Deprem gerçekleri

27.01.2020 00:04

Müteahhitlerin işine yarayacak bir şey mi sizin yaptığınız? Yok değilse, üzgünüz, şansı yok. Bu memlekette kamu böyle çalışıyor zira.

24 Ocak akşamı Elazığ, Malatya ve çevre illeri sarsan deprem sonrası haberlere bakıyorum. Can kaybı ne yazık ki artıyor ve bir yandan da yıkım büyük. Bilhassa yıkılan binalar açısından. Dikkat çekici bir haber Cumhuriyet’te yayımlandı. Bir aile, dört yıl kadar önce evlerinin çürük olduğunu söyleyerek belediyeye başvurmuş Elazığ’da. Ailenin dediğine göre belediye “Kendi imkanlarınızla güçlendirin” demiş çıkmış işin içinden. Aile diyor ki “2010 depreminden sonra baktırma ihtiyacı hissetmiştik.” Klasik hikâye: Müteahhitler fazladan kat için imar istemişler. Belediye vermeyince müteahhitler binayı yeniden yapmaya yanaşmamış. Çünkü o zaman karlı olmuyor, kat sahiplerinin ceplerinden vereceği büyük meblağlarla binayı baştan yapmaları gerekiyor. Kamu? Kamu yok.

 

Birden 2010 depremini hatırlamadığımı fark ediyorum. Birçok vaka çıkıyor böyle insanın aklından ne yazık ki, hele ki böylesi bir coğrafyada iseniz. İnternete girip bakıyorum. Elazığ’daki depremde 51 kişi ölmüş. 8 Mart’ta saat 04.32’de yaşanan depremin büyüklüğü 6.0 imiş. O günün Hürriyet internet sitesinde yer alan haber şöyle:

 

“Depremde ilk belirlemelere göre en çok Kovancılara bağlı üç köyde hasar meydana geldi. Bölgede incelemelerde bulunan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 51 kişinin hayatını kaybettiğini, 34 kişinin de yaralı olduğunu açıkladı. Başbakan Erdoğan ise yaptığı konuşmada depremdeki can kaybının asıl sorumlusunun kerpiç evler olduğunu ve bu evler yüzünden vatandaşların hayatını kaybettiğini söyledi. İl merkezinde can kaybı olmaması köylüleri depremin değil kerpiç evlerin öldürdüğünü ortaya koydu.”

 

Sorumlu hemen bulunmuş o vakit. Kerpiç evler. Yani bölgenin deprem kuşağı üzerinde bulunması, bu bilgiye göre bir yapılanmaya gidilmesi gerekliliği filan, bunlar önemli değil. Sorumlu kerpiç evler.

 

İster istemez şunu düşünüyor insan. Bu ülkede devlet hiçbir zaman hiçbir işten sorumlu olmuyor. Son depremde de bunu görüyoruz. “Deprem için toplanan paralar nerede?” diyenler hemen suçlu ilan ediliverdi mesela… Etraftaki binalar sapasağlam dururken kağıt gibi yıkılan apartmanlara kimin izin verdiğini ya da kimin denetlemediğini sormak yok. Sorsak, orada da sorumlu vatandaş olacak, yapıları denetlemekle görevli kamu değil.

 

Yani, toplanan o kadar para ile yapıların denetlenmesi ve çürük binaların yeniden yapılması mümkün değil mi? Değil. O paraların yeri var. Bir vakitler otoban yapılacaktı o paralarla. Şimdi ne yapılıyor belli değil. Sorumlu kerpiç evler ve vatandaş.

 

İnternetten haber almaya çalışıyoruz bir taraftan. Prof. Dr. Naci Görür yazıyor. Diyor ki, Elazığ deprem kuşağında olduğundan, vaktinde konuyla ilgili çeşitli çalışmalar, etüdler yaptık, ama kimse dinlemedi. Sözü kendisine bırakayım en iyisi:

 

“Elazığ ve köylerini depreme hazırlayın dedim. Bu konuda kitaplar basıldı. Ama maalesef pek bir şey yapılmadı. Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi… Bununla da kalmadık. Yine Elazığlı olan Prof. Namık Çağatay ve İTÜ’deki arkadaşlarla birlikte Bingöl, Elazığ, Malatya, Maraş valilik ve belediye başkanlıklarını ve bu kentlerdeki üniversiteleri bir araya getirdim. Harita Genel Komutanlığını da işe katarak proje hazırladım… TÜBİTAK, DPT gibi birçok yere başvurduk reddedildi. Halbuki her fay kuşağında depremin er geç geleceği biliniyor. Neden daha ortada deprem yokken oralar ele alınmıyor? Bileniniz var mı?”

 

Var. Biliyoruz. Bu kadar yıldır kamuda çalışmış biri olarak sizin daha iyi bilmeniz gerekiyor aslında. Cevabı şu: Müteahhitlerin işine yarayacak bir şey mi sizin yaptığınız? Yok değilse, üzgünüz, şansı yok. Bu memlekette kamu böyle çalışıyor zira.

 

Haberlere bakmaya devam ediyorum. Bu sefer başka bir gerçeklik yüzüme çarpıyor. Bir kurtarma görevlisi, enkazda kalan Azize isimli bir kadınla konuşuyor, onu hem sakinleştiriyor hem de Türkçe bilmeyen enkazda kalmış diğer depremzedelerle konuşması için ona bazı Kürtçe sözcükler ezberletiyor. Düzenli nefes almaları ve uyumamaları gerek. Azize isimli kadına Kürtçe nasıl “Nefes al” deneceğini söylüyor. Konuşan kişi UMKE (Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi) üyesi Emine Kuştepe. Konuştuğu kişi Azize Çelik. Çelik ve oğlu bu konuşmadan bir süre sonra, diğer depremzedelerin peşi sıra kurtarılıyorlar.

 

Bu metanet ve soğukkanlılık hikâyesinden yine de akıllarımıza bir şeyler takılmıyor mu? Kürtçe bilmenin ve öğrenmenin önemi mesela. Emine Kuştepe daha sonra medyanın sorularını yanıtlarken Adıyamanlı olduğu için Kürtçe bildiğini söylüyor ve “bir dil bir insandır” diyor.

 

Bu aslında bu ülkede kamusal hayat açısından neler yapılabileceğini de gözler önüne seren bir durum. Ülkenin çok önemlice bir nüfusu ve coğrafyasının anadili Kürtçe. Bu durumda kamu personeline basit bir Kürtçe eğitimi de verilemez mi mesela? Evet insanların anadilde eğitim almaları bile engelleniyorken bu öneri kimilerine pek gerçekçi görünmeyecek farkındayım ama, eğer bir “toplum” olmayı hedefliyorsak bunlar yapılmalı. Herkes Emine Kuştepe gibi Adıyamanlı olmayabilir.

 

Profesör Naci Görür’ün uyarıları demiştik, onunla bitirelim. Prof. Görür depremden aylar önce katıldığı bir televizyon programında Sivrice merkezli bir deprem olacağını bile tahmin etmiş, elindeki verilere bakarak. Bu video onbinlerce kez paylaşıldı ki, bu da çok normal. Ama bir yandan da Prof. Görür ne zamandır Kanal İstanbul’un deprem açısından olası tehlikelerine de dikkat çekiyor. Bakalım iktidar cephesinde onu dinleyen çıkacak mı? Yoksa yine “müteahhit ve rant” sistemi mi çalışacak?