Sahih bir demokrasi” (= çoğulcu, özgürlükçü, katılımcı) – “adaleti hedefleyen yargı” ( = bağımsız, tarafsız, tabii hakim, adil yargılanma hakkı ) “günışığında bir bürokrasi” (= şeffaf, denetlenebilir, hesap verebilir ) “ yetkiyi yerelle paylaşan merkez “(= sağlık, eğitim, iç güvenlik, ulaşım, bayındırlık, ekonomi, tarım, hayvancılık, turizm gibi alanlarda bölgelere yetki devri ) konularında öngörülecek hedefler yeni bir inşada vazgeçilmez başlıklar olmalı.

Türkiye’de neden yukarıda belirtilen hedeflere ulaşılamıyor? Türkiye’deki demokrasi ve hukuk eksikliği daha çok kurumlarda, siyasette, bürokraside, demokrasi ve hukuk kültürü, geleneği bulunmayışıyla ilgili. Türk-İslam sentezine dayalı devlet ideolojisi muhalefet partilerinin hizalandığı bir çizgi olduğundan ( ancak su içinde yaşayabilen balıklar misali) demokrasi-hukuk hedefine önemli bir zihniyet değişikliği yaşamadan ulaşmak mümkün gözükmüyor.

Türkiye sürekli bir fasit daire içinde dönüp duruyor. Temel ve kadim sorunlarını tartışmaktan, bu konularda çözüm üretmekten çok; sığ, yüzeysel ve yasaklarla sınırlanmış bir alan içinde kalan çapsız söylemlerle zaman kaybediyor.

Siyasi iktidar, çatışma ve gerilimleri besliyor, işbirliği ve uzlaşıyı ret ediyor. Hakikatlerle yüzleşmekten, vicdanını özgürleştirmekten korkuyor. Ülke içindeki hainlerin dışarıdaki düşmanla işbirliği yaptığı algısını yaratarak her türlü eleştiriyi engelliyor. Sarıldığı ip çocukluk hastalığı kabul edilen ilkel bir milliyetçilik oluyor.

Kültürde, yüzleşmek, sorunları açıkça tartışıp uzlaşmak ve işbirliği yapmak yerine, sorunları ve hakikati gözden uzak tutup, halının altına süpürmek geleneği var. Kuşkusuz bir süre sonra halı çürümeye başlıyor.

Sorun devasa boyutlara vardığında da ötekileştirdiklerini yok sayma, aşağılama, doğru olarak kabul ettiğini dayatma, ortadan kaldırma noktasına gelinmekte..

Gelenek, muhalif ve öteki gördüğünü tuzağa düşürmek, kumpas kurmak, hile yapmak, enseden kalleşçe vurmak, beş on adam toplayıp ellerine geçirdikleriyle bir kişiyi linç etmeye kalkmak üzerine devam etmekte.

Osmanlı’dan bu yana hiçbir sorun uzlaşıyla çözülemedi. Cumhuriyet aynı politikaları sürdürerek eşit yurttaşı var edemedi. Çok boyutlu sorunları sadece asayiş ve güvenlik zaviyesinden görerek şiddet yoluyla çözmeye çalışmak üzerine bir zihniyet ve kodlama oluşmuş durumda.

Osmanlı ceza hukuku, 1840-1851-1858 tarihli Ceza Kanunnameleri ile giderek artan bir oranda bürokrasinin kendisini tanımlama sürecinin bir aracı haline geldi. Yani suçlu kavramının bürokrasi tarafından belirlenmesi sonucu suçlular mağdura zarar veren kimseler değil, önce din daha sonra devlet idealini tehdit eden kimseler olurken, devlete herhangi bir bireyden daha fazla gerçek bir kişilik atfedilmiş oldu.

Jön Türklerin özellikle hukuk alanındaki yaklaşımı en sonunda Cumhuriyet referanslarında gördüğümüz üzere otokrasiyle neticelendi. Enrico Ferri, İtalya’da pozitivist bir yapıdan faşist bir yapıya geçişi nasıl kolay görmüşse, Türk hukukçuları da kendi entelektüel söylemlerinde “sosyal bünye” nin yerine “devlet”i yerleştirme konusunda zorlanmadılar..

Jön Türkler daha çok cinsel sapkınlığa (kürtaj yasağı gibi),Cumhuriyet Türkleri de daha çok politik sapkınlığa odaklanmıştı. Her iki tavrın arkasındaki saik, kendisini tanımladığı çerçeveye yönelik her türlü tehdide karşı koyabilecek bir soyut bütünün yani halk iradesinin dışında bir genel iradenin inşasıydı. ( Ruth A. Miller- “Fıkıhtan Faşizme -Osmanlı’dan Cumhuriyete Günah ve Suç”)

Suçun ahlaki bir kategori olmaktan çok siyasi bir kategori haline gelmesiyle, artık hukuki korumaya en muhtaç olan soyut kavram “birey” ya da “toplum” değil “devlet”ti. Ceza hukukunun amacı suçu tanımlamak değildi. Aksine sosyal bünyeyi evrimsel olarak geri kalmış parazitlerden korumaktı.

Bu sürecin sonucu Türkiye Cumhuriyeti, 1926 yılında Mussolini’nin faşist ceza kanununu kabul etti. Yeni kanunu tanıtan raporunda dönemin Adalet bakanı Mahmut Esat şöyle diyordu: “Türkiye Cumhuriyeti rejimi, Türk Devrimi tarafından ortaya konmuş sistemlerin bir neticesidir; rejim, en demokratik ve en laik prensiplere dayanmaktadır. Hiç şüphesiz rejim kendisini mutlakıyet ve saltanat dönemine ait ceza kanunlarına -ki (bu kanunların) (demokratik ve laik prensiplerle hiç alakası yoktu; hatta bunlar (bu prensiplerle) tamamen çelişiyordu- adapte edemezdi. Çünkü kanunlar mecburen kendilerine hayat veren dönemlerin, zamanların ve rejimlerin ifadeleridir.”

Meclis’te kanun lehinde konuşanlar daha önce sadece Sultanın ve bireyin haklarının dikkate alındığını oysa şimdi devletin, devrimin ve toplumun korunması gerektiğini vurguluyorlardı. Adalet Bakanı Mahmut Esat bu görüşü şöyle desteklemekteydi : “Ceza kanunumuz çok serttir; çünkü inkılap çok kıskançtır. Ama hem sert hem ilmi. Bundan korkacak olanlar ve korkması lazım gelenler Türk milletinin menfaatlerine, Türk milletinin hukukuna ve inkılabına karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lazımdır.”

1926 ve 1938 arasında Osmanlı hukuku neredeyse tamamen ortadan kalktı ve bunun yerine bazı değişikliklerle İsviçre Medenî Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu ve Alman Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanunu kabul edildi. ( Resepsiyon süreci : yabancı bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere farklı coğrafi, ekonomik ve kültürel koşullarda doğmuş ve gelişmiş bir hukuk düzeninin tamamının ya da bir kısmının başka bir ülkeye aktarılması- Osmanlı-Türk denemesi)

Siyaset hukuku (political law) ve ceza hukukunun (criminal law) her ikisi de Cumhuriyetçi otokratik tek adam sistemini destekleyecek mahiyette yeniden yorumlandı. Hukuk devrimiyle oluşan hukuk yapısı da radikal ve devlet merkezli Türk milliyetçiliğine ayak uydurmak zorunda kaldı.

Osmanlı siyaset düşüncesi farklı ideoloji ve siyasi kimliklerin varlığını belli bir ölçüde de olsa kabul etmişti. Cumhuriyet yönetimi altında ise durum bundan farklıydı. Türkiye modern, radikal bir ulus devletti.

Bu devletin de liberal devlet standartlarına intibak etmeye, hatta bu standartların varlığını kabul etmeye ne arzusu vardı ne de ihtiyacı. Mussolini’nin Ceza Kanunu, sıfırdan inşa edilmiş bir ulus devlette, faşist bir algılanış biçimiyle uygulanmasını mümkün kılıyordu. ( Miller- a.g.e.)

Ceza hukuku bağlamında bugün gelinen noktada bir değişiklik görülmemekte, aksine terörle mücadele mevzuatıyla durum daha da ağırlaşmakta. Siyasal suç kapsamının genişlemesi ve muğlaklaşmasıyla siyaset hukuku ceza hukukunun denetimi ve sınırlaması alanına girerken, sorunları siyaseten çözme imkanı da ortadan kalkmış durumda.

Partili cumhurbaşkanlığı sistemi uygulaması, Cumhuriyetin kurucu kadrolarının yarattığı siyasi-hukuki kültürün geriye sıçrama şeklinde halen yaşanmakta olduğunu göstermekte.

Siyaset, bürokrasi, okul, üniversite, aile demokratik değer üretemiyor, kültür oluşturamıyor. Entelektüel yok denecek kadar az. Aydın dediğiniz kesim gücün kırmızı çizgileri ya da ideolojik saplantıları içinde konuşup yazıyor. Akademisyen, hukukçu daima gücün etkisi ve korkusu altında.

“Kamusal müzakere” ortamı yok. Oysa kamusal müzakere iktidar gücünü sınırlayan ve ona meşruiyet sağlayan bir işleve sahip.

Bunun dışında ülke, toplumun kılcallarına kadar yayılan koyu bir idari vesayet örgütlenmesiyle, tam bir kolonyal sistemle, merkezden atanan valiler ve kaymakamlar aracılığıyla yönetiliyor. Türkiye, dünyada az görülür bir şekilde iç bölgeden yani merkezden katı bir merkeziyetçilikle yönetilmekte.

Böyle bir modelle iktidarın dengelenip denetlenmesi mümkün mü ? Egemenliği katılımcı bir anlayışla halkla paylaşmadan otoriterliği engellemek mümkün değil. Ne yazık ki bu mesele bir demokrasi meselesi olarak değil sadece Kürtlerin dile getirdiği onlara ait ve ülkenin bölünmesine neden olacak bir sorun olarak algılanıyor ya da algılatılıyor.

Oysa bu mesele tam anlamıyla ülkenin demokratikleşmesiyle ilgili. Türkiye siyaseti, akademisi ve sivil toplumu ademimerkeziyet meselesinin çoklu ve katılımcı bir demokrasi için ne kadar hayati olduğunun henüz farkında değil.

Tablo ortada. Siyaset kadrosu yetersizlikleri, çapsızlıkları ve zihniyet kodları nedeniyle toplumun sorunlarını uzlaşarak çözemiyorlar. Hakikatleri gizliyorlar, hırslarını dizginleyemiyorlar.

Peki toplum kendi içinden yeni inşayı yapacak, yüzleşme ve müzakere yoluyla uzlaşı ve işbirliğini sağlayacak aktörleri çıkarabilecek mi ? Bunu beceremezsek faşizme eğilimli bir otoriter rejimde birbirimize zarar vermeye devam eder, siyasi birliği de sağlayamayız.