İzmir’de merkezi ezan sistemine sızılarak “Ciao Bella” (Türkiye’de bilinen haliyle ‘Çav Bella’) şarkısının çalınması, kendi başına değil ama yarattığı tepkiler açısından ilginç ve önemli bir hal aldı.

Öncelikle: Bu olay ile ilgili olarak sadece internet sitelerine düşen görüntüleri sosyal medya hesabından paylaştığı gerekçesiyle bir kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. Bu kişi eski CHP İzmir İl Başkan Yardımcısı Banu Özdemir. Yani, bunu yapan kişilerin bile ne ile suçlanacağı tartışılabilir bir konu iken, olayla hiçbir ilgisi olmayan bir kişinin belli ki sadece CHP’li diye tutuklanması, iktidarın bu konuyu da elbette ki siyasi bir fırsat olarak gördüğünü gösteriyor.

Ancak bu fırsatı da iktidara CHP’nin kendi elleriyle sunduğunu söylemek gerek. CHP muhtemelen bu işin faturasının bir şekilde kendisine kesileceğini hissettiğinden olacak, olayın duyulmasından sonra öyle üst perdeden bir tepki verdi ki... Hem bu konuda yapılacak ağır bir adli takibatın yolunu açtı, hem de ilkesel düzeyde konuyu hayli bulanıklaştırıp iktidara çıtayı daha da yükseltme imkânı verdi.

Öyle ya, Muharrem İnce’nin “Cami minarelerinden müzik yayını yapılması, çav bella çalınması ahlaksızlıktır, terbiyesizliktir, saygısızlıktır. Bunun sorumlusu kimse bulunmalı ve en ağır ceza verilmelidir” sözleriyle perde açılınca İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da “Biz birçok şeyin hakkından geldik bunun da hakkından geliriz buluruz yani. Buluruz ona da caminin dibinde ezanı dinletiriz.” deyiverdi. 

Böylece tüm devasa defolarıyla bir hukuk devleti olma iddiasında olan bir devlette mi yaşadığımız, yoksa insanların kafalarına göre ceza biçtiği bir toplulukta mı yaşadığımız iyice (daha da) silikleşti. Tabii şu da var ki, CHP sadece İnce ile değil, diğer yöneticileri ile de bu olaya çok sert tepki verirken, meselenin kendi üzerine sıçramasını engellemenin yanı sıra bir de politik hesap güdüyordu muhtemelen: Halkın manevi değerleri ile uyum içinde olmak. Ancak ihale döndü dolandı yine üzerine kaldı. Banu Özdemir’in gözaltına alınmasından sonra camilerin AKP tarafından siyasallaştırılması konusunda birkaç çıkış yaptılar ama artık çok geç kalınmıştı. 

Olayın kendisine gelince. Aklımıza takılan birkaç nokta var şüphesiz. 

İlki, bu bir ibadet yerine “saldırı” mıdır, tartışmalı bir konu, ama eğer inançlı insanlar bundan rahatsız olmuşlarsa, bunu dikkate almak gerekir. Bunu çok da uzun tartışmaya gerek yok. Fakat yine de şu soruları sormak gerekir.

-Daha iki hafta önce bir Ermeni Kilisesi yakılmak istendi. Güvenlik güçlerinin cemevlerine saldırması artık neredeyse bir alışkanlık haline geldi. Bu konularda bırakın bu kadar yüksek perdeyi, çok basit bir kınama bile duyamıyoruz. Neden? 

-AKP iktidarı boyunca camiler bir siyasi propaganda mekânı haline geldi. Bazı minarelerden AKP’nin seçim müziği “dombra” çalındığı gibi cami avlularında, cami içlerinde siyasi propaganda yapıldığına da tanık olduk. Bunların da ötesinde Diyanet İşleri Başkanlığı siyasi iktidarın bir uzantısı rolünü iyiden iyiye benimsemiştir. Nikâhsız yaşayan insanların ve LGBTİ'lerin virüs taşıyıcısı olarak suçlandığına tanık olduk daha geçen ay.

Fakat daha da temel bir mesele var. İslam, Hıristiyanlık ya da Yahudilik. Fark etmez. Din iktidarlaştığı, hayatın her alanını kapsadığı ve giderek insanların, bireylerin hayatında inanç sistemi olmayı geçip zaman zaman bir baskı aracı haline geldiği ölçüde, protestolarla karşılaşabilir. Bu, hâkim dinin olgunlukla karşılaması gereken bir durum olmalıdır. 

Burada dikkat etmemiz gereken konu, bu tür protestoların ya da eleştirilerin ayrımcılık, aşağılama, nefret söylemi içerip içermediğidir. Yani Almanya’da bir ya da birkaç camiye ırkçı saiklerle yapılan bir eylem, elbette ki ayrımcılık ve nefret suçu içerir. Ancak diyelim ki Suudi Arabistan’da rejimi protesto etmek için camilerde yapılacak -şüphesiz şiddet içermeyen- bir protesto ya da eleştiri başka biçimde değerlendirilecektir. Aynı şekilde bir Hıristiyan ülkesinde diyelim ki iktidarın dindarlaşmasından rahatsız olan kişilerin kilisede yapacakları bir protesto eylemi başka biçimde, hâkim dinin İslam ya da başka bir din olduğu bir ülkede (mesela Türkiye'de) azınlık haline getirilmiş bir toplumun kilisesine yapılacak nefret saldırısı bambaşka biçimde değerlendirilecektir. 

Bunlara dikkat çektikten sonra AKP-İslam ilişkisine geçecek olursak. 

Bilhassa son beş yıldır İslam’ın hâkim din olmanın ötesinde siyaset ile iç içe geçmesi durumu ile karşı karşıyayız. Ve iktidarın belirlediği, sınırlarını çizdiği, parti ile iç içe geçmiş bir dindarlık, gitgide bu ülkede bir imtiyaz haline gelmekte, yargı ve kolluk gücünü tamamen arkasına almakta, bu sınırların dışında kalanlar için günlük hayat, ifade özgürlüğü ve siyaset gitgide -en hafif ifadeyle- zorlaşmakta. 

Böylesi bir durumda artık hâkim olan güç sadece İslam değil, Siyasal İslam’dır. Düşünün ki devlet yapısı içinde artık sadece ve sadece tarikatların kadrolaşmasından bahsedilmekte, hangi tarikatın hangi yapıda güçlü olduğunun hesapları yapılmakta, tüm bunlar rutinleşmektedir. Bundan dört yıl önce ise bir tarikat ya da İslami bir cemaat, öyle güçlenmiş ya da güçlendirilmiştir ki, darbe yapmaya kalkışmıştır. Bunun Türkiye modern tarihi içindeki yerinin tam anlamıyla irdelendiğini söylemek güç. 

Velhasıl Siyasal İslam (ya da herhangi bir din) iktidarlaştığı, kurumsallaştığı ölçüde bu tür (anlamlı bulsak da bulmasak da) simgesel eylemlerle karşılaşabilir. Hakaret, aşağılama, şiddet çağrısı olmadığı sürece bu tür olaylara daha olgunlukla bakmak gerekir. Yapan kişileri bulup cami dibinde ezan dinletme niyeti o dinin ve rejimin kendine pek de güvenmediğini gösterir ve beklerdim ki buna en başta dindarlar karşı çıksın.