Anayurt şarkısı



Artı Gerçek

Çocukluk mudur gerçekten herkesin anayurdu? Çocukluğu çoğul olanların sayısı hiç de az değil oysa. Çocukluk bile çoğul olunca, anayurdu teke indirmek zor değil mi? Hem… Şart mıdır?


Fransız ozan Renaud’nun son albümü Bücürler Ve Çocuklar hakkında yazdığı yazıda “herkesin anayurdu çocukluğudur” sözlerine atıfta bulunuyor Ragıp Duran.

“Seferis’in bir dizesi galiba” diye belirtmiş Ragıp, ama Bütün Şiirleri’nde rastlayamadım, belki günlüklerinde ya da denemelerinde yer alıyordur. Gerçi bu sözleri Brezilyalı yazar Jorge Amado’ya atfeden de var, o da kimilerine göre antik Yunan filozof Epictetus’tan esinlenmiş…

Haftalık yazıyı son güne bırakmanın sakıncası bu işte: İnternet dışı kaynaklardan araştırmaya zaman kalmadı ve zannedildiğinin aksine Google her şeyi bilmiyor, üstelik internette her yazan doğru değil.

Sözün sahibi kadar, içeriğinin doğruluğundan da emin değilim açıkçası. Ne de olsa Sivas doğumlu Ermeni yazar Antranik Dzarugyan'ın anlattığı gibi Çocukluğu Olmayan Adamlar (ve kadınlar) da var, yani atalarının yaşamış olduğu anayurtlarından “tehcir” edilenler, “mübadele” edilenler ya da İzmir doğumlu Seferis, Selanik doğumlu Nâzım Hikmet ve niceleri gibi sürgüne gitmek zorunda kalanlar…

İtiraf etmeliyim ki benim de “anayurt” kavramıyla bir sıkıntım var. Öncelikle bu kavramı imlemek için seçilen sözcük nedeniyle: Her ne kadar yurdumuz Anadolu eski çağlarda kadim bereket tanrıçalarının yurdu olmuşsa da, bu topraklar üzerinde son yüzyıllarda yükselen devlet geleneği fazlasıyla “eril…” Öyle olunca da yurdumun hele mevcut haline “analığı” yakıştırmakta zorlanıyorum. Ne de olsa “baba” figürler yönetmiş hep bu devleti, hatta bazen doğrudan babalar.

İkinci bir neden ise iki dil, iki kültür ve iki ülke -yani Türkiye ve Fransa- arasında bölünen çocukluğumla ilgili. İnsanın çocukluğu bile çoğul olunca, anayurdu teke indirmek biraz zor değil mi? Hem… Şart mıdır tek anayurtlu olmak? O da ayrı mesele. Benim gibi çoğul anayurtlu olanların sayısı hiç de az değil.

Ben şikâyetçi değilim. İyi tarafları var: İnsan bazen birinde bunalınca ötekine sığınabiliyor, kıyaslamalar ve çoğul okumalar yapabiliyor, hatta birinin kültürünü ötekiyle harmanlayıp çoğaltabiliyor, daha geniş bir perspektiften bakabiliyor.

Tersi de yaşanıyor tabii: Şu sıralar olduğu gibi iki tarafın manzarası da hiç iç açıcı olmadığında, ikisi birbirine girdiğinde ve ikisini de haklı bulamadığınızda, “al birini vur ötekine” diyesiniz geldiğinde, canınız iki misli sıkılabiliyor.

Bugün artık 67 yaşında olan, sol ve anarşist eğilimlere sahip Renaud, öteki anayurdumun önemli bir ozanı. Gençlik yıllarımdan beri zevkle dinlerim o yer yer zıpır, sıklıkla hınzır, edepsiz ya da hırçın, düzen karşıtı, ama bazen de naif denecek derecede yumuşacık ve duygu dolu şarkılarını.

Zaten Renaud, Ragıp’ın yazısında belirttiği gibi Fransa’da “en çok sevilen şahsiyet anketinde son yirmi yılda hep ilk beşe giren bir isim. Albümleri, yazdığı ve hakkında yazılan kitaplar bazen milyonlarca satan,” üç kuşaktan hayranı olan bir halk kahramanıdır o… Hem de neredeyse yarım yüzyıldır bu ilgi hiç eksilmemiştir. Son albümünde herkesin anayurdu olduğu söylenen çocukluğu anlatıyor Renaud.

Gelgelelim “Renaud” ve “anayurt” sözcükleri yan yana geldiğinde, benim aklıma daha çok hınzır ozanın kendi anayurdu için bestelediği ve 1975’teki ilk albümde yer alan Hexagone adlı şarkısı geliyor. (Halk arasında Fransa’ya haritadaki şekli nedeniyle “altıgen” denir.)

Bu şarkının benim açımdan önemi, iki “anayurdumu” kıyaslayıp benzerliklerle farkları ortaya koyabilmem açısından çok elverişli ipuçları sunmasındadır.

Çünkü kim ne derse desin Fransızlarla Türkler birçok açıdan birbirlerine çok benzerler. Bunun en önemli nedenlerinden biri, iki ülkenin devlet ve yönetim anlayışının birbirine epey benzemesidir, birinin ötekine ilham kaynağı olmuş olmasıdır. Ne de olsa, Avrupa’nın iki ayrı ucunda yer alan, ikisi de zamanının debdebeli, çok dilli, çok kültürlü, çok dinli ama merkezi imparatorluklarının temelinde yükselmiş bu iki devlette de benzer katı merkeziyetçi (ama Fransa daha sonra ademi-merkeziyetçi reformlarla bunu biraz yumuşattı), jakoben, asimilasyoncu, cumhuriyetçi, laik hatta yer yer laikçi, dönem dönem militarist ve bonapartist/şefçi bir gelenek söz konusudur.

İkisinin de başı sık sık dinle derde girer: Ya çoğunluk diniyle azınlık dinleri arasında sorunlar çıkıyor (birinde Hristiyan çoğunluk/Müslüman ve Yahudi azınlık; diğerinde Müslüman çoğunluk/Hristiyan ve Yahudi azınlık); ya çoğunluk dini kapsamında (Katolik-Protestan ya da Sünni-Alevi) mezhep çatışmaları bazen kitle katliamı düzeyine ulaşıyor; ya da dindar kesimle katı laikler arasında ya da sağ/sol arasında ciddi kutuplaşma ve gerilimler yaşanıyor. İki ülkede de yer yer epey karanlık örgütlenmeleri içeren bir “devlet aklı” var. İkisinin de kendi sömürgeci geçmişiyle ilgili farklı düzeylerde de olsa hafıza ve yüzleşme sorunları var. İkisinde de ülke siyasetinde güçlü liderler uzunca dönemlere damga vurmuştur. Bu devlet yapılanmasının ve geleneklerinin vatandaş zihniyetini de etkileyip yer yer şekillendirmesi kaçınılmazdır.

İkisinin arasında önemli farklar da var elbette.

Tam olarak neleri kastettiğimi daha rahat anlatabilmek için Renaud’nun bu Hexagone (Fransa) şarkısının sözlerini aktarmam yerinde olacaktır sanırım:

FRANSA

Ocak ayı gelince öpüşürler,
Çünkü yeni bir yıla girerler,
Ama Fransa ezelden beri
Hiç değişmiş midir ki.
Günler geçer, haftalar,
Değişen yalnızca dekorlar,
Zihniyet ise hiç şaşmaz:
Hepsi çapsız, hepsi düzenbaz

 

Şubat'ta hatırlar mı ki birileri,
Charonne'da olan biteni,
Göçmenlerin kafasında coplarını
Süslü üniformalarıyla paralayanları
Fransa bir polis ülkesi,
Her köşede bulunur yüzlercesi,
Korumak için kamu düzenini
Korkusuzca işlerler cinayetlerini

 

Mart ayında, Pirenelerin karşı eteklerinde,
Bask bir anarşist ibret olsun diye
Ve isyan etmek neymiş öğrensin diye,

Acımasızca idam edildiğinde,
Bu iğrenç katliamı görünce
Ağlar, zırlar, isyan ederler elbette,
Oysa özleyeni çoktur hâlâ
Giyotini bizim buralarda da

 

İnsanın Fransa'da doğmuş olması
Valla pek de marifet değildir
Ve tahtına tünemiş olan lavukların kralı
Bahse girerim ki Flaman değildir.

 

Mart kapıdan baktırır

Nisan kazma kürek yaktırır,
Televizyonda gazetede hep anlatılır
Derler ki baharın gelmesi yakındır,
XVI. yüzyıldan kalma ilkeler
Ve geri zekalı gelenekler
Harfiyen getirilir yerine,
Acıyorum bu gerzeklere

 

Mayıs ayında canlanır anıları,
Anımsarlar akan kızıl ve kara kanları,
Neredeyse tarihin gidişini
Değiştiren yarım kalmış bir devrimi,
Ama nasıl unutayım ki ben,
Özgürlükten delicesine ürken
Ve koşar adım oyunu
Düzene veren milyonlarca koyunu

 

Haziran ayında daima hatırlarlar
Normandiya çıkartmasını anımsarlar,
Unutmazlar aslan Amerikan askerini

Hani onlar için uzaklardan ölmeye geleni
O sırada Fransızlar saklanmıştı evlerine,
Slogan atıyorlardı “Yaşasın mareşal Pétain” diye,
Onlar Londra'ya kapağı atmışlardı
Aralarında Jean Moulin benzeri direnişçi pek azdı.

 

İnsanın Fransa'da doğmuş olması
İnanın övünülecek bir şey değildir
Ve tahtına tünemiş olan lavukların kralı
Sakın demeyin ki bana Portekizlidir.

 

Temmuz ayı gelip çattığında,
1789 devriminin anısına

Asla sömürüyü ve sefaleti kaldıramasa da
Bayram yapıp eğlenirler,
Balolarda sarhoş olup boy gösterirler,
Havai fişeği, şarkılar türküler,
Biraya boğulup unutmak isterler
Nasıl güdüyor onları lavuk yöneticiler

 

Özgürlüklerini ilan ederler Ağustos'ta,
Fabrikada geçen uzun bir yıldan sonra
“Yaşasın ücretli izin” diye bağırırlar,
Bir süreliğine makineleri unuturlar,
İspanya, Yunanistan ya da Fransa'yı
Gezmeye çıkıp kirletirler tüm plajları
Sırf varlıklarıyla bile bozup doğayı,
Piç ederler tüm manzaraları

 

Eylül'de birileri katlettiğinde,
Latin Amerika'nın göbeğinde,
Hem özgürlüğü hem koca bir halkı,
Ara ki bulasın itiraz edip haykıranları,
Bir büyükelçi ortaya çıkar,
Hemen kucak açarlar,
Faşizm bir kangrendir, iflah etmez
Bogota ya da Paris'te, fark etmez

 

İnsanın Fransa'da doğmuş olması
Vallahi kolay şey değildir
Ve tahtına tünemiş olan lavukların kralı
Fransız'dır, bakın bu kesindir.

 

Ekim'de bağ bozumu zamanı çatınca
Mayalanır üzümler fıçılarca
Pek övünürler bağlarıyla
"Côtes-du-Rhône"larıyla "Bordeaux"larıyla,
Toprağın kanını ihraç edip satarlar
Dünya aleme yollarlar,
Şarapları ve Camembert'leri
Yalnızca gururlarıdır bu hödükleri

 

Kasım ayı otomobil fuarı vakti,
Koşar seyretmeye binlercesi,
Asla almaya paralarının yetmeyeceği
Peugeot'nun son modelini,
Otomobili, at yarışı, televizyonu
Afyonudur Fransa halkının bu,
Bağımlılık yaratan bu ilaçları
Kesmek demek öldürmektir onları

 

Aralık ayı işte geldi büyük kutsama,
Şölenler, küçük hediyeler,
Yine de dertlenirler,
Gettolar neşe doludur oysa,
Dünya dursa bile umursamaz bunlar
Yıl başını kutlamasını asla kaçırmazlar,
Çok isterdim görebilmeyi
Kestaneli hindi tıkınırken geberdiklerini

 

İnsanın Fransa'da doğmuş olması
Ne boktan iştir vallahi
Ve lavukların kralı bir gün kaybetse tahtını
60 milyon Fransız yarışır almak için yerini.

 

(mealen Türkçeye aktaran YB)

Renaud bu şarkıyı neredeyse yarım yüz yıldır tüm konserlerinde sözlerinde ufak değişiklikler yaparak söyler durur. (Bunca süredir nüfus 50 milyondan 60 milyona çıkmıştır ne de olsa) İzleyiciler de alkışlarla eşlik eder.

Tête Raides gibi daha genç müzisyen grupları bu şarkıyı repertuarlarına almıştır. Baariz isimli Cezayir kökenli bir şarkıcı Arapçaya uyarlamıştır. Dahası, 2001 yılında bir “Renaud’ya saygı” albümü hazırlayan genç repçiler, şarkının rap versiyonunu seslendirmişlerdir, albümün adını ise Hexagone 2001, Rien N’A changé (Fransa 2001, Değişen bir şey yok) koymuşlardır.

Bu şarkı sözlerinden ve şarkıyla ilgili bu birkaç bilgiden yola çıkarak, iki ülke arasındaki benzerliklerin dışında, farklar da şekilleniyor aslında:

- Renaud hâlâ sağ salimdir. Kimse ona “akıllı ol” dememiştir, aşırı sağcı çeteler ya da “kutsallarına dokunulduğu için sabrı taşarak galeyana gelen masum halk” tarafından sokağa adım atar atmaz linç edilmemiştir.

- Renaud bu nedenle bir beyaz Renault aracıyla kaçırılmamıştır, beyaz bereli bir genç tarafından kurşunlanmamıştır.

- Renaud “terörist” ya da “vatan haini” suçlamasıyla derdest edilip kodese tıkılmamıştır, vatandaşlıktan atılmamıştır, hiçbir iktidar muhalefetin de desteğini alarak böyle bir işe kalkışmamıştır.   

- Şarkıları ve konserleri yasaklanmamıştır, mal varlığına, hatta pasaportuna bile el konmamıştır. Sadece şarkının devlet radyosunda çalınması yasaklanmıştır, o da yalnızca şarkının çıktığı yıl Papa hazretlerinin Fransa’ya yaptığı resmi ziyaret boyunca…

Fransa’da 1975’ten bu yana Renaud’nun şarkı sözlerini haklı çıkaracak çok sayıda gelişme yaşandığı halde, Fransa eğer “hâlâ Fransa” ise olasıdır ki işte bu farklar sayesindedir…

Türkiye bu gibi konularda Ocak ayında başlar Fransa’dan farklılaşmaya, ne de olsa namus ve aile var, herkes “öpüşemez” uluorta…

Peki ya gerisi?

Onu hiçbir zaman bilemeyeceğiz korkarım. Çünkü bebeklere bile üniforma giydirilen öteki anayurdumda benzer bir şarkı bestelenmeye kalksa, olasıdır ki daha ikinci satıra sıra gelmeden “80 milyon Türk yarışır almak için…” haddini bilmez ozanın kellesini.