Ağulu til



Artı Gerçek

Diline sahip çıkmak özünde iyi bir şeydir. Ancak dil sevgisi etimolojiye indirgenebilir mi? Kendi diline sahip çıkmanın yolu başka dillerden gelen ‘yabancı”’ sözcükleri atmak mıdır?


Türk edebiyatı Türkçe midir?

Hayır: Niyetim bazı yazarların dili kötü kullandıkları iddiasına dayalı, biraz da mesleki kıskançlık kokan bir dil dalaşına girmek değil.

İnternette rastladım, “edebiyat” sözcüğü Türkçe olmadığı için bu kullanımın yanlış olduğunu söyleyenler var. Gerçi “Türk yazını” denmesine bir itirazım yok; gelgelelim sadece lügatlerde değil, Çağdaş Türk Dili sözlüklerinde de yer alan “edebiyat” gibi bir sözcüğün “Türkçe” sayılmamasını yadırgadım açıkçası. Arapça kökeninden ötürü olsa gerek…

Oysa benim bildiğim, yeterince benimsenip sözlüklerinize giren her sözcük, işin tanımı ve mantığı gereği kökeni ne olursa olsun artık sizin dilinize aittir. Örneğin yine Arapça kökenli ve “minare” anlamına gelen “minaret” sözcüğü Fransızcaya Türkçe üzerinden geçmiştir, ancak Fransa’da böyle bir gerekçeyle bu sözcüğün “Fransızca olmadığını” iddia ederseniz herkes size tuhaf tuhaf bakar.

Bizde sıkça dolanıma sokulan “Türkçe elden gidiyor” temalı iletilerin ya da köşe yazılarının çoğu ise “haince” dilimize sızıveren “yabancı kökenli” kelimeleri düşman bellemiştir. Onlara kalsa, güzelim dilimizi tüm bu “düşman” kelimelerden arındırsak dille ilgili sorunlarımızı çözmüş olacağız.

Dilini sevmek, diline sahip çıkmak özünde iyi bir şey. Dil ne de olsa hem önemli bir iletişim aracıdır hem de bir halkın kültürünün sacayaklarından biridir. Zaten tüm halklar dillerine sahip çıkmasalar, “yasaklanan diller” çoktan yok olup gitmezler miydi?

Öte yandan, dil sevgisi etimolojiye (kökenbilime) indirgenebilir mi? Kendi diline sahip çıkmanın yolu başka dillerden gelen “yabancı” sözcükleri atmak mıdır?

Her şey bir tarafa, “safkan dil” diye bir şey olabilir mi? Latince, Antik Yunan dili ya da Eski Aramice gibi ölü diller hariç… Ki onlar bile yaşayan dil oldukları dönemlerde birbirlerinden ve Etrüskçe, Mozarapça, Dalmaçyaca, İbranice gibi dönemin diğer dillerinden ya da daha eski dillerden daima sözcük alıp vermiştir.

Sonuçta tüm dünya dilleri tarih boyunca birbirleriyle etkileşim içinde gelişmemiş midir? Her dil sürekli olarak bir diğerinden sözcük devşirmemiş midir?

Hors d’oeuvre”leri ile ünlü burnu büyük Fransızlar bile bizden meze kavramını devşirip kendi dillerine “mezzé” diye bir sözcük katmadılar mı? Fransızca da mı elden gidiyor yoksa?

Dar bir açıdan bakarsak, kavram olarak ikisi de “ana yemekten önce yenen” bir yemek türü. Gelgelelim Türkçeye “ordövr” olarak geçen “hors d’oeuvre” Fransız mutfağına özgüdür ve Doğu Akdeniz-Orta Doğu (yani Osmanlı coğrafyası) mutfağına özgü olan mezeden faklıdır.

Örneğin “Foie gras” (kaz ciğeri) bayağı gözde bir ordövrdür, ama bunu rakı sofrasında meze diye sunarsanız garipsenirsiniz. Tersten bakarsak, Arnavut ciğeri de Diyarbakır usulü ciğer kebabı da çok lezzetli mezelerdir, ama üç yıldızlı bir Michelin lokantasında “hors d’oeuvre” olarak sunmaya kalkarsanız isyan çıkabilir!

Oysa benzer bir “ön yemek” olan İspanyol/Bask tapas’la birlikte ordövre de mezeye de zaman içinde hem dilimizde hem damağımızda yer açmadık mı? Neden birinden ya da diğerinde vazgeçelim ki?

Sözcükler böyledir aslında: Bir kapıdan girerler, bazen tutunamayıp o dilden düşerler, bazen yerleşik bir sözcüğün yerini alırlar, bazen de hiç beklenmedik bir anlam aralığına oturuverirler, kovmak isteseniz de gitmezler. Varlıkları pekâlâ dilin zenginleşmesini sağlayabileceği gibi, yoklukları da tersine dilin yoksullaşmasına neden olabilir.

Örneğin “pizza” sözcüğü Türkçeye yabancı diye pizzacıların tabelalarını söküp yerine pideci ya da lahmacuncu tabelası koysak dilimizi korumuş mu oluruz… Yoksa tadı birbirlerinden epey farklı olan yiyecekleri ayırt etmek için kullanmakta olduğumuz sözcüklerden birini yasaklayınca dilimizi güdükleştirmiş mi oluruz?

“Pizza Margherita” yerine “Esma Sultan Pidesi” ya da “Pizza Marinara” yerine de “Deniz Lahmacun” desek, ne dediğimizi ya da ne yediğimizi daha mı iyi anlarız? Aşçılarımız lahmacunu karidesli ve ananaslı yapmaya razı olurlar mı? (laf aramızda, neden olmasın?)

Kaldı ki pide dilimize Yunanca “Pita” sözcüğünden devşirilerek girmiştir; lahmacun ise tahmin edebileceğiniz gibi Arapça “lahm” (yoğrulmuş et) ve “acin” (yoğrulmuş hamur) sözcüklerinin bileşkesidir… Başka bir deyişle dilde fazla “millici” davranmaya kalkarsak değil pizza, pide ve lahmacun bile yiyemeyiz!

Sözcükleri kökenlerine göre sınıflandırıp kültürel bağlamlarından koparmak dilin mantığına aykırı olmaz mı? Örneğin safkan bir dil kullanma özlemiyle yola çıkıp Arapça “hasrat”tan gelen “hasret” sözcüğünü atarsak, Nazım’ın ya da Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın (hatta Necip Fazıl Kısakürek’in) Hasret şiirlerini de atmamız gerekmez mi? Ahmet Arif’in şiirinin adını değiştirip Özleminden Prangalar Eskittim yapsak ayıp olmaz mı?

Yabancı sözcüklerden kurtulmak adına “ulusal” şairlerimizden ya da “milli, yerli ve resmi” dilimizde yazılmış “milli” şiirlerden vazgeçmek ulusalcılık ya da milliyetçilik açısından caiz midir?

“Yabancı sözcük istilasına karşı serzenişlerin hiç mi haklılık payı yok?” diye sorulabilir. Örneğin dükkân, mağaza ya da bakkal yerine “store” ya da “market” denmesi, merkez yerine “centre” denmesi özenti kokan bir saçmalık değil midir?

Gel gör ki perakendecilikteki yeni gelişmeler sonucunda mahallenize “büyük-çarşı” ya da “aşırı-bedesten” değil de “süpermarket” ya da “hipermarket” açılmışsa, kırk yıllık “Şen Bakkal”ınız da bunlarla rekabet edebilmek için kapısına “Şen Market” tabelasını asmak zorunda hissedecektir kendini. Ve eğer siz inatla “market” sözcüğünü kullanmamak için çocuğunuzu artık olmayan bir bakkala yollarsanız, bulamayıp eli boş dönecektir.

Mesele şu ki, tıpkı bir ülkeye yerleşen göçmen ve mülteciler gibi, dile şu ya da bu yolla karışan “yabancı kökenli” sözcükler de “istemezük” ya da “atalım” demekle yok olmazlar. Bir kısmı zaten bir süre sonra uyum sağlayamayıp gider; bir kısmı ortama uyarak kendini unutturur; bir kısmı da çevresini bir ölçüde değiştirip dönüştürerek kalıcı olur.

Dili yapay yollardan “arındırma” zorlaması nafile bir çabadır, tıpkı dil devriminin “rövanşını” almak için yerleşik sözcüklerin yerine tedavülden kalkmış Osmanlıca kelimelere özenen naftalin kokulu yapay bir dili devlet eliyle dayatma zorbalığı gibi… Çünkü balo ve nikâh salonunuzun kapısına istediğiniz kadar “Şehr-i Tebessüm” ya da “Keyf-i Bahçe” yazın, balo sözcüğü İtalyan kökenli olmaya devam edecektir ve balo salonunda nikâh kıyınca muhteşem yüzyıla dönmüş olmayacaksınız…

Her şey bir tarafa, dil zora gelmez, kendi yolunu bulur.

Kelime ya da sözcük düşmanı zihniyetin zıt kardeşleri hâlâ halalarına şapka mı türban mı giydireceklerini tartışırken ve her dile geleni içeri tıkarken, bir bakmışsınız yenik düşmüşler kelime hazinelerinin de sözcük dağarcıklarının da karşılamaya yetmediği ithal teknolojinin yeni elektronik wapına zapına.

Dili emir kipinden ibaret sanan dil sünnetçileri köken avcılığı yapadursun, dilin can damarları bu kısır ve yüzeysel tartışmalarla tıkandığı sürece, gençler chatleşip ya da çatleship bilgi sayarken bu çetleşmeyi hangi kılavuza göre telaffuz edip hangi alfabeyle hangi portalde ve hangi klavyede nasıl yazacaklarını bilemeyeceklerdir.

Kaldı ki eğer tüm yabancı sözcükleri dilimizden “atarsak”, bu coğrafyada türkuaz denizlerimizde ne baharda ne yazın sandala binip balık avlayamayız, teyzemiz çay içerken fotoğrafını çekemeyiz, düğünlerde halay çekemeyiz, aradan milyonlarca saniye geçse bile çağı yakalayamayız, gerçi hiç olmazsa abur cubur yiyip mikrop kapmayız…

Neden mi? Çünkü her sabah içtiğimiz çay bile Çince -yani “yabancı”- kökenli bir sözcüktür. Yunanca kökenli bir sözcük olan sandala binip avladığımız karidesler, ahtapotlar, lüferler, istavritler ve palamutlar da Yunanca kökenlidir… Fotoğraf, eski Yunanca “foto” kökünden gelen, mikrop ise yine eski Yunanca “mikro” kökünden gelen ama dilimize Fransızca üzerinden girmiş olan sözcüklerdir. Milyon ve milyar Fransızcadır, çağ Moğolcadır. Coğrafya ise Arapçadan ve Eski Yunancadan gelir. Bando İtalyancadan, bahar ve teyze Farsçadan gelir. Saniye ve salise Arapçadır. Halay ise -tıpkı Ermeni kökenli abur cubur gibi- yabancı değil yerlidir, ama Türkçe değil Kürtçedir.

Dil milliyetçiliğinin aklına uyarsak “Anadolu Türklerindir” türü milliyetçi bir cümle dahi kurulamaz (kurulmasın da zaten, o ayrı mesele!), çünkü Anadolu sözcüğü Yunanca kökenlidir ve Anadolu zaten hiçbir zaman sadece dört nala uzak Asya’dan gelen Türklere ait olmamıştır. Kaldı ki bazı kaynaklara göre de “Türk” sözcüğü bile uzak Asya, yani Çince kökenlidir…

İşte bu ve benzeri nedenlerden ötürü “Türkçe elden gidiyor” diye başlayan yakarışlar bana pek inandırıcı gelmiyor ve her nedense kulağımda bazen “Vatandaş Türkçe Konuş!” fermanı gibi çınlıyor… (her vatandaşın anadili Türkçe değilse ne yapacağız?)

Sonuçta, nasıl ki milliyetçiliğin her türlüsü eninde sonunda kendi ülkesini yangın yerine çevirmeye mahkûmsa, sözcükleri birbirine düşürmeye çalışan dil milliyetçiliğin varacağı tek yer de kendi dilini kurutmak, dilini ve kültürünü besleyip geliştiren zemini çoraklaştırmaktır.  

Diğer dillere düşman olarak kendi dillerine sahip çıktıklarını sananların düşündüklerinin aksine, dil vermekle dil aşınmaz, diller çatışarak değil aralarında muhabbet ederek gelişirler.

Oysa milliyetçiliğin/ulusalcılığın dili zifirdir, çünkü o zehirli bir dildir: Ağulu bir til.