Demek Türkiye bir aşiret devleti değil…



Artı Gerçek

Olayların ne şekilde çığrından çıktığı, kimlerin hangi aşamada devreye girdiği, ne tür provokasyonlar yapıldığı pek soruşturulmadı, bütün dosya HDP üzerine yıkılmak istendi.


Geride bıraktığımız Cuma günü Türkiye bir hukuk skandalına daha sahne oldu. Gerçi konu Kürtler olunca Türkiye’de bu konular ne yazık ki normal kabul ediliyor ama, olan, Türkiye’nin cari hukuk sisteminde “bile” skandal olarak kabul edilmesi gereken bir durumdur. 
Bilindiği üzere HDP’nin önceki eş genel başkanı Selahattin Demirtaş tutuklu olduğu bir davadan tahliye edilmiş, hükümlü olduğu diğer davanın süresinin ise tutuklu bulunduğu süreye mahsup edilmesi formülüyle tahliye edilmesi gündeme gelmişti.
Bunun için başvuru yapıldı ve İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi mahsuplaşma kararı verdi ancak eş zamanlı olarak Demirtaş ve HDP’nin önceki eş genel başkanı Figen Yüksekdağ bu kez yeni bir soruşturmadan hâkim karşısına çıktılar. Zaten yargılandıkları 6-8 Ekim dosyası idi bu. Hani Erdoğan’ın 2014 yılında Suriye’deki Kürt bölgelerine IŞİD’in gerçekleştirdiği saldırıyı kastederek, “Kobane düştü düşecek” dediği, HDP’nin bu ihtimale karşı protesto çağrısı yaptığı, ancak 90’larda işledikleri cinayetlerle tanıdığımız Hizbullah’ın da devreye girmesiyle çoğunluğu HDP’li 50’ye yakın insanın hayatını kaybettiği “6-8 Ekim Olayları”.
Çözüm süreci bitirilince ve iktidar Demirtaş’ı güçlü muhalefeti nedeniyle siyaset sahnesinden dışlanması gereken bir aktör olarak görünce, Demirtaş için suç yaratılması gerekiyordu. Böylece 6-8 Ekim dosyası oluşturuldu ve o zamanki HDP yönetimi hakkında, halkı sokağa döktükleri gibi bir gerekçeyle dava açıldı. Elbette davanın ismi bu değildi. Dava “kin ve tahrikten” açıldı. Ancak burada asıl kin, öyle görünüyor ki AKP tarafından güdülmekteydi çünkü olaylar sırasında sadece HDP’ye yakın insanlar değil, dindar kesimden insanlar da ölmüştü ve bunlardan Yasin Börü isimli gencin feci şekilde öldürülmesini bir “kin gütme” vesilesi olarak gördü AKP.
AKP’ye ve Erdoğan’a göre o günlerde öldürülen diğer gençlerin bir kıymet-i harbiyesi belli ki yoktu. Önemli olan kendilerine yakın bir insanın öldürülmesi idi. Böylece Demirtaş ve HDP yönetimi hakkında bir 6-8 Ekim suçlaması oluşturuldu, Erdoğan  ve AKP’liler her konuşmalarında bilhassa Demirtaş’ı kan dökülmesinden sorumlu gösterdiler. Olayların ne şekilde çığrından çıktığı, kimlerin hangi aşamada devreye girdiği, ne tür provokasyonlar yapıldığı, diğer maktullerin nasıl öldüğü pek soruşturulmadı, bütün dosya HDP üzerine yıkılmak istendi. 
Böylece Erdoğan ve AKP iki hedefi birden vurmak istiyordu. Hem siyaset sahnesinde ciddi bir aktör olan Demirtaş’ın cezaevinde tutulması için bir dosya yaratılmış oluyor, hem de bölgedeki dindar Kürtlere ‘intikamınız alınıyor” mesajı veriliyordu. 
Demirtaş tahliye edilme sınıra gelmişken hakkında aynı dosyadan bir kez daha soruşturma açılmasının nedeni budur. İntikam siyaseti. Bahsettiğimiz 20 Eylül 2019 Cuma günkü duruşmada hakim Demirtaş ve Yüksekdağ’ın “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak”, “bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek  ya da yakalanmamak amacıyla öldürmeye azmettirmek”, “öldürmeye teşebbüse azmettirmek”, “yağmayı azmettirmek” ve “kişiyi hürriyetinden yoksun kılmaya azmettirmek” suçlarından tutuklanmalarına karar verdi.
Dediğimiz gibi, zaten yargılandıkları bir dosya idi bu. Karardan sonra Demirtaş’ın avukatlarından Nuray Özdoğan şunları söylüyor: “Yeni delil falan yok, yeni bir isnat yok. Tek fark daha önce ‘kin ve tahrikten’ cezalandırma talep edilmişti. Şu an ‘devletin güvenliğine karşı suçlar’ ve ‘mala zarar verme’ gibi maddelerden ifadeleri alındı. Resmen ‘biz zamanında bu kapsamda ifadeleri almayı unutmuşuz’ diyorlar, yaşanan budur...” Diğer avukat Mesut Özer de “Bir suçtan bir kere dava açılabilir. Devlet koyduğu yasalara uymuyor. Ana dosyadan yargılandığı 31’inci fezlekede zaten Kobane olayları kapsamında ifade vermişti. Hukuk katliamı yapılıyor” diyor. (21 Eylül 2019, Cumhuriyet) 
Selahattin Demirtaş karar sonrası sosyal medya hesabından şu açıklamayı yaptı: 
“6-8 Ekim’den dolayı ben ve Figen Hanım zaten 3 yıldır tutuklu yargılanıyorduk. Bu sabah Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı suçlamaya dair, yasaya aykırı olarak ben ve Figen Hanım hakkında ayrı bir soruşturma üzerinden tutuklamaya sevk kararı çıkardı. Yani yargı yok, adalet yok, kanun yok, hâkim yok. Sadece bize değil, hiçbirinize yok.”
Tutuklama kararının nasıl alındığı da bir dizi hukuk skandalı içeriyor. Demirtaş’ın avukatlarından Nuray Özdoğan gazetefersude.net’e yaşananları şöyle anlatıyor:
“Savcılık sorgusunda müvekkiller sadece ‘dosyayı görmedik, avukatlarımızla görüşemedik, süre istiyoruz’ dediler. Ama savcı dikkate almadı ve dosyayı tutuklama talebiyle sulh ceza hâkimliğine sevk etti. Bu bir ifade alma değildir. Savcılık sağlıklı sorgu ortamını sağlamakla yükümlüdür. Kaldı ki anayasal düzeni değiştirmek, adam öldürmek gibi çok ciddi suçlamalar var. Ama tabii delil yok. Delil olmayan, alelacele hazırlanmış bir dosya. Birçok teknik hata var zaten. Alelacele hazırlanmış olduğunu evraklardan da görüyoruz.”
Özdoğan karar aşamasında yaşananları da şu sözlerle anlatıyor Artı Gerçek sitesine:
“Bu duruşmaya girecek hâkim bulmaya çalıştılar. Uzun süre hâkimi bekledik. Çünkü savcılar da yargıçlar da mükerrer olduğunun farkında. Somut isnat olmadığının farkında. Sorgu sırasında SEGBİS’te sorun yaşandığı için Figen Hanım'ın ifadeleri anlaşılmamasına rağmen, hâkim Figen Hanım'ın ne dediğini duymadan ifadeyi sürdürdü. Alelacele bitirmeye çalıştı. Çünkü o gün o tutuklama kararı verilecekti. Sorgu bittikten sonra da hâkim, ‘dosyayı inceleyip karar vereceğim’ diyerek bizi dışarı çıkardı ve SEGBİS’i de kapattı. Biz itiraz ettik, kararın yüzümüze okunması gerektiğini söyledik. Yarım saat sonra kapı açıldı, sulh ceza hâkimi korumalarıyla birlikte koşarak uzaklaştı. ‘Karar vereceksiniz nereye gidiyorsunuz?’ dediğimizde, ‘Karar masada alın okuyun’ dedi. Sonrasında karar yüzümüze okunmamış olmasına rağmen tutanağın sanki yüzümüze okunmuş gibi düzenlendiğini gördük.”
Bütün bu olanların üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasını ekleyelim. Ne dedi Erdoğan bu karardan bir gün sonra? “Sokağa insanları çağırıp ondan sonra Diyarbakır’da 53 evladımızı öldürenleri bu millet unutmuyor ve unutmayacaktır da. Sonuna kadar bu işin takipçisiyiz, takipçisi olacağız. Bunları bırakamayız. Eğer bırakırsak ebedi alemde şehitlerimiz bize bunların hesabını sorar”.
Türkiye’de tüm iktidarlar yeri geldiğinde “Türkiye bir aşiret devleti değildir, kabile devleti değildir” demeyi pek severler. Hele ki AKP. Ancak mesele AKP’nin kendi hesabına göre güttüğü intikam davalarına geldiğinde Türkiye pekala bir aşiret devletidir. Hatta şunu bile söylemek mümkün, aşiret devleti olmanın da uzağındadır. Belki de o devletlerde bile daha tutarlı, daha hukuka uygun bir yargılama yapılır. 

YAZARIN TÜM YAZILARI