Dünyadaki ölümlü insan" olarak, ölümsüzleşmek isteyen RTE, kalıcılığını sembolize edecek bir Anıt Yapı arayışına karşı olan herkesi, safdışı etmek kararındadır. Amacına ulaşmak için her yolu mübah görmek anlayışı, savunduğu İslam anlayışında da vardır. Bunun verdiği rahatlıkla, konuşurken bile "Benim köylüm, benim vatandaşim, işçim" vb diyerek, kendisini herkesin, herşeyin üzerinde gördüğünü ima ediyor. Onun yandaşları da, böyle bir "Kurtarıcıya" karşı çıkan herkesi, saf dışı edilebilecek parazitler olarak görüyor.

Böylece:
Siirt'te 3 yaşında çocuklara tecavüz ederek öldüren gençler Kan Parası karşılığı serbest kalıyor.

Dayaktan kaçan kadını, evini basarak çocuklarının önünde öldüren koca, yadırganmıyor.

Maden ocakta göçük altında kalanlar takdir-i ilahiye bırakılıyor.

Deprem de ölenler müteahhit cinayet değil, kader kurbanı oluyor.

Geçim derdinden kaçakçılık yapan çocuk yaşta insanlar bombalanınca hiç bir vicdani sızı duyulmuyor.

13 -14 yaşında çocukların velilerinin rızası ile evlendirilmeleri, İslam‘da var denip yanlış bulunmuyor, bir nevi cinayet olarak görülmüyor.

Ama tüm bunlara karşı çıkanlar, ne olduğu belli olmayan bir islami sistem için tehlike olarak algılanıyor.

En yenisi üsteğmen Nazlıgül'ün intiharı. Kısaca ordunun namusu bir Nazlıgül'dü. Onu da kırdılar! Bu gün kaç kişi bu onurlu kadını, „şerefli“ Türk ordusunun teğmenini hatırlıyor?

Amerika’da bir ırkçı polisin boynuna basarak öldürdüğü George Floyd...

3 Ekim 2015’te polis tarafından vurulduktan sonra hastaneye götürülmek yerine, yaralı halde iken, akrep tipi zırhlı aracın arkasına bağlanarak, yerlerde sürüklenerek öldürülen Hacı Lokman Birlik'ten daha mı iyi idi, ya da daha mı kötüydü?

Başta ölmenin öldürmenin tarihi çok eski demiştim. Şimdi, tüm toplumların ölme ile öldürmeyi kanıksadıkları gerçeği ile karşı karşıyayız. Artık insanlar tepkilerini, öldürmenin biçimlerine bile değil de hangi ülkede gerçekleştiğine bakarak gösteriyorlar. Acı olan da işte bu gerçektir.

İşte bu noktada „Batı Doğu‘ya böyle bakıyor, Doğu Batı‘ya şöyle bakıyor“ tartışması boş bir tartışmadır. Gerçek olan, yeni bir yüzyıla girerken, eski dünyanın ideolojileri ırkçılık ile milliyetçiliğin son çırpınışları sırasında ortalığı bulandırması, sis perdesi çekmesinden başka bir şey değildir. Bu sis perdesi de gene bilim öncülüğünde, onun yöntemleri ile dağıtılacaktır.

Yıkıcılıktan, dağıtmaktan zevk, dünyadan intikam almak

Yapılan araştırmalar, şiddette başvuran insanlar arasında, dikkati çekecek derecede sosyal, psikolojik ve entelektüel açıdan zayıf olanların bulunduğunu göstermektedir. Bu insanlar, ellerine bu eksikliklerini giderecek bir fırsat, araç, güç, iktidar geçirdiklerinde, sonu ölüme kadar gidecek bir şiddet uygulamaktan kaçınmazlar.

Bu noktada şiddet, onların kendilerini gösterebilecekleri tek araç, hatta şans olarak algılanır. Yani bu biçimi ile saldırganlık, hırçınlık insanların doğalarında olan birşeydir. Ancak, birlikte yaşama, üretme zorunluluğunun olmazsa olmazlığı, çok güçlü bir sosyal dayanışma, düzenlilik ile bunların kurallarını belirlemeyi, uygulamayı da zorunlu kılmaktadır. Yani insanlar, artık kendilerinin belirlediği, belli kültürel ölçülere göre davranmayı erdemli bulmaktadırlar.

Çağımız kültürel yaşamında, bireyin özgürlükleri, kendini geliştirebilme koşullarının korunması, siyasal sistemlerin görevlerinden sayılır. AKP iktidarınca tanımlanmaya çalışılan erkek egemen bir "doğal toplum” yoktur. Temeli, bireyin bedenen, zihnen, sosyal-ekonomik gelişimini öngören, biçimi, olanakları ile alanları buna göre düzenlenmiş bir sosyal çevre, bir toplum düzeni zihinlerde oluşmuştur, bunun gerçekleşme olanağı da vardır.

Bugün ülkemizde yaşananlar, aynılaştırmak, karşı cinse, ulusa boyun eğdirmek, kendi inancını tek doğru kabul ettirmek adına işlenen cinayetlerin, iktidar tarafından meşrulaştırılması çabalarıdir. Saldırganlık, şiddete yatkınlık, düşmanlarla kuşatılmış olma, kendi varlığını tehlikede görme durumunda, ötekilere karşı, “ben sizden daha az değerli değilim” demenin kaba gösterisidir.

Şiddet uygulaması, aynı zamanda bir güç, bir iktidar gösterisidir. İktidar ise meşruiyeti için bir geçmişe gereksinim duyar (H.Arendt, age). Bu geçmişte aranan, kendilerine yapılmış olan haksızlıklardır. Bu “haksızlıklar”, öne sürülerek, kendi şiddetlerine dayanak yapılır; böylece politik cinayetler, haklı gösterilmek istenir. Tayyip Erdoğan’ın konuşmaları böyle takip edilirse, nasıl bir savaş ilanı yapıldığı da kolayca görülecektir. Son kongredeki konuşmasında: “Biz bu beyaz gömleği Alpaslan gibi giydik” demişti. Bu bir kefen benzetmesidir. Yani,  "her şeyi göze aldım“ demek istiyor. "Bu yolda ölmek, öldürmek de olacaktır, hazır olun" mesajı veriliyor. O nedenle de Cumartesi Anaları ile eylemleri politik bir tutum olarak görülmüyor! Geçmişten aldıkları devletin "öldürme yetkisi“ kavramı açıkça çiğneniyor. Onlar için adalet, kendi fikirlerinin iktidarıdır. Bu nedenle bunun dışındakileri anlamazlar, anlamakta istemezler!

Eyleme iten neden, iktidara gelmek için, maddi ve manevi kazanç gibi akılla ilgili ise anlaşılabilir. Saldırganlığın, korku, öz savunma, hiddet, kıskançlık, aşağılanmak gibi duygusal nedenler ile bir de intikam için yapılan nedenleri vardır.. Nietzsche,  "intikam en doğrudan nedendir“, diyor. İşte AKP ile başındaki, Cumhuriyet rejiminden intikam almak istediği için, bir gün bu olanak elinden alınabilir korkusu olduğundan saldırgan, hırçın, acımasızdır. İntikam aynı zamanda cezalandırmaktır da. Bir de yakıp-yıkmaktan zevk almak var. İşte buna “bu dünyadan intikam almak” deniyor. Bizde “ocağını söndürmek” diye de tabir edilir.

Kendi özel çıkarları için cinayet işleyen insanlara bakın, asla pişmanlık duymadıklarını göreceksiniz. Onlara göre, engel olarak gördükleri birisini “cezalandırmış” olmaktır önemli olan. Söyledikleri sadece “hak etmişti” sözüdür. Kimin neyi hak ettiğine, sonunda ölüm bile olsa, karar veren durumunda olmak. Bu duygu, o kişiye güçlü bir iktidar, bir üstünlük duygusu tattırır.

Cinayetler genellikle önce beyinde işlendiğinden, cinayetin şeklinden suçluyu bulmak da kolaylaşır. Kafaya ateş etmek, yakmak, kesmek,  … yerinden bıçaklamak vb. Bu yöntemlerden, cinayeti işleyen kişi, grup, parti neyse belirlenir.

Kısaca: Katil hepimizin içindedir. Buna karşı durmak ise, başarılı bir eğitim, güçlü, olumlu örnek insanlar, kararlı bir devlet, şiddeti reddeden bir politik kültür ile en küçük düşünce ayrılığını, ayrı yerde olmak gerektiği şeklinde yorumlamayan bir tartışma bilincinin yerleşmesi ile olur.