Kürtler ne istiyor? (1)
Devlet, Alevileri ve Kürtleri ya devşirmeye çalışır ya da devşiremediklerini “makbul azınlık” hâline getirmeyi dener. Burada Türklerin gururla parmakla gösterdiği, “bakın başardık” dediği bir vitrin vardır.
Ben çocuktum… Düştüm. Acıdan çok, düşmenin kendisi korkuttu beni. Ani, beklenmedik, hazırlıksız yakalandığım bir durumdu. Ürktüm. Düşmemi gören bir kadın anneme “kötü düştü” dedi. Biraz acı vardı, ama daha çok korku. Ve utanç… Yabancı bir kadına acımı göstermekten utandım. Belki de düşmeyi bir hata gibi gördüm; hatamın görülmesinin mahcubiyetiyle sustum. Anneme koştum. Anneme sarılınca ağlamaya başladım. İnsan acısını bir süre bastırabiliyor. Görmezden gelebiliyor, erteleyebiliyor.
Kucağındaki çocuğuyla düşen bir kadın, ilk şoku atlattıktan sonra çocuğunu kanlar içinde görüyor. Bu görüntünün tahammül edilemezliği… Anne, yavrusunu kaptığı gibi hastaneye koşuyor. Doktor pansuman yapmak isterken çocuğun kanamadığını fark ediyor. Kan, annenin kendi kanı. Çocuğunun yaralı olmadığını gördüğü anda anne acı duymaya başlıyor. Psikolojik dehşet, fiziksel acıyı bastırmış. Şimdi roller değişiyor; anneye müdahale ediliyor. İnsan bazen acısını erteliyor.
Çocuğunu kanlar içinde gören annenin ruhsal acısı, bedenin acısının önüne geçiyor. Psikolojik acı, fiziksel acıyı bastırabiliyor. Ben de o gün, acıdan çok utanç ve korku yaşadığım için, duygumu ancak anneme gösterebildim. İnsan, yarasını saracağını düşündüğü kişilere gösteriyor. Acısına bakacağına inandıklarına…
Kürtler, Aleviler… Bu ülkenin ötekileri…
Yıllardır yaralarına bakılsın, fark edilsin, daha fazla yara açılmasın diye yaşadıkları zulmü, acıyı tekrar tekrar gösteriyorlar. Ama devletin, Türklerin gözleri kör. Ya da daha doğrusu: Bakmak istemiyorlar.
Ben çocuktum…
Yine düştüm. Bu kez bacağım çok acıdı. Ağlamaya başladım. Annem baktı, bacağımı biraz ovuşturdu, sonra acıyan yeri öptü. “Öptüm, geçti,” dedi. Ben anneme inanırdım. Güvenirdim. Güvendiğim anne “geçti” diyorsa, geçmiştir. Ama bacağım hayır diyordu; ağrı sürüyordu. Hepimizin çocukluğunda bildiği bir deneyim bu. Annenin neredeyse tanrısal bir gücü vardır: dönüştürmek. Altını ıslatan bebeği temizleyerek rahatlatır. Açlıktan ağlayan çocuğu emzirir, açlığı tokluğa çevirir. Her çocuk bu dönüştürücü güce tanık olur ve anneyi bir mucize gibi görür. Anne de bazen kendini öyle sanır. Belki de bu yüzden öperek acıyı dindireceğini düşünür. Bazen inanırdım ve gerçekten de acım geçerdi. İnancın dönüştürücü gücü…
Peki bunun Kürtlerle ne ilgisi var?
Devlet, bu ülkede “acım var” diyene çoğu zaman manipülatif bir anne gibi davranıyor. “Dil mi sorun? Kürtçe kanal açarım, acın geçer.” “Alevilerin cem evi var, daha ne istiyorlar?” derken, aynı anda her gün cem ibadetinin uydurma olduğunu anlatıyor. Devlet bazen de yok sayarak sorunu çözdüğünü sanıyor. Ayağı kopmuş birine, “Ayağın var” diye ısrar etmek gibi. Türkler televizyonlarda, sosyal medyada “Azınlıkların sorunu yok” diyerek, kendilerini sorunun olmadığına ikna ediyorlar. “Öptüm. Artık acın yok.” Ama acı, hâlâ orada.
Acının tanınması iyileşmenin ön koşuludur. Acı ancak görülür, adlandırılır ve başkasının zihninde bir yer bulursa dönüştürülebilir. Aksi halde bastırılır, inkâr edilir ya da başkasına geri yansıtılır. Devletin Kürtlere ve Alevilere yaklaşımı tam da burada patolojik bir ilişki biçimi üretir. Devlet, burada “yeterince iyi anne” değildir. Yeterince iyi anne çocuğun acısını ne büyütür ne küçültür; çocuğun deneyimini olduğu haliyle tanır. Oysa bu ülkede devlet, çoğu zaman ya inkârcı bir anne gibi davranır ya da manipülatif bir anneye dönüşür. Acıyı tanımak yerine acının anlamını belirlemeye kalkar. Özneye, yaşadığı şeyin aslında yaşanmadığı, hissettiği acının gerçek olmadığı telkin edilir. “Abartıyorsun.” “Sorun yok.” “Bak sana kanal açtık.” “Bak cem evi verdik.” Yani: “Acı çektiğini sanıyorsun.” Ayağı kopmuş birine ayağının var olduğuna ikna etmeye çalışmak gibi. Bu tür bir inkâr, travmayı ortadan kaldırmaz; aksine ikincil travma üretir. İlk yaralanma tarihsel şiddettir; ikinci yaralanma ise bu şiddetin inkâr edilmesidir. Travmanın en yıkıcı boyutu, tanıksız bırakılmasıdır. Tanık yoksa acı zihinde yer bulamaz; zamana bağlanamaz, sürekli şimdiye sızar. Kürtlerin ve Alevilerin acılarını tekrar tekrar anlatması bu yüzden “bitmeyen bir talep” değildir. Bu, bir tanınma talebidir: “Beni duy.” “Beni gördüğünü söyle.” “Yaşadığım şey gerçektir.”
Dersim buna çarpıcı bir örnektir. Önce inkâr edilir; ardından “ama onlar da…” diye başlayan cümleler kurulur. Öldürülenler suçlanır, öldürülmüş olmalarının haklı olduğu anlatılmaya çalışılır. Bu da işe yaramadığında, bu kez çatık kaşlı bir devlet dili devreye girer: “Kes sesini, yoksa…” Tehditler başlar. Bir sonraki aşama susmayanlara yöneltilen doğrudan zulümdür: hapishaneler, sürgünler, öldürmeler… Ama bütün bu süreçte devlet, çocuğun ağlamasını susturmak isteyen sabırsız bir ebeveyn gibi davranır. Ağlamanın nedenini anlamaya çalışmaz; tek derdi ağlamayı/suçlamayı kesmektir. Bazen “Öptüm geçti” diyen manipülatif anne olur, bazen de “kes zırıltıyı” diye bağıran kötü baba. Çocuk susmadığında ise bu kez döven, cezalandırarak susturmaya çalışan zalim baba devreye girer. Böylece bakım dili yerini tehdide, şefkat iddiası yerini açık şiddete bırakır.
Bastırılan acı susmaz; yalnızca yer değiştirir. Bedende, öfkede, kuşaktan kuşağa aktarılan bir travma mirasında geri döner. Bu noktada devletin tutumu, narsistik anne pozisyonuna yaklaşır. Narsistik anne için çocuğun duygusu, annenin bütünlüğünü tehdit ettiği anda geçersizleşir. Çocuğun acısı, annenin “iyi anne” imgesini bozar; bu yüzden inkâr edilir. Devlet de aynı narsistik refleksle hareket eder. Kürtlerin ve Alevilerin acısı kabul edildiği anda, devletin kendisi hakkında kurduğu “adil, kapsayıcı, güçlü” imgesi çatlayacaktır. Bu çatlağa tahammül yoktur. Soykırım, devletin kendisi için ürettiği idealle bağdaşmaz. Bu nedenle masumların katledilmesi, anlatı düzeyinde dönüştürülmeye çalışılır. Ölümler gerekçelendirilir, suç mağdura yüklenir, tarih yeniden yazılır. Ama anlatının değiştirilmesi, tarihsel olanı değiştirmez. Hakikat bastırılabilir, ötelenebilir; fakat ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle mesele taleplerin fazlalığı değildir; acının kabul edilemezliğidir. Acı tanındığında, ancak o zaman geçmişe ait bir şeye dönüşebilir. Ancak o zaman iyileşme mümkündür. Aksi hâlde toplum, annesinin “öptüm geçti” dediği hâlde bacağı hâlâ ağrıyan bir çocuk gibi, topallayarak yürümeye devam eder.
Devlet baba babamızdır
“Devlet annemiz ya da babamız değildir” itirazı ilk bakışta makul görünür; fakat bu itiraz tarihsel olarak eksik ve yanıltıcıdır. Modern-öncesi devlet için belki geçerli olabilecek bu argüman, modern devletin işlevini göz ardı eder. Çünkü modern devlet, tam da ebeveynliğin maddi ve simgesel görevlerini devralarak kurulmuştur. Bir zamanlar anneler kovalarla eve su taşırdı; bugün suyu devlet getirir. Çocuğun düşmemesi için anne zemini seçer, yolu kontrol ederdi; bugün yolları devlet yapar. Hastalanınca anne bakardı; şimdi hastaneler var. Kimsesizler yurdu… Kimsesizlerin kimsesidir devlet. Eğitim aile içindeydi; bugün zorunlu, kamusal ve devletin sorumluluğundadır. Yani devlet yalnızca güvenlik sağlayan bir aygıt değil, bakım veren, koruyan, düzenleyen ve önlem alan bir yapıya dönüşmüştür. Devlet, ebeveyn işlevlerini kurumsallaştırmıştır. Bu nedenle Kürtler ve Aleviler taleplerini devlete yöneltir. Çünkü bu talepler bir “ayrıcalık” isteği değil, bakım, tanınma ve korunma talebidir. Dilimin tanınması, ibadetimin meşruiyeti, can güvenliğim, hafızamın inkâr edilmemesi… Bunlar siyasal kaprisler değil; bakım ilişkisine ait taleplerdir. Zaten dil bunu ele verir: “Devlet baba” deriz. “Devlet korusun” deriz. “Devlet sahip çıksın” deriz. Bu ifadeler rastlantısal değildir. Bu tür metaforlar, bilinçdışının kendini açığa vurma biçimleridir. Devleti “baba” olarak adlandıran bir toplum, ondan yalnızca yasa koymasını değil, koruyup kollamasını da bekler. Sorun, devletin ebeveyn işlevlerini üstlenmiş olması değildir; sorun bu işlevi seçici, hiyerarşik ve ayrımcı biçimde kullanmasıdır. Mesele şudur: Devlet, herkesten eşit ve aynı biçimde yurttaşlık beklerken, bazı çocuklara “yeterince iyi ebeveyn” olurken bazılarına inkârcı, cezalandırıcı ya da ihmalkâr davranmaktadır. Hatta düşmanca… Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı şey, ebeveyn işlevinin yokluğu değil; çifte bağdır. Bir yandan devlet “vergini öde, benim koyduğum zorunlu eğitimden geç, askerliğini yap” ve “ben senin devletinim, seni korurum, sana hizmet ederim” derken, öte yandan diliyle alay eder, ibadetini gayrimeşru ilan eder, acısını inkâr eder, şiddeti görünmez kılar. Bu, çocuğa aynı anda hem “gel” hem de “gelme” veya duş al ama ıslanma demek gibidir. Böyle bir ilişki patolojik bağlanma üretir. Çünkü bu düzende ne talep etmek mümkündür — talep nankörlükle suçlanır — ne de susmak iyileştiricidir; zira suskunluk rıza olarak okunur. Bu yüzden “devlet annemiz/babamız değildir” demek, gerçeği perdeleyen bir savunmaya dönüşür. Daha doğru cümle şudur: Devlet ebeveyn işlevlerini üstlenmiştir, fakat bu işlevleri adil ve eşit biçimde yerine getirmemektedir. Kürtlerin ve Alevilerin talepleri, devleti anne-baba yerine koymak değil; zaten üstlenilmiş bir sorumluluğun hesabını sormaktır. Ebeveyn rolünü üstlenen, sorumluluğu da üstlenmiş olur. “Bakımından sorumluyum” diyen, verdiği zararın da muhatabıdır. Tanınmayan/sarılmayan her yara iyileşmez; bastırılır, ötelenir ve tekrar eder. Devlet bakım verdiğini söyler ama acıya bakmazsa, hizmet sunduğunu iddia eder ama yarayı tanımazsa, toplum annesinin “öptüm geçti” dediği halde bacağı hâlâ ağrıyan bir çocuk gibi, topallayarak yürümeye devam eder.
Çocuğun mu var derdin var
Çocukluğumda sıkça duyardım. Çocuklarıyla baş edemeyen, çocuklarını bir yük gibi yaşayan anne babalar şöyle derdi: “Çocuğun mu var, derdin var.” Çocuğun yük, sorun, dert olarak görülmesi… Devlet de Alevileri, Kürtleri ve bu ülkenin ötekilerini yalnızca üvey evlat gibi görmüyor; çoğu zaman asi, yaramaz, yola gelmez, haşarı ve hatta düşman olarak konumluyor. Devletin zihnindeki “makbul çocuk” imajına sığmayan, eğemediği her ağacı tehdit olarak algılıyor. Ve bu asimetrik ilişkide uygulanan zulmü, çocukların iyiliği adına yapılan bir terbiye, bir zorunlu müdahale gibi sunuyor.
Oysa ebeveynlerin zihninde genellikle çocuğun nasıl olması gerektiğine dair katı bir resim vardır. “Uslu çocuk”, bu resme tam uyan çocuktur. Anne babanın bir tür fotokopisi olmuş, onların arzularını, fikirlerini, korkularını bütünüyle üstlenmiş; araya hiçbir fark koymamış, onlardan ayrışmamış, adeta siyam ikizi hâline gelmiş çocuk… Bu duruma itaat, hatta başarı denir. Farklı olan, soru soran, kendi dilini, inancını, hafızasını koruyan çocuk ise “zor”, “nankör”, “hırçın” ilan edilir. Devletin Kürtlere baktığı yer tam da burasıdır. Kürtler, devlete göre sürekli nankör, hain, engelleyici, düşman evlattır. Üvey evlat bile değildir artık; çünkü üvey evlat hâlâ aileye aittir, ona karşı mesafe, adaletsizlik ya da ihmal vardır ama bağ tümüyle kopmamıştır. Burada ise aidiyet baştan reddedilir. Çocuğun varlığı bile başlı başına bir sorun olarak görülür. Onun talebi hak değil, şımarıklık; itirazı siyaset değil, ihanet sayılır. Devletin gözünde bu çocuk, sevilecek ya da korunacak biri değildir; hizaya getirilecek, susturulacak, gerekirse cezalandırılacak bir unsurdur. Türkler Kürtleri kardeş sayar ama bu ikiz kardeşlik değil de ağabey küçük kardeş ilişkisidir. Ve devlet, kendi kurduğu bu ebeveyn-çocuk ilişkisinde şiddeti disiplin, inkârı eğitim, bastırmayı iyilik diye adlandırır. Böylece zulüm, çocuğun iyiliği adına yapılan bir ebeveyn görevi gibi meşrulaştırılır. Çocuğu kendi imgesine zorla uydurmaya çalışan ebeveyn, aslında çocuğu değil, kendi kırılgan bütünlüğünü korumaya çalışıyordur. Farklılık, ebeveynin narsistik düzenini tehdit eder. Devletin tahammül edemediği de budur: Kendi aynası olmayan bir çocuk. Kendi suretini taşımayan bir varoluş.
Devletin Kürtlere ve Alevilere baktığı yer artık “üvey evlat” yeri değildir; burası düşman evlat konumudur. Düşman evlat ise baştan reddedilmiştir. Varlığı bir sorun, sesi bir tehdit, hafızası bir sabotaj olarak görülür. Bu, ebeveynin çocuğu artık özne olarak değil, düşman nesne olarak konumlandırmasıdır. Çocuk, ebeveynin kendi bütünlüğünü tehdit ettiği anda sevgi alanından çıkarılır. Devletin tahammül edemediği şey, çocuğun farklılığı değil; bu farklılığın aynayı kırmasıdır. Kendi suretini taşımayan, kendi dilini konuşan, kendi yasını tutan çocuk, ebeveyn-devletin narsistik düzenini bozar. Bu yüzden devlet, kendi uyguladığı şiddeti terbiye diye adlandırır; inkârı eğitim, bastırmayı iyilik olarak sunar. “Senin iyiliğin için” cümlesi, burada zulmün kılıfıdır. Düşman evlat figürü aynı zamanda çifte bir suçlamayı taşır: Hem ait olmakla suçlanır — “bizdensin” denir — hem de her an dışlanmakla tehdit edilir — “sen zaten bizden değilsin.” Bu çifte bağ içinde çocuk ne yaparsa yapsın suçludur. Talep ederse nankördür; susarsa razı olmuştur. Bu konum, kronik travmanın en ağır biçimlerinden birini üretir: Sürekli kendini kanıtlama zorunluluğu, sürekli yanlış yapma korkusu ve hiç bitmeyen bir suçluluk. Devlet, düşman evlat yaratarak kendi şiddetini meşrulaştırır. Çünkü düşman olan korunmaz; düşmanla müzakere edilmez, düşman terbiye edilir, bastırılır, yok sayılır. Ama bastırılan evlat kaybolmaz. Sadece yarası derinleşir. Ve tanınmayan her yara, bir gün başka bir yerden konuşur.
Devletin bu tavrından vazgeçmemesinin bir nedeni de bu yöntemin geçmişte işe yaramış olmasıdır. Azınlıklar üzerinde uygulanan inkâr, terbiye ve seçici tanıma siyaseti, devlet açısından tümüyle başarısız değildir; aksine belirli bir noktaya kadar sonuç üretmiştir. Bazı Kürtler ve Aleviler, düzenin “sevgili Kürdü” ya da “makbul Alevisi” olmayı kabul etmiş; görünürlük, güvenlik ya da sınırlı ayrıcalık karşılığında farkı askıya almayı tercih etmiştir. Devlet de bu kısmi uyumu, kendi politikalarının doğruluğunun kanıtı gibi sunar: “Bakın, sorun yok; uyum sağlayanlar var.” Bu durum, ebeveynin kendi yöntemini haklı çıkarmak için çocuğun bir kısmını vitrine koymasına benzer. “Bak, bu çocuk uslu oldu” denir. Oysa burada söz konusu olan iyileşme değil, uyumlanmadır. Acının tanınması değil, bastırılmasıdır. “Sevgili evlat”, kendi farkını askıya alarak ebeveynin aynasına dönüşür; ebeveyn de bu aynaya bakarak kendi şiddetini inkâr eder. Böylece sistem, bizzat ürettiği yarayı görünmez kılar.
Bu mekanizma yalnızca devletin inkâr siyasetini sürdürmesine değil, aynı zamanda azınlıklar arasında derin bir yarılma yaratmasına da hizmet eder. Gürcülerin, Çerkezlerin ve diğer bazı grupların hızlı ve neredeyse iz bırakmadan gerçekleşen “hakiki Türkleşmesi”, devlet tarafından bir başarı hikâyesi olarak anlatılır. “Bak, o uyum sağladı; sen neden sağlayamıyorsun?” sorusu, yapısal bir şiddeti bireysel bir ahlak meselesine indirger. Direnen çocuk “inatçı”, “nankör”, “radikal” ilan edilirken; uyumlanan çocuk “akıllı”, “olgun”, “makul” diye yüceltilir. Oysa burada söz konusu olan özgür bir tercih değil, çoğu zaman hayatta kalma stratejisidir. Devlet, bu kısmi başarıyı kendi politikasının meşruiyet kanıtı olarak sunarken, asıl sorumluluktan kaçar: Acıya bakmaktan. Çünkü bir çocuğun susması, iyileştiği anlamına gelmez; bazen sadece daha fazla dayanamadığını gösterir. Ama devlet bu suskunluğu rıza, bu uyumu başarı, bu bastırmayı barış olarak adlandırır. Böylece “düşman evlat” ile “sevgili evlat” arasındaki ayrım, şiddetin en incelmiş, en rafine biçimine dönüşür.
Azınlıklar meselesinde temel soru şudur: Ötekinin ötekiliğini gerçekten kabul edebiliyor muyum? Ötekiyle, onu törpülemeden, sınırlarını ben belirlemeden, ağabeylik taslamadan; yani onu kendime benzetmeden, göz hizasında ve eşit bir ilişki kurabiliyor muyum? Ötekiliği ötekine bırakabilmek… Asıl eşitlik tam da burada başlar. Ama devletin ve çoğunluğun asıl zorlandığı yer burasıdır. Devlet, Alevileri ve Kürtleri ya devşirmeye çalışır ya da devşiremediklerini “makbul azınlık” hâline getirmeyi dener. Burada Türklerin gururla parmakla gösterdiği, “bakın başardık” dediği bir vitrin vardır. Vitrin Kürtleri, vitrin Alevileri… Bunlar model olarak sunulan, başarı hikâyesine dönüştürülen figürlerdir. Ama bu figürlerde Alevilik ya da Kürtlük tam ve canlı bir kimlik değildir; çoğu zaman folkloriktir, süslenmiş ve zararsızlaştırılmıştır. Bazen Kürt’türler, bazen Kürtlüklerinden arta kalanları sembolik olarak sergilerler. Bakan olurlar, genel müdür olurlar; ihtiyaç duyulduğunda birkaç Kürtçe cümle kurar, bir türkünün yalnızca nakaratını mırıldanırlar. Buradaki Kürtlük bir kimlik değil, vitrine konulan kısmi ve kontrollü bir farklılıktır.
Devletin devşiremediği Aleviler ve Kürtler için ise ikinci bir yol devreye girer: Makbul azınlık yaratmak. Bazı cem evleri bu işlevi görür; turistik gezilerde sergilenen, “bakın biz de Alevilere alan açtık” denilen alibi mekânlara dönüşür. Ehlileştirilmiş, terbiye edilmiş bir Alevilik; ehlileştirilmiş bir Kürtlük… Bir tür gölge kimlik. Ne tam inkâr edilmiş ne de gerçekten tanınmış. Askıda bırakılmış bir varoluş. “Makbul azınlık”, devletin azınlıklarla kurduğu ilişkinin en incelmiş denetim biçimidir. Bu figür açık şiddetten değil, tanımanın koşullandırılmış hâlinden doğar. Makbul azınlık, inkâr edilmeyen ama yalnızca belirli şartlarla kabul edilen azınlıktır. Kendi dilini alçak sesle konuştuğu, hafızasını kamusal alanda askıya aldığı, itirazını törpülediği ve devlete benzemeyi başardığı ölçüde görünür olur. Tanınma burada bir hak değil, bir ödüldür; geçicidir, geri alınabilir ve her an iptal edilebilir. Devlet, makbul azınlığı vitrine koyarak şunu söyler: “Bakın, sorun yok; isteyen uyum sağlayabiliyor.”
Makbul azınlık, ebeveynin sevgisini kaybetmemek için kendini küçülten çocuğa benzer. Sevgi, olduğu hâliyle değil; dönüştüğü ölçüde sunulur. Çocuk, ebeveynin arzusuna uydukça sevilir; farklılaştıkça cezalandırılır. Bu nedenle makbul azınlık, farkını inkâr ederek var olur. Kendi dilini, yasını, öfkesini ve hafızasını bastırır; devletin aynasına dönüşür. Bu ayna, devlete kendi şiddetini inkâr etme imkânı verir. “Bakın, biz kimseyi dışlamıyoruz” cümlesi tam da bu aynadan kurulur.
Makbul azınlık figürü aynı zamanda azınlıklar arasında derin bir yarılma üretir. Direnenler “problemli”, “radikal”, “uyumsuz” ilan edilirken; uyumlular (?) “akıllı”, “olgun”, “entegrasyonu başarmış” olarak yüceltilir. Böylece yapısal eşitsizlik bireysel bir ahlak, beceri, başarı meselesine indirgenir. Sorun artık devletin şiddeti değil, azınlığın “doğru davranıp davranmaması”dır. Yani sorun azınlığa yansıtılır ve devlet ak kaşık olur. Bu, faille özdeşleşmenin toplumsal biçimidir: Hayatta kalmak için failin dilini konuşmak, onun bakışını içselleştirmek, hatta onun adına konuşmak. Ama bastırılan fark kaybolmaz. Makbul azınlık suskunluğunun bedelini içeride öder. Çünkü tanınma inkâr üzerine kurulduğunda iyileştirici olmaz; yalnızca geciktirir. Devlet bu gecikmeyi başarı, barış ya da uyum olarak adlandırır. Oysa makbul azınlık, iyileşmiş bir özne değil; yarasını sessizce taşıyan bir özne hâline gelir. Ve her bastırılmış yara gibi, uygun bir anda yeniden konuşur.
Devam edecek…