Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Türkiye’nin belki de en naif, duyarlı ve vicdanlı sinemacılarından olan Özcan Alper’in kendisi de aynı filmleri gibi…Karşı karşıya geldiğinizde insanlığa ve adalete olan düşkünlüğünü kolayca anlayabiliyorsunuz. Çoğunluğun yok saydığı, konuşmaktan çekindiği konuları sinema sanatıyla ekrana taşıma cesareti takdire şayan. ‘Hayata Dönüş’ operasyonlarını baz alarak yaptığı ilk filmi ‘Sonbahar’la sinema endüstrisine bodoslama dalmış, Kürt sorunu ve faili meçhul cinayetleri anlatan ‘Gelecek Uzun Sürer‘ filmiyle de ismini takip edilmesi gereken yönetmenler arasına yazdırmıştı. Varlık Vergisi ve Ermeni meselesine farklı bir çerçeveden baktığı ‘Rüzgârın Hatıraları‘ 3 yıl evvel gösterime girdiğinde ise kemikleşmiş bir izleyici kitlesi çoktan oluşmuştu. Şimdi ise bambaşka bir formatta olmasına rağmen yine toplumsal belleğimizin kapısını aralayacak bir yapımla karşımızda. 3 yıl evvel Sur’da yaşanan yıkımın genç bir şairin gözünden anlatıldığı ‘Yıkıntılar Arasında’ isimli animasyon filminin ülkemizde gösterime girmesi için gerekli başvurular hala yapılmamış ama filmin burada gösterilmesini ummak, olmayacak duaya amin demek bana göre. Feyyaz Duman’ın Kürtçe seslendirdiği Türkçe alt yazılı filmde kullanılan ‘Zor Zamanlar’ şiiri ise ülkesinde yasaklı olan sürgün Basklı şair Jose Sarrionandia’ya ait.

- Hatırlıyor musunuz ilk izlediğiniz filmi?

Tabii ki. 17 yaşımda okumak için İstanbul’a geldiğimde, Ortaköy Kültür Merkezi’nde Yılmaz Güney’in ‘Sürü’ filmini izlemiştim. Filmden çıktığımda ‘vaay sinema böyle bir şey demek ki’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.

- İnsan neden yönetmen olur? Deli işi çünkü.

Evet, deli işi. Türkiye’de daha da deli işi. Ama bir taraftan da çok basit. Bir nevi Gılgamış Destanı gibi. Hepimiz aslında bir şekilde ‘Ölmez Otu’nu arıyoruz herhalde. Birebir bunun farkında olmasak da geride bir şey bırakmak istiyoruz; ölmek istemiyoruz. Çocuk yapmamız da biraz bu yüzden. Dolayısıyla hepimiz birer modern Gılgamış olduğumuz için benim de derdim bu sanırım.

- Koskoca bir hikâyeyi 1,5-2 saatlik bir filme nasıl sığdırabiliyorsunuz, özellikle görselliğe çok önem veren bir yönetmen olarak?

Çok zor bir hikâyeyi bir filme sığdırabilmek... Ama sinema sanatı da bu zaten. Bazen anlattığınız o hikâyenin neredeyse 100 yıllık bir geçmişi olabiliyor. O zaman daha da zorlaşıyor her şey benim için. Hatta kendi kendime ‘niye yine bu kadar zor bir hikâye seçtim’ diye kızdığım da oluyor ama öte yandan da bu hikayelerin anlatılması gerekiyor. Oradaki en önemli kıstas, yanlış yapmaktan çok korkmamak… Gerçi artık insanlar uzun filmler de sevmiyorlar, neredeyse 2 saatlik filmlere bile çok az tahammül edebiliyorlar; dolayısıyla işimiz gitgide daha da zorlaşıyor.

Bir insanın YouTube’da bir video izleyebilme süresi en fazla 3 dakikaymış. Sonra izlemeyi bırakıyorlarmış.

Garip biraz ama ben bunlara algımı kapatıyorum. Çünkü bunları düşünürsek sinema yapmamızın bir anlamı yok! Bir taraftan da bundan kaçamazsınız, artık hızlı tüketen yeni bir kuşak var. Onlarda kendi dilini yaratıyor.

UNUTMAK RESMİ BİR POLİTİKA HALİNE GETİRİLDİ

- Toplumsal bellek, unutulmaması gereken hikayeleri gelecek nesle aktarmak çok önemli sizin için. Özellikle Hayata Dönüş Operasyonu’nu, Ermeni sorununu, Kürt meselesini baz alarak yaptığınız üçleme ve Sur olaylarıyla ilgili olan son kısa filminiz hep toplumsal bellekle ilgili. Niye böyle bir derdiniz var?


Çünkü toplum olarak temel problemimiz her şeyi çabuk unutmamız. Bunun özellikle resmi bir politika haline getirildiğini düşünüyorum. Bu karşımızda beton gibi duran sistemi parçalayabilmek, ancak karşı bir hafıza yaratmakla mümkün. Kendi ereğini de unutmadan... Sanatın da bir ereği var ve onu unutmuyorum. Bu kadar politik meseleler olmasına rağmen sanatı katiyen bir araç olarak görmüyorum. Film yaparken ilk baktığım yer de burası. Ama böyle bir ülkede doğdum, böyle bir karakterim var; hep okuduğum, dokunduğum, temas ettiğim dinlediğim hikayeler bunlar ve bunlara odaklanıyorum haliyle. O üçleme Türkiye’nin 100 yıllık tarihine kısa bir bakıştır. Sağlıklı bir gelecek için, geçmişe bakmak, geçmişi konuşmak, anlatmak çok önemli.

Sağlıklı bir gelecek mümkün mü peki?

Nasıl ki bir sürü travmayla doğmuş birinin sağlıklı bir birey olabilmesi ve kendine bir gelecek planlayabilmesi için kendi geçmişiyle, travmalarıyla yüzleşebilmesi gerekiyorsa, bizim de bunu yapmadan sağlıklı bir toplum olabilmemiz mümkün değil! Bu yüzden Türkiye’de geçmişi konuşmak, aslında gelecek meselesidir.



Bir ara geçmişi konuşmaya çok yakındık; çözüm süreci ile…


Evet. O çözüm süreci başladığında hepimiz çok umutlanmıştık. Bitirildiğinde ise keşke farklı medya vasıtalarıyla, sanat, edebiyat ve filmler vesilesiyle daha çok dünyadaki ve tarihteki benzer örnekleriyle beraber konuşulabilseydi, tartışılabilseydi diye düşünmüştüm. Yani toplum bunu konuşabilse ve gerekli bilgilere ulaşabilseydi, siyasi aktörlerin, iktidarın süreci baltalama çabasına belki de toplumun kendisi karşı koyabilecekti o zaman.

- Bir göz boyama mıydı sizce de?

En nihayetinde öyle olsa da inandık. İnanmak istedik o sürece. İnsanlar bambaşka kültür ve politik süreçlerden geliyorlardı ve ülkede ilk kez bu konu hakkında bu kadar açık konuşuluyordu; insanlar da doğal olarak buna inandılar tabii. En nihayetinde buna niyet eden parti değildi önemli olan. Hukuk, demokrasi, özgürlük gibi evrensel kavramların kişiye ya da siyasi bir partiye göre değişken olmaması önemliydi orada. Bugün de önemli olan bu olmalı! Yani orada biri dayak yiyorsa, yesin çünkü o bilmem ne diyoruz. Hapse atılıyorsa, atılsın çünkü bilmem ne diyoruz. Ya vatan haini ya terörist ya liberal ya İslamcı ya solcu ya Kürt, şu bu diyoruz. Savunmamız gereken aslında çok basit; herkese iş, ekmek, sağlık, eğitim, adalet, özgürlük, eşitlik, kamudan yararlanma hakkı… Bunları her koşulda savunabilsek, belki o zaman buna karşı olan sistem ya da devlet ya da hükümet ya da parti ya da lider o zaman geri adım atabilecek.

- Faşizm, insanın özünde vahşet ve kötülük olmasından kaynaklanan bir durum aynı zamanda.

Bu kadar da Darwinistik yaklaşmamak lazım her şeye. Herkesin içinde kötülük var; benim de var ama önemli olan bunu bastırmaya çalışmak... Öbür türlü vahşi kapitalizmle ilgili bütün söylemler haklı çıkar. Büyük balığın küçük balığı yutması normalleşir. Pesimist bir iyimserlikle yaklaşmıyorum olaya çünkü sanatta da hem iyiyi hem kötüyü anlatırız. Ama kötüyü anlatırken bile insanda başka bir duygu karşılık bulur. İnsanın özü kötü ne de olsa diye yaklaşırsak, halimiz duman. Ama körü körüne bir iyimserlik değil bizi kurtaracak olan, tam tersi kötülüğü konuşmakla çıkabiliriz bu döngüden.

KÜRT MESELESİ BENİM DE MESELEM, HERKESİN MESELESİ OLMALI

- Filmlerinizde duygular çok önde. Bu büyüdüğünüz coğrafyadan da kaynaklı sanırım. Hani Karadeniz insanının duygusal olmasından mütevellit, kalbiyle aklı arasındaki yolu çok kısa.


(Gülüyor) Akıl yolu kısa diyorsun yani. Bunun çok iyi tarafları var ama kötü tarafları da var. Bazen ben de çoğunlukla duygularla hareket ediyorum ve bunun çok zararlarını da gördüm. Biraz tez canlı, biraz anlık parlayabilen biriyim. Sanırım doğanın etkisi sözkonusu.

- Türkiye’nin geneli duygusal aslında.

Ya, öyle. Doğu kültüründen geldiğimiz için daha duygusalız ama duygusal bir toplumdan ziyade akılcı bir toplum daha doğru geliyor bana. Daha çok düşünen, sorgulayan, olaylara daha geniş çerçeveden bakabilen, hareket etmeden evvel sonuçlarını düşünebilen bir toplum olmamızı çok isterdim. Bu eğitim sistemiyle alakalı tabii. Daha analitik düşünmeye ve daha çok sorgulamaya yönlendirilmeli çocuklar. Hepimiz o sorgulatmayan, hatta biat ettiren eğitim formasyonundan geçiyoruz maalesef. Hepimizi o tornaya soktukları için de başarılı oluyorlar.

- Sonuçta siz de o formasyonu almış, muhafazakâr yapısı olan bir çevreden geliyorsunuz; ne dönüştürdü sizi bu kadar?

Bir kere Artvinli olmak bu dönüşümde çok etkili. Şehrin geçmişten bu yana bir duruşu, çok ciddi politik bir çizgisi, bir kimliği var. Çoğu Karadeniz şehirlerinden de farklıdır bu anlamda. Bu yönü ile muhafazakâr bir çevreye sahip değildim.

- Karadeniz’in şehirlerinde yaşayanlarla, yaylalarında, dağlarında yaşayanların arasında çok büyük bir fark var. Rize merkez ile Çamlıhemşin birbirinden çok farklı iki üvey kardeş gibi mesela.

Doğa insanı olmak daha deli işi. Şehir insanı körleştiren bir unsur ama doğa öyle değil. İnsan orada kendi özünü buluyor. Doğayla iç içe yaşayanlar kalıplara sokulmamış insanlardır. Artvin’e dönersek eğer, 12 Eylül öncesi sahip olduğu o politik atmosfer, 12 Eylül’e rağmen ve sonrasında hiç değişmedi. Kentlere üniversite okumaya gidenler -bir önceki nesilden bahsediyorum-, hiçbir zaman oradan kopmadılar. Yeni kuşakla her zaman etkileşim halinde oldular. Bunlar benim ve benim kuşağımın dönüşmesinde etkili olan unsurlardan biri… Ayrıca Artvin birkaç kültürün bir arada yaşadığı bir bölgedir. Bu yüzden çeşitliliğe açıktır. İçinde Lazlar, Hemşinliler, Gürcüler, Peçenekler, Türkler, Rumlar yaşadığı için milliyetçiliğin, ırkçılığın kendine çok fazla yer bulamadığı bir şehirdir. Doğa da önemli bir rol oynar. Özellikle son yıllarda sol politik kimlik doğa ve çevre mücadelesi meselesiyle de çok bütünleşti. Orada doğmuş olmak ve lise döneminde, 13-14 yaşlarında Trabzon’da büyümek de çok çelişen deneyimler… Kendi kimliğini saklayarak, nasıl Türk’ten çok Türk olmaya ve ırkçı bir kimliğin kisvesine bürünmeye çalışan çokça insan da gördüm ve muhatap oldum orada.

GERÇEK ANLAMDA TÜRK KİMLİĞİNE SAHİP OLANLARIN DAHA AZ MİLLİYETÇİ OLDUKLARINI DÜŞÜNÜYORUM

Sonradan Müslüman ya da Türk olanlar daha mı yobaz ya da milliyetçi oluyorlar acaba?

Kendi kimliklerini ya da inançlarını örtmek, bastırmak için daha fazla üst kimliğe sarılıyorlar. Doğru. Birebir bütün hayatım böyle insanların içinde geçti maalesef. Hatta öyle ki gerçek anlamda Türk kimliğine sahip olanların daha az milliyetçi olduklarını düşünüyorum.

- İbn-i Haldun demiş ya ‘Coğrafya kaderdir’ diye, siz sadece kendi coğrafyanızda kalmamışsınız. Bir Karadenizli olarak Doğu’ya ve Kürt meselesine karşı bir sorumluluk, bir kalp ağrısı da hissediyor ve bunu filmlerinize yansıtıyorsunuz.

Dediğim gibi devletin bu etnik kimlik, Türklük üzerinden uygulamaya çalıştığı politik baskıyla bir Hemşinli olarak çok erken yaşta tanıştım. Ortaokul yıllarımızda yaşadığım kasaba Makriyal’da (yeni adı Kemalpaşa) sınıfta Laz arkadaşlarımıza Hemşince konuşanları, Hemşinlilere de Lazca konuşanları ispiyonlarlardı. Devletin yönetme biçimi her yerde aynı işliyor. Doğal olarak da empatim bu sayede daha fazla gelişti.

Kürt meselesini de şöyle tarif ediyorum; bir evin ortasında kocaman bir kaya parçası var, kimi onu görmezden geliyor, kimi kırmaya çalışıyor, kimi de üstüne çıkıyor. Dolayısıyla bu mesele çözülmediği taktirde Türkiye’de ne demokrasi ne özgürlük ne hukuk meseleleri asla çözülemez. Bu sebeple de bu ülke hepimiz için aslında bir hapishane. Böyle baktığım için de bir sinemacı olarak bu meselelerin filmlerimde yer bulması çok normal. Bu bana başka birilerinin meselesini anlatmak gibi de gelmiyor, çünkü bu aynı zamanda benim de meselem. Bu mesele nasıl şu an benim hayatımı etkiliyorsa, gelecek kuşakların hayatlarını da çok ciddi etkileyecek. Türkiye’de başka bir gelecek konuşmak istiyorsak, hepimizin aslında bu meselenin bir parçası olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Ben buna kalbimi verme olayı olarak bakmıyorum açıkçası. Nasıl ki eşit yurttaşlık, demokrasi, özgürlük, evrensel bir hukuk sistemi hepimizin meselesi aynı zamanda, Türkiye’de yerelden yönetim ya da özerklik, anadilde eğitim gibi meseleler Kürtlerin olduğu kadar Karadenizlilerin, Trakyalıların da meselesi olmalı.

- Yerel yönetimlerin kendi içlerinde bir güç oluşturması gerektiğini savunuyorsunuz.

Doğru olan o çünkü. O bölgenin insanını, doğasını, işleyişini devletin atadığı biri bilemez ki. Yani Konyalı bir adam geliyor, Karadeniz’deki bir orman ya da doğa hakkında karar veriyor. Orada yaşamamış hiç, halkın sorunlarını bilmiyor. Belki de hayatında bir kez olsun bir ormana girip dolaşmamış, kaybolmamış. Bu merkeziyetçi bir zihniyet ve yanlış olduğunu ve işlemediğini görüyoruz. Bu yürümeyen sistem asında hepimizin sorunu. Biz nasıl ki bireyler olarak kendi kararlarımızı verebiliyoruz, o zaman her şekilde halkların da özgürce kendi kararlarını verme hakları olmalı. Bizler başkaları adına ahkam kesemeyiz. Kesmemeliyiz.

- Bunları devamlı söylüyorsunuz ama bu sözlerin yan etkileri olmuyor mu? Doğru düzgün, adamakıllı muhalefeti olmayan bir ülkede bunları söylediğiniz için başınız belaya girmez mi?

Evet ama ne düşündüğümüzü artık söyleyemeyecek miyiz? O zaman hiçbir şey yapmayalım. Sinema yapmanın da bir anlamı kalmaz, edebiyat yapmanın da.

SIRRI’NIN CEZAEVİNE TESLİM OLMADAN ÖNCEKİ DURUŞU VE GÜLÜMSEMESİ ÇOK ŞEY ANLATIYOR

- İfade özgürlüğü diyorsunuz ama Türkiye’de bu yüzden hapis yatan binlerce kişi var. Sadece hapiste olan öğrencilerin sayısı 70 binin üzerinde. Boğaziçili öğrenciler bir pankart astıkları için terörist muamelesiyle tutuklandılar mesela.


Evet ama tam da bu yüzden daha çok ses çıkartmalıyız. Tam da o Boğaziçili çocukların, bu yüzden içeride olanların kendilerini yalnız hissetmemesi için bizlerin de kendimize bu kadar oto sansür koymamamız gerekiyor demek ki.

- Senaristlik, yönetmenlik ve oyunculuk da yapan siyaset emekçisi Sırrı Süreyya Önder’in cezaevine gidip teslim olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sırrı Süreyya bir sinemacı olarak hayatını çok başka şekillerde ve çok az insanın sahip olabileceği imkanlarla sürdürebilecekken, kendi hayatını ve sinema kariyerini bir kenara itmiş biri. Ve biliyoruz ki tek derdi bu memlekette yeniden barışın sağlanması ve bu ülkenin demokratik bir ülkeye dönüşmesi… Cezaevine teslim olmadan önceki o fotoğraftaki duruş, o gülümseme çok şey anlatıyor. Haklı olmanın, onurlu olmanın, dik durmanın, birileri önünde eğilmemenin karesi aynı zamanda. Öfkeliyiz, çünkü büyük bir haksızlık var, adaletsizlik var ortada. Ama onun söylediği gibi, bu savaş ve hoyratlık kuyusu o kadar derin değil! Bize düşense tam da böyle zamanlarda onun şahsında, tüm siyası tutsaklarla dayanışmayı eksik etmemek.

- Peki, çok acıklı bir hikâyeyi okurken bile midemize ağrılar girerken sizin böyle hikayeleri filme dönüştürmeniz büyük bir sancıya ya da fiziksel bir rahatsızlığa sebep olmuyor mu?

Bazen boğulduğunuz anlar oluyor. Bazen o kadar ağır meseleleri yazıp çekiyoruz ki, bunların psikolojik ve fiziksel sonuçları oluyor tabii. Ama hikayeleri yazmak benim için aynı zamanda bir öğrenme süreci. Evet o dönemler çok ağır ve sancılı geçiyor benim için ama hayatın bir tarafını da absorbe ediyoruz. Yani hiç gülmüyoruz demek değil bu. (Gülüyor)

- Halbuki başkaları gibi komik filmler yapsanız her şey ne kadar kolay olacak.

(Gülüyor) Bazen, insanları eğlendirebilecek (duruyor birkaç saniye) -kuramıyorum da o cümleyi ama- sadece keyifli filmler yapmayı istiyorum. Mesela kara mizah çok seviyorum. Ama konuşulması gereken o kadar çok mesele var ki, önce içimdekileri boşaltmam gerek sanırım. Ama başkaları kara mizah yaptığında çok seviniyorum ve izlemekten keyif alıyorum. Çünkü sinemanın toplumla kurduğu ilişkide birçok sorunsal da var. Bir taraftan seyirciyi çekme formülleri belli olan çok gişe yapan filmler var, diğer tarafta da çok fazla köşeye kıstırılan sanat, festival filmleri var. Alanı daraltılmış filmler bunlar. Bu bölünmeyi kıracak ve toplumla bağ kurabilecek şeyin kara mizah olduğunu düşünüyorum.

- Kara mizahı anlayabilecek bir kültür ortamı var mı sizce?

Evet, maalesef seyircinin sinema kültürü olarak seviyesi düştü biraz tabii. Filmlerle kurduğu ilişki de değişti. Bu toplumun edebiyatla ilişkisine benziyor aslında. Mesela hiç okuma alışkanlığı olmayan bir çocuğa ‘Sabahattin Ali ya da Dostoyevski oku’ derseniz çok sıkıcı bulacaktır, ama çocukluğundan beri okumak bir alışkanlık haline geldiyse okuyacaktır. Sinemada da durum aynı. Sinemayla ilgili iyi bir kültür politikası yoksa, insanlar belli bir yaşa kadar bu tarz filmler izleyememişlerse, hatta belli bir yaşa kadar sinema görmemişlerse, bir filmle birdenbire bir ilişki kurmasını bekleyemezsiniz. ‘Vavien’ gibi bir film yapıldığında çok heyecanlanmıştım mesela ama belli bir seyirciye ulaşmadığında şaşırıp kalmıştım; nasıl oluyor da kara mizahı bu kadar iyi ve belli bir standardın çok üzerindeki böyle bir film seyirci çekmez diye. Bu tam da bahsettiğim seviyenin çok düşmesinin bir örneğidir.

- Geçenlerde Onur Ünlü ‘Recep İvedik tarzı filmlerin yapılmasının teminatıyım’ demişti bu konuda.

Her filmi savunmaya çalışırım ama ‘Düğün Dernek’ gibi sadece ve sadece para kazanmak için yapılmış, bel altı espriler ve küfürlerle dolu filmleri de savunmak zorunda değilim, yani kendimizi buna mecbur hissetmeyelim.

- Ama gişede karşılık da bulup en çok izlenen filmler de onlar oluyor. Kalitesi çok düşük ve üslubu çok kötü filmler piyasaya bayağı hâkim oldu son yıllarda.

Ben o tip filmlerin yapılıp yapılmamasının çok tartışılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bunları tartışmanın karşılığında çözüm olarak ortaya ne koyuyoruz, onlara karşı başka nasıl alternatifler yaratabiliriz, o önemli. Bu kuru kuruya eleştiriler benim çok canımı sıkıyor. Siyasette de aynı şeyi yapıyoruz, sadece eleştiriyoruz ama çözüm önerisi getirmiyoruz. Emek Sineması gibi bir döneme damga vurmuş ya da şehrin sembolü haline gelmiş sinemalar kapatılıyor. Diyelim ki bunu iktidardaki parti yapıyor; peki diğer partiler hangi şehirde, ilçede ya da köyde doğru dürüst bir sinema, tiyatro açmış? Hiçbir partinin kültür politikası yok bir kere. Sovyetler devrim yaptığında, sinema daha yeni doğmuş bir çocukken bile bu kültürün önemini kavrayıp trenleri sinemaya dönüştürmüşler. 100 yıl sonra sinema bu kadar önemli bir yer edinmişken bu kültürle ilgili hiçbir şey yapılmaması, hiçbir öngörülerinin olmaması esas mesele. Kadıköy gibi bu kadar çok sinemacının, oyuncunun yaşadığı bir semtte bile ancak bu yıl ilk kez bir tane sinema evi açılıyor. O da bir sürü insanın çabasıyla… Bunun bir vizyon olması gerekiyor. Gittiğim her yerde, temas ettiğim bütün siyasetçilere, belediye başkanlarına gençler için nasıl spor salonları açılması gerekiyorsa, bu tip kültür yerlerinin de açılmasının gerektiğini anlatıyorum. 10 bin kişilik bir ilçede, hatta ülkenin en ücra köşesindeki bir köyde bile bir çocuğun, gencin tiyatroya, sinemaya gitme ve bunlara ücretsiz ulaşma hakkı olmalı! Bu bir lüks değil, kültürel bir haktır bir yurttaş için. Ben de sinemayla çok geç tanıştım. Hayatımda ilk kez büyük ekranda film izlediğim zaman, 17 yaşımda üniversite için İstanbul’a geldiğim zamandır.

Edebiyatla temasınız da sıcacık.

Dedim ya sinemayla 17 yaşımda tanıştım diye; o zamana kadar hep edebiyatla beslendim, öyle olunca da edebiyat peşinizi bırakmıyor.

‘YIKINTILAR ARASINDA’, SUR VE CİZRE ,SARI YELEKLİLER VE FAŞİZME DAİR…

- ‘Yıkıntılar Arasında’ isimli son filminizde de hikâye, Basklı şair JoseSarrandino’nun yazdığı ‘Zor Zamanlar’ isimli şahane bir şiir üzerinden gidiyor. Şiir ve metin nasıl seçildi?


Jose Sarrandino’nun şiirlerinden uyarlama kısa bir film önerisi geldiğinde bütün şiirlerini okudum. Özellikle ‘Zor zamanlar’ şiiri sanki Sur ve Cizre‘de yaşananları anlatıyor gibiydi. Konuyu da şiiri de ben seçtim. Sonra da bu şiiri baz alarak Murat Özyaşar ile beraber senaryoyu yazdık. Filmin tüm iç seslerini o yazdı.

- Şair sizi bayağı etkilemiş. Tanışabildiniz mi kendisiyle?

Tanışamadık çünkü şu an aranıyor, yani sürgün yaşıyor. Doğal olarak San Sebastian Festivali’ndeki gösterimde yoktu ama annesi ve ailesinden birileriyle tanıştım. Çok iyi bir yazar ve çok değerli bir şair; şiirlerinin Türkçe ve Kürtçe’ye çevrilmesini ve Türkiye okuruyla tanışmasını çok isterim.

Şiirleri yüzünden mi aranıyor?

Politik nedenlerden dolayı 15 yıl hapis yatıyor. Hapishanede verilen bir konserden sonra müzik kolonlarının içine gizlenerek kaçırılıyor. Kürt meselesini de bilen bir şair, kendisi de aynı süreçlerden geçmiş; Bask dilinin yasaklanmasından, kültürünün yok edilmeye çalışılmasına kadar her süreci yaşamış ve bu yüzden uzun yıllar hapiste kalmış. Filmin yapımcıları şaire seçtiğim konudan bahsettikleri zaman çok hoşuna gitmiş, kendisi için çok anlamlı olacağını söylemiş.

- Peki, ‘Yıkıntılar Arasında’neden animasyon bir film oldu?

Valla bunun iki nedeni var. İlki zorunluluktan, ikincisi farklı bir şey deneme imkânından… Aslında normal kısa bir film olacaktı ama sonra maalesef Sur’daki o kanlı süreç başladı. Başta herkes gibi daha kısa süreceğini tahmin ediyordum ama biliyoruz ki o süreç bugün bile bitmiş değil. Benim de filmi teslim etmem gereken bir zaman dilimi vardı, biz de madem oraya gidip çekemiyoruz bari bu şekilde çekelim dedik. Filmin animasyon yönetmeni Vrej Kassunuy’in önerisi ile… Belgesel bir animasyon film olması mantığıyla hareket ettik.

- Peki, ülkemizde de gösterilecek mi? Başvurdunuz mu bunun için?

Şimdilik uluslararası festivallerde gösteriliyor. Türkiye’de zaten kısa filmlerin sinemalarda gösterilmesi anlayışı pek yok, ancak kısa film festivalleri yapılabiliyor. Henüz karar veremedik, belki sadece internet kanalına koyabiliriz. Şimdilik talepler doğrultusunda özel gösterimler yapıyoruz. Belki parçası olduğu diğer filmlerle de gösterilebilir diye kafa yoruyoruz, 1-2 aya karar vermiş oluruz.

'ÖYLE BİR DÖNEMDE SANAT NE YAPAR?' SORUSUNDAN YOLA ÇIKTIK

- Kullandığınız müzikler de filmin ruhuna iyi gelmiş.


İlk kez çok genç müzisyen arkadaşlarla çalıştım filmin müziklerini yaparken. Onur Diner ve Cihangir arkadaşımızın yoğun emekleri var müzikte. Kendi iç sesiyle konuşan genç şairin iç dünyasına tekabül eden bir müzik olsun istedik. Stil olarak kendi içinde daha elektronik müziğe yakın bir formu var.

- Sur’dan görüntüler ve o sürece damga vuran Taybet Ana, Tahir Elçi gibi semboller de var.

Murat’la senaryoyu yazarken öyle bir dönemde sanat ne yapar sorusundan yola çıkarak şöyle düşündük; orada şairin yaşadığı büyük bir gerçeklik var ve kendisinin yapabileceği tek şey o sürece eşlik etmek, tanıklık etmek, olanları unutturmamak adına tarihe not düşerek hafızaya kaydetmekti. Bizimde yapmamız gereken buydu. Bunu yaparken de orada çekilmiş, var olan fotoğrafları kullanarak, belgelemeyi öne çıkarmak istedik. Dijital teknolojiden dolayı ortalıkta çok fazla görüntü dolaşıyordu; belgelemek adına iyi ama bir süre sonra çok fazla görüntü herşeyi normalleştiriyor. Dolayısıyla görüntüler üzerinde büyük bir titizlikle çalıştık ve o sürece en çok damgasını vurmuş fotoğrafları seçtik.

- O süreç hepimizin boğazımızda bir düğümle izlediğimiz bir süreçti. Filminiz de aynı etkiyi yapıyor. Ağdalı bir ajitasyon ve yapış yapış bir duygu sömürüsü olmadan, son derece yalın bir şekilde anlatılmış konu. Özellikle insanların duygularına yapılmış bir saldırı yok ortada.

Bazen yarayı deşmekten çok, o yaraya dokunmaya çalışmanın ya da iyileşmesine yardımcı olmanın daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Sanatta böyle bir dil kullanmak bana daha doğru geliyor, duyguları sömürmenin bir sanat olduğunu da düşünmüyorum açıkçası.

 Beni filmde en çok etkileyen görüntülerden biri duvara yaslanan bir annenin askere olan bakışlarıydı. Bu da gerçek bir fotoğraf karesiydi.

O kareyi gördüğümde ben de çok etkilenmiştim. Yaşından dolayı büyük bir yaşanmışlık var, çok şeye şahit olmuş belli ki! Sanki hayatı boyunca yaşadığı o zulmü bakışlarına aktarmış. O bakışta hem hüzün var, acı var, çaresizlik var, ama aynı zamanda öfke ve unutmamak da var. Bir taraftan da karşısında duran o askerin kim olduğunu da neden orada olduğunu ve kimi temsil ettiğini de çok net biliyor o bakışlar.

O KADAR ÇOK ŞEY YAŞADIK Kİ TOPLUM DUYARLILIĞINI VE HİSLERİNİ YİTİRDİ

- Toplum olarak biraz da hissizleştik sanki. Suruç-Ankara katliamları, bombalamalar, suikastlar, Sur-Cizre olayları vs. Normalde insanların şok olacağı ve çok büyük tepkiler vereceği olaylara bizler artık şaşırmaz hale geldik.

Düşünsenize bir yanda başka bir ülkede, Avrupa’da belki de yüz yılda yaşanacak olayları bizler son 3-4 yılda ve neredeyse her gün yaşadık. O kadar fazla şey yaşadık ki toplum duyarlılığını ve hislerini yitirdi. Kimseyi suçlayamam çünkü herkes bu şekilde akıl sağlığını korumaya çalışıyor. Bu tarz dönemlerde belki de en doğru olan o akıntıya karşı tutunmak ve meselelere daha geniş bir çerçeveden bakmaktır. Daha sakin bir şekilde olguların teorik tarafına bakmak belki de. Aksi taktirde bu çıkışsızlığa saplanıp kalacağız ve hiçbir zaman çıkamayacağız. Tam da burada kuru kuruya siyasete değil, düşünülmüş, öngörülmüş bir siyaset felsefesine ihtiyaç var.

- Çok tepkisiz bulmuyor musunuz toplumu?

Ya aslında esas sorunumuz tepki vermek değil gibi duruyor! Çevremden de biliyorum, insanlar nasıl tepki vereceklerini ya da vermeleri gerektiğini de bilemiyorlar artık. Yani esas olarak nasıl tepki vereceğini, nasıl konumlanacağını bilememek hali bu. Hatta bundan kaynaklı çaresizlik hali de yaygın. Medya dahil her yerde bir baskı ve kuşatılmışlık hissi var. Ancak bunu bilen, bu rahatsızlığı duyan pek çok insan siyasi öngörüsünü kaybetti. Oy vererek ya da bir şekilde hayatta kalarak tepki vermeye çalıştılar. Ancak bu beklentiler de artık karşılığını kaybetti. Çünkü biliyoruz ki artık parlamento çok da işlevsel bir yer değil. Büyük bir tarihsel döngünün içindeyiz şu an, 30 yıl sonra insanlar baktıklarında bunu daha net görecekler. Mesela Sur ve Cizre’de kentler yakılırken bir şeyler yapabildik mi? Yapamadık; ne yapacağımızı bilmediğimizden…

- Bir kıvılcım mı bekliyorduk acaba? ‘Hadi gidelim oralara, bir bakalım neler oluyor’ tarzından insani bir kıvılcım!

Bazen oluyor işte. Gezi mesela öyle bir kıvılcımdı, o yüzden herkes Gezi Gezi diyor. Tüm ülke o kıvılcımla sokaklara döküldü ama sonrasını biliyoruz maalesef.

- Fransa’da benzine yapılan zamları protesto etmek amacıyla insanlar sokağa çıktılar mesela. ‘Sarı Yelekliler’ diye isimlendirilen protestocular için ünlü yönetmen Mathieu Kassovitz ‘aptallar sürüsü, beş para etmezler, zontalar’ sıfatlarını kullandı. Üstelik 1995’te yaptığı Protesto filmiyle çok ses getirmiş, muhalif ve solcu bir sinemacı olarak söyledi bunları.

İşte bu tam da üstten bakan, kibirli, kendinden olmayan her şeyi yanlış gören, bizde de karşılığı çok olan bir anlayış…Bunu muhalif olan bir sanat insanının yapması daha da acı. Ama o küçümsedikleri baldırı çıplaklar her şeyi bir anda değiştirebilirler çoğu zaman. Nitekim de öyle oldu, Fransa yaptığı zammı iade etti.

- Dünyayı ele geçiren faşizm dalgası filmlere de yansıdı sanki.

Evet ve bu filmlere de yansımakta doğal olarak. Bütün dünyada çok ciddi olarak ırkçılığın, milliyetçiliğin ve otoriter rejimlerin güçlendiği bir dönemden geçiyoruz ve bu filmleri de etkiliyor. Göçmenler sadece bir etken orada ama aslında başka türlü bir kriz var ortada. Yönetememe krizi. Türkiye’de de öyle değil mi? Bir yönetememe krizi var; toplumu ancak Habil ve Kabil olarak ikiye ayırıp bu şekilde yönetebiliyor. Diğer türlüsü artık imkânsız gibi bir şey çünkü.

- Özellikle bu dönemlerde çekilenlere sadece film deyip geçmemek lazım.

Öyle. Filmler ve ekran önemli bir kanal çünkü. Hatırlasanıza, referandum öncesi bir anda bütün kanallarda aynı anda asker dizileri başladı. Aynı hafta her kanal böyle diziler yayımlamaya başladı. Bu sizce bir tesadüf olabilir mi? Kanalların hepsi aynı anda aynı şekilde düşünebilir mi? O diziler üzerinden toplumun milliyetçilik ve ırkçılık duygularını yeniden harekete geçirmeye çalıştılar. Şiddet propagandası yaptılar resmen. Bunlar da milyonlarca insana ulaşıyor. Siz de o küçücük bağımsız kalmaya çalışan kanallarınızla bir şeyler yapmaya, bunlara karşılık vermeye çalışıyorsunuz. Karşınızda koskocaman bir dev var ve o devi yumruk atarak indiremeyeceğiniz ortada. İşte o zaman akıl devreye girmeli! En başta söylediğim de buydu; hep duygudan ve hareketten medet uman bir toplumuz ama tam tersi bazı zamanlar akıldan, düşünceden ve siyaset felsefesinden medet ummalıyız.

- Yeni bir proje var mı ufukta peki?

3 yıldır senaryosu üzerinde çalıştığım bir projem var ama gerçekleştirmeden hakkında konuşmayı pek sevmiyorum. Yazar Murat Uyurkulak ile beraber çalışıyoruz. Bu yaz, Temmuz gibi çekmeyi planlıyoruz. Açıkçası ben de çok heyecanlıyım. Bir an önce sete çıkmak istiyorum.

- Yine bir dönem filmi mi? Mekân ve kast belli mi?

Yok, bu defa ki bugünde geçiyor. Mekân belli, Toroslar'da çekeceğiz. Kast henüz belli değil.

https://www.youtube.com/watch?v=Zzi3R1oUZKk (Filmin fragmanı)